Peygamber Efendimiz Bir Meclisten Kalkmadan Önce Hangi Duâları Okurdu?

İbadet Hayatımız

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir meclisten kalkmadan önce hangi duaları okurdu? Allah korkusu ve haşyetin önemi nedir? Toplum bunları kaybettikçe nasıl bir felâkete sürükleniyor? Tekrar hortlayan cahiliye devrini nasıl sona erdirebiliriz?

Allah korkusu ve haşyet; bu mânâda, Rabbimiz’den isteyeceğimiz bir duâdır, bir niyazdır:

Abdullah İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- şöyle naklediyor:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şu duâları yapmadan önce bir meclisten kalktığı pek az olurdu:

“Allâh’ım!

  • Bize, günahla aramıza engel olacak kadar korkundan hisse ver!
  • Bizi, cennetine ulaştıracak kadar tâatini nasîb eyle!
  • Dünya musîbetlerini hafifletecek güçlü îman ver!

Allâh’ım!

  • Bizi yaşattığın müddetçe kulaklarımız, gözlerimiz ve kuvvetimizden faydalandır; ölümümüze kadar da onları devamlı kıl!
  • (Zâlim nemrutlar, firavunlar ve Siyonistler gibi) bize zulmedenlerden öcümüzü Sen al!
  • Bize düşmanlık edenlere karşı bize yardım et!
  • Bizi dînimizde musîbete uğratma!
  • Dünyayı; en büyük düşüncemiz ve gayemiz eyleme, ilmimizin sonu kılma!
  • Bize acımayanları üzerimize musallat etme!” (Tirmizî, Deavât, 80)

Zira Allah korkusu ortadan kalkarsa, bu cihan da bir zulüm ve mâsiyet bataklığına döner. Tıpkı zamanımızda olduğu gibi.

Bu sebeple Mehmed Âkif ne güzel söyler:

Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır;

Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfı Yezdân’ın...

Ne irfânın kalır te’sîri kat‘iyyen, ne vicdânın.

Hayat, artık behîmîdir... Hayır, ondan da alçaktır!

CÂHİLİYYE DEVRİ YENİDEN DİRİLDİ

Zamanımızda câhiliyye devri yeniden dirildi. İnsanlık behîmî / hayvânî duyguların pençesine düştü. Hattâ daha da beter oldu.

  • Âhiret unutturuldu.
  • İffet ve ahlâk dibe vurdu.
  • Aile çökertilmeye çalışılmakta.
  • Allah korkusunu kaybeden gafillere; haramlar, günahlar, zulümler ve mâsiyetler bir mûsıkî gibi basit gelmekte.
  • Zulüm her yanda muzdariplere kan kustururken, hodgâm / bencil insanlarda vicdanlar kurumakta.

Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şu duâyı öğretiyor:

“Allâh’ım; faydasız ilimden, korkmayan kalpten, doymayan nefisten ve icâbet edilmeyen duâdan Sana sığınırım.” (Müslim, Zikir, 73)

Zira korkmayan bir kalp; her türlü şenâati, fahşâyı ve kötülüğü işler. Allah’tan korkmayan kimse, hayvanâttan ve cemâdâttan daha aşağı seviyededir. Nitekim atalarımız; “Kork, Allah’tan korkmayandan!” demişlerdir.

Cenâb-ı Hak, katılaşan kalpleri taşa benzetmiş. Sonra haşyet ile yuvarlanan taşları misal vererek, gafillerin kalbini taştan da katı olarak tarif buyurmuştur. Yine âyet-i kerîmede buyurulur:

“Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik; Allah korkusundan onu baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.” (el-Haşr, 21)

Kalpte o ulvî haşyetin, Allah korkusunun yeşerebilmesi için; günahlardan sakınmak ve takvâya, sâlih amellere sarılmak gerekir. Aksi takdirde, kalpler günah kirleriyle kaplanıp paslandıkça, kişi; âyet-i kerîmelerin ifadesiyle, hakikate karşı «kör, sağır ve dilsiz» hâle gelir.

Mevlânâ Hazretleri buyurur:

“İnsanların çoğu, bedenlerinin ölümünden korkarlar. Asıl korkulması gereken husus, kalplerin ölümüdür.”

İlim de ancak, kalpte bu korkuyu meydana getiriyorsa faydalıdır. Aksi hâlde, faydasız ilim Efendimiz’in Allâh’a sığındığı gibi bir âfet olur. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Allah’tan, kulları içinde ancak ilim sahibi olanlar (lâyıkıyla) haşyet duyar, (takvâ ile korkar.)” (Fâtır, 28)

Bu hakikatler karşısında, Hak dostlarının da fârik vasfı, Allah korkusuyla titremek olmuştur.