“ALLAH” DEYİNCE AKLINIZA NE GELİYOR?

0

İnsan için Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ını idrâk etmek mümkün değildir. Zira beşerî ilmin yolu, havâss-ı hamse/beş duyu, akıl ve kalptir. Bütün bu idrak kâbiliyetlerinin kudreti ise sınırlıdır. Kudret ve selâhiyeti sınırlı olan bir vâsıtayla da Bâkî, Mutlak, Ezelî ve Ebedî olan bir varlık kavranamaz. Mahdut olan vâsıtayla olan idrak, ancak mahdut olarak gerçekleşebilir.

Dolayısıyla, Allâh’ın Zât’ı üzerinde düşünmek, kaderin sırrını ve hikmetini bütünüyle çözmeye çalışmak gibi beşer tâkatini aşan işlere kalkışmak, Kur’ân ve Sünnet tarafından men edilmiştir. Nasıl ki ilâhî hakîkatleri tefekkürsüzlük, bir felâket sebebiyse, insanın, haddini bilmeyip imkân ve kudretini aşan işlere atılması da onu büyük bir hüsrâna dûçâr eder.

Bu sebepledir ki Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Allah Teâlâ’nın yarattıkları ve nîmetleri üzerinde tefekkür edin, fakat Zât’ı üzerinde düşünmeyin! Zira siz, O’nun kadrini (lâyık olduğu şekilde) aslâ takdîr edemezsiniz.” buyurmuştur. (Bkz. Deylemî, II, 56; Heysemî, I, 81; Beyhakî, Şuab, I, 136)

ALLAH’IN VARLIĞINA VE BİRLİĞİNE AKLEN VE KALBEN VÂKIF OLMAK MÜMKÜN

İbn-i Arabî Hazretleri de:

“Allah Teâlâ ile alâkalı olarak aklına hangi düşünce gelirse gelsin, bilesin ki Yüce Allah ondan başkadır.” buyurmuştur. Zira İslâm’ın telkîn ettiği bir gerçek olarak; Allâh’ın zâtî sıfatlarından biri, “muhâlefetü’n-li’l-havâdis”, yani yaratılmış olan hiçbir şeye benzememektir. Bu sebeple bizim bir insanı, meselâ âlim, âdil gibi Allâh’a âit bâzı sıfatlarla tavsif etmemiz de, ancak Allâh’ın muhâlefetü’nli’l- havâdis sıfatına olan îmânımız sâyesinde şirk olmaz.

Allah Teâlâ’yı zât hakîkati itibâriyle kavramak imkânsız olmakla birlikte, O’nun kâinât ve hâdisât üzerindeki sıfat tecellîlerinden hareketle, varlığına ve birliğine aklen ve kalben vâkıf olmak mümkündür.

HERKES KABININ HACMİ KADAR SU ALABİLİR

Her mahlûk gibi imkân ve iktidârı sınırlı olan insan için mümkün olan ancak budur. Bu da Allah katında mü’min kabûl olunmak için kâfîdir. Bu sebeple dir ki İslâm âlimleri; “İlmin zirvesi ve en fazîletlisi; mârifetullah, yani Allâh’ın bilinmesidir.” demişlerdir.

Hakîkaten insan, ancak sıfattan mevsûfa, eserden müessire, sanattan sanatkâra ve sebepten müsebbibe doğru giden bir idrâke sahiptir. İnsan bu yolla, yani her biri bir sanat hârikası olan mahlûkâtına ve lûtfettiği nîmetlerine bakarak Cenâb-ı Hakk’ın azametini, kudretini ve rahmetini, kendi istîdat ve iktidârı ölçüsünde anlayabilir. Yani herkes mârifetullah okyanusundan ancak kabının hacmi kadar su alabilir.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Tefekkür, Erkam Yayınları

PAYLAŞ.

Bir yorum bırak

Önceki yazıyı okuyun:
İSLAM MEDENİYETİNDE MEDİNE ŞEHRİ

Hz. Peygamber Medine’ye teşrif edince ilk eylem olarak Mescid-i Nebevi’yi inşa etmiştir. Burası bundan böyle şehrin fiziksel yapısının ve şehirde...

Kapat