Kendimize En Çok Sormamız Gereken Sorulardan Biri
Kendimize en çok sormamız gereken sorular nelerdir? Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i ne kadar seviyorum? Sahâbînin fedâkârlığı ne ölçüde idi? Bizim fedâkârlığımız hangi seviyede?
Kendimize en çok soracağımız sual şu olmalı:
«Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i ne kadar seviyorum?»
•O’nun fedâkârlığı ne kadardı?
- Sahâbînin fedâkârlığı ne ölçüde idi?
Meselâ;
- Tebük’te Efendimiz’le beraber olmak için hiçbir meşakkat, ashâb-ı kirâma zor gelmedi.
- Uhud’da savaşın akabinde, Peygamberimiz düşmanı takip için ashâbını çağırdı. Abdullah bin Sehl ile kardeşi Râfî -radıyallâhu anhümâ-; ikisi de yaralı oldukları hâlde, Efendimiz’le beraber olmak arzusuyla, O’nun tâlimâtı karşısında geride kalmamak için, birbirlerine destek olarak, az yaralı olan diğerini taşıyarak, Hamrâü’l-Esed’e kadar o sefere katıldılar. Cenâb-ı Hak onları şöyle medh ü senâ eyledi:
“Yara aldıktan sonra yine Allâh’ın ve Peygamber’in çağrısına uyanlar (özellikle) bunların içlerinden ihsanda bulunanlar ve takvâ sahibi olanlar için pek büyük bir mükâfat vardır.” (Âl-i İmrân, 172)
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hicretin 7’nci senesinden sonra hükümdarlara mektuplar yazdırdı. Bu mektupları götürmeye şevkle tâlip olan sahâbîler;
“–Yâ Rasûlâllah! Torbama ne kadar altın koydun? Bana rahvan atlar verecek misin? Bir müşkille karşılaşırsam geri dönebilir miyim?” gibi sualler sormadılar. Îmânın verdiği heyecanla, sînelerinde Allah Rasûlü’ne muhabbeti taşıyarak vazifeye koştular. Gittikleri her yerde canhıraş şekilde gayret ettiler, hidâyetlere vesile oldular.
Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri; “Ben ihtiyarım. Muâfım.” demedi, seksen küsur yaşında İstanbul seferine iştirâk etti. İstanbul önlerinde Hakk’ın rahmetine kavuştu.
Sadece birkaç misal verdik. Daha nice misaller var. Ashâbın bu hâli ile mîzân etsek;
- Bizim fedâkârlığımız hangi seviyede?
Âyet-i kerîmede şöyle buyuruluyor:
“Allah mü’minlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır...” (et-Tevbe, 111)
Bu âyetin muhtevâsı içinde, îmanlarımızı test edebilir miyiz?
Mevlânâ Hazretleri şöyle buyurur:
“Mal ile beden; kar gibi erir, gider. Fakat onlar; Allah yolunda harcanırsa, Allah onlara alıcı olur. Kur’ân’da;
«Allah, cennet karşılığında mü’minlerden canlarını ve mallarını satın aldı...» (et-Tevbe, 111) buyurulmuştur.”
Cenâb-ı Hakk’ın satın aldığı bir şey de eriyip zâil olmaktan kurtularak büyük bir kıymet ve şeref kazanır.
Yüce Rabbimiz, bilhassa zor zamanlarda kullarından fedâkârlık beklemektedir. Kulların bu fedâkârlıklarını da Kur’ânî ifadeyle;
«Karz-ı hasen: Allah yolunda verilen güzel bir borç» sayarak karşılığını kat kat fazlasıyla ödemeyi va‘d etmektedir.
- Bu borcu seve seve verebiliyor muyuz?
- Kulluğumuzun seviyesi ne durumda?
BUGÜNKÜ MES’ÛLİYETİMİZ
Dünyanın tekrar câhiliyye devrine döndüğü bir zamandayız. Vahiyden uzaklaşan her devir câhiliyye devridir.
Bugün Allah yolunda hizmet etmenin ehemmiyetini şu misalle ifade edebiliriz:
Düz bir yolda ârızalanan bir arabaya omuz verip kenara çekmek kolaydır.
Fakat yokuşta kalan bir arabaya çok daha fazla güç sarf etmek gerekir. Hattâ onun geriye kaymaması için takoz olmak îcâb eder.
Bugün dînî ve hayrî faaliyetler, yokuşta kalmış bir vasıta gibidir. Bu imtihanda; Allâh’ın dînine yardım edenler, kat kat ecirle mükâfatlandırılacaktır.
Bugün bir anne-babanın en büyük mes’ûliyeti, evlâdını küçük yaştan itibaren İslâm şuur ve idrâki içinde yetiştirmesidir.
Bugün tahsil denilince, sadece dünyevî ve meslekî eğitim akla geliyor.
Hâlbuki;
Evlâda verilen tahsilin temelinde İslâm varsa, -hangi mesleği yaparsa yapsın- ona faydalı olur, o meslek ona rahmet olur.
Eğer verilen tahsilin temelinde İslâm yoksa, gönüller vahiyle buluşmuyorsa; o zaman doktor da olsa, şifâ vereceği yerde kasap olur; hukuk tahsili görse, adâlet tevzî edeceği yerde cellât kesilir.
Şunu da unutmamak gerekir ki;
Bütün meslekler son nefeste sona erecektir. Allâh’a kulluğumuz ise bizi tâ ebediyete götürecektir.
Yine unutmamalıyız ki;
Allah Rasûlü’nün dîni;
BİZE EMÂNET
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Kur’ân ve Sünnet’i bizlere zimmetli kıldı. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyuruyor:
“Size iki şey (emânet) bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe sapıklığa düşmezsiniz:
- Biri, Allâh’ın kitâbı Kur’ân;
- Diğeri Rasûlü’nün sünneti...” (Muvattâ, Kader, 3)
- Bu iki emânete ne kadar sahip çıkıyoruz?
Sahâbînin bu emânet mes’ûliyetine bir misal verelim:
Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Uhud Gazvesi’nde Sa‘d bin Rebî -radıyallâhu anh-’ı sordu. Onu bulduklarında bütün vücudu yaralarla kaplı olduğu hâlde, tâkatinin son damlasıyla şöyle diyordu:
“−Vallâhi gözleriniz kımıldadığı müddetçe; Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i düşmanlardan korumaz da başına bir musîbet gelmesine sebep olursanız, sizin için Allah katında ileri sürülebilecek hiçbir mâzeret yoktur!” (Muvattâ, Cihâd, 41; Hâkim, III, 221/4906; İbn-i Hişâm, III, 47)
İşte sahâbînin şuuru!..
Onlar Allah Rasûlü’nün kıymetini çok iyi idrâk etmişlerdi.
Zira O; kulları Hakk’a yaklaştırır, ehl-i cennet eyler.
Kâmil bir mü’min, O’nu nasıl sevmesin ki, O’nun; «ağlaması, gülmesi, üzülmesi, duâsı» bizim için...
Kabirde bile ümmetini düşünüyor:
“Dikkat edin! Ben hayatımda sizin için bir emniyet vesilesiyim. Vefât ettiğimde ise, kabrimde;
«–Yâ Rabbî!.. Ümmetî!.. Ümmetî!..» diye ilk sûr üfleninceye kadar nidâ edeceğim...” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, c. 14, s. 414) buyuruyor.
Lâkin; sevgiyi, muhabbeti ve ittibâı dilde bırakmak olmaz. Zira;
Muhabbetin kantarı, fedâkârlıktır.
Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e olan muhabbetimizi, O’nun yolunda gösterdiğimiz fedâkârlıklarla ölçmeliyiz.
Unutmayalım ki;
«O’nu tanımak, O’nu görmek ve O’nu duymak» insan için en büyük saâdet. Zira O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;
GÜLLERİN ŞÂHI
En nâdan bir kimse bile, bir gül bahçesinden geçerken huzur bulur. Gülün tebessümü, rengi, şekli ve âhengi gönle ferahlık verir.
Gül, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in sembolüdür. O, gülden daha öteyedir.
Fuzûlî’nin dediği gibi:
Habîbim fasl-ı güldür bu, akar sular bulanmaz mı?
Yani;
“«Allah Rasûlü ile beraber olabilecek miyim?» diye kanlı gözyaşları döküyorum. Çünkü baharda da nehirler kanlı gözyaşlarına benzer bir renkte akarlar.”
O’nunla beraberlik, fasl-ı güldür.
O beraberliği zedelemek endişesi, bize kan ağlatmalıdır.
O’ndan mahrum kalma korkusu, bize kan ağlatmalıdır.
O’nun sevgisine nâil olabilmek de, bizi sevinç gözyaşlarına gark etmelidir.
Bu hayat dershânesindeki en mühim tahsil;
- O Güller Şâhı’nı tanıyabilmek,
- O Gül’ün mübârek kokusundan ve rûhânî dokusundan nasîb alabilmek,
- O Gül’ün yaprağında bir şebnem tanesi olabilmektir...
Sultan Birinci Ahmed Han, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek ayak izlerini bir maket hâlinde sarığında taşımış ve bunu yapma gayesini şöyle dile getirmiştir:
N’ola tâcım gibi bâşımda götürsem dâim,
Kadem-i pâkini ol Hazret-i Şâh-ı Rusül’ün.
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir,
Ahmedâ, durma, yüzün sür kademine o Gül’ün!..
Bu muhabbet dolu davranış;
“Allah Rasûlü’nün her emri, her arzusu ve her sünneti, başımın üstündedir.” mânâsına gelmektedir.
Ve yine o Peygamber âşığı sultan;
“–Rasûlullâh’ın kabrinin kandillerinde zeytinyağının yanması muvâfık değildir. Güller Şâhı’nın Ravza’sına gül yağı yaraşır.” diyerek Ravza-i Mutahhara’nın kandillerinde yakılmak üzere gül yağı vakfetmiştir.
İslâmî sahada 1400 küsur seneden beri yazılan binlerce eser, bir «Kitâb»ı anlayarak onda derinleşmek ve bir «İnsan»ı yani Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i daha yakından tanıyabilmek içindir.
Fakat yine de unutmamalıyız ki O’nun kıymeti;
İDRÂKİMİZİN ÜSTÜNDE!..
Kelimelerin mahdut imkânları ile yazılan bütün sîret kitapları, Hakîkat-i Muhammediye’nin kaçta kaçını ifade edebilir ki?!.
Biz, O’nu kendi sınırlı idrâkimizle ölçemeyiz.
Bir umman, bir okyanus; bir kovaya sığar mı?
Nitekim beşer idrâkinin bu sahadaki aczi yüzündendir ki, O’nu bizzat Cenâb-ı Hak tekrîm ediyor:
“Allah ve melekleri, Peygamber’e salât ederler. Ey mü’minler! Siz de O’na salevât getirin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin.” (el-Ahzâb, 56)
Hâsılı;
Kendimizi bu ölçülerle muhasebe edelim:
Muhabbetimiz ne nisbette?
Seven, sevdiğinin hâliyle hâllenir. Ayrıca;
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i sevdiğimiz kadar sevdirebiliriz.
Ashâb-ı kirâmın gönlünde hiçbir sevgi, Allah ve Rasûlullah sevgisinin önüne geçmedi. Ne mal-mülk, ne çoluk-çocuk, ne de can sevgisi... Zira bunların hepsi dünyada kalacak...
Allah ve Rasûlü’nün sevgisi ise, ebedî saâdetin gönül sermâyesi olacak.
Rabbimiz, gönlümüzü bu en kıymetli sermâyeden mahrum eylemesin. Bizi en çok sevdiği Allah Rasûlü’ne sevdirsin. Kalplerimize de «Muhabbetullâh»ı ve Habîbi’nin muhabbetini en kıymetli rızık olarak lütuf buyursun. Âmîn!..
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Ağustos, Sayı: 258