İnsan Gaybı Bilebilir mi?
İnsan gaybı bilebilir mi? Mutlak gayb ve izafî (göreceli) gayb ne anlama gelir? Peygamberlerin gayb bilgisi nasıldı? Kâhinlerin, falcıların veya büyücülerin gaybdan haber verdiklerine dair iddialara nasıl yaklaşmalıyız?
Hazırlayan: Dr. Halil İbrahim DELEN
İNSANLAR GAYBI BİLEBİLİR Mİ?
“İnsanlar gaybı bilebilir mi?” sorusu, Allah’ın mutlak ilmi, nübüvvetin mahiyeti, vahyin bilgi değeri, velâyet ve keramet anlayışı, kâhinlik ve müneccimlik gibi beşerî gayb iddiaları ve hatta siyasi-dinî otorite tasavvurlarıyla doğrudan ilişkilidir. Bu sebeple kelâm geleneği, gayb meselesini tevhid ilkesi, nübüvvet anlayışı ve beşerî sınırları koruyan temel bir mesele olarak ele almıştır.
Kur’an’da gayb bilgisi, esas itibarıyla Allah’ın mutlak ilminin bir boyutu olarak sunulur. “Gaybın anahtarları O’nun katındadır; onları ancak O bilir” (En‘âm 6/59) mealindeki ayet ile “Göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse gaybı bilmez” (Neml 27/65) anlamındaki ayet, bu konuda temel ilkeyi belirler. Bununla birlikte başka ayetlerde “Allah’ın gayb bilgisini kimseye açmayacağı, ancak seçtiği resullerinden bazılarını bunun dışında tutacağı” (bk. Cin 72/26-27) ifade edilir. Dolayısıyla meseleyi, “Hiç kimse hiçbir şekilde gayba dair hiçbir şey bilemez.” şeklinde anlamak yerine “Gaybı zâtî olarak —yani bilgisi başka bir kaynağa, bildirime veya kazanıma bağlı bulunmaksızın— bağımsız, kuşatıcı ve mutlak biçimde yalnızca Allah bilir. Kullar ise ancak Allah’ın bildirmesi ölçüsünde sınırlı ve izâfî bir bilgiye ulaşabilir.” şeklinde anlaşılmalıdır.
Gayb Kavramı: Mutlak Gayb ve İzafî (Göreceli) Gayb
Gayb, sözlük anlamı itibarıyla “gizli kalan, duyuların ve doğrudan bilginin alanı dışında bulunan şey” demektir. Ancak kelâmî bakımdan gaybı tek düzeyli bir kavram olarak ele almak doğru değildir. Zira bir şey bir kimseye göre gayb iken başka bir kimseye göre gayb olmayabilir. Bir insanın kalbinden geçen düşünce, başkaları için gayb iken kendisi için gayb değildir. Uzak bir yerde gerçekleşen bir olay, onu görmeyen kimse için gayb iken orada bulunan kişi için gayb değildir. Bu tür durumlar “izafî gayb” olarak değerlendirilebilir.
Buna karşılık mutlak gayb, hiçbir yaratılmış varlığın kendi imkânlarıyla kuşatamayacağı, duyularla, akılla, tecrübeyle veya işaretlerden hareketle kesin biçimde ulaşamayacağı alandır. Henüz varlık alanına çıkmamış hâdiseler, kıyametin vakti, insanların nihai akıbeti, Allah’ın ilminde bulunan ve kullara açılmamış hususlar bu çerçevede değerlendirilebilir. Bu alan, Allah’ın mutlak ilmine mahsustur. Dolayısıyla kelâm âlimlerinin üzerinde durduğu temel mesele, izafî olarak gizli kalan bazı şeylerin bilinip bilinemeyeceğinden ziyade, mutlak gayb alanına dair beşerî bir bilgi iddiasının mümkün olup olmadığıdır.
Bu ayrım meseleyi daha sağlıklı anlamayı sağlar. Çünkü kelâm geleneği, insanların bazı gizli şeylerden haberdar olabileceğini tümüyle inkâr etmez. Tecrübe, akıl yürütme, karineler, ilham, sadık rüya veya Allah’ın özel bildirmesiyle bazı hususların bilinmesi mümkündür. Fakat bunların hiçbiri, insana mutlak, bağımsız ve kuşatıcı bir gayb bilgisi nispet etmeyi gerektirmez. Burada ilâhî sıfatlar ile beşerî nitelikler arasındaki mahiyet farkı dikkate alınmalıdır. İlim sıfatı Allah Teâlâ hakkında ezelî, zâtî, mutlak ve kuşatıcıdır. İnsan hakkında ise hâdis, sınırlı, kazanılmış veya Allah’ın bildirmesine bağlıdır. Dolayısıyla insanın bazı şeyleri bilmesi, Allah’ın küllî ve ezelî ilmine ortaklık teşkil etmez. Bu noktada temel ölçü şudur: Gayba dair bilgi Allah’tan bağımsız, zâtî ve sürekli bir nitelik olarak insana nispet ediliyorsa bu tevhid açısından sorunludur; fakat Allah’ın bildirmesiyle, sınırlı ve bağımlı bir bilmeden söz ediliyorsa bu, mutlak gayb bilgisinin Allah’a mahsusluğu ilkesini ortadan kaldırmaz.
Mutlak Gayb Bilgisinin Allah’a Mahsusluğu
Kelâm geleneğinin ana çizgisi, mutlak gayb bilgisinin yalnızca Allah’a ait olduğu ilkesi üzerine kuruludur. Allah, “âlimü’l-gayb ve’ş-şehâde”dir, görüneni de görünmeyeni de bilen, hiçbir şey kendisine gizli kalmayan mutlak ilim sahibidir. Bu ilim, sonradan kazanılmış, delillerden çıkarılmış veya başka bir kaynaktan alınmış bir bilgi değildir. Allah’ın ilmi zâtî, ezelî, mutlak ve kuşatıcıdır. (Nesefî, 163)
Bu sebeple kelâm âlimleri, gayb hakkında konuşurken iki aşırı uçtan kaçınırlar: Birincisi, Allah’ın dilediği kullarına bazı gaybî bilgileri bildirmesini imkânsız görmek; ikincisi ise bazı kullara zâtî, sürekli ve kuşatıcı bir gayb bilgisi nispet etmektir. Birinci yaklaşım Allah’ın kudret ve iradesini daraltma tehlikesi taşırken, ikinci yaklaşım beşerî varlığı ilahî sıfatlara ortak kılma tehlikesi taşır. Kelâmın denge noktası, “Gaybı mutlak anlamda Allah bilir; kullar ise ancak Allah bildirirse ve bildirdiği kadar bilir.” ilkesidir. Fahreddin Râzî’nin ifadesiyle “Gayb hakkında kesin varlık-yokluk hükmü vermek, gayba hükmetmektir. Gaybı ise ancak Allah bilir.”(Fahreddin er-Râzî, 7/311)
Peygamberlerin Gayb Bilgisi
Gaybın bilgisi peygamberlere ait değildir; onlar, yalnızca Allah’ın kendilerine bildirdiği kadarını bilen ve bunları eksiksiz şekilde insanlığa tebliğ eden elçilerdir. Gaybın bilgisi peygamberlere ait değildir; onlar, yalnızca Allah’ın kendilerine bildirdiği kadarını bilen ve bunları eksiksiz şekilde insanlığa tebliğ eden elçilerdir. Bu sebeple onların geleceğe veya gizli hadiselere dair haber vermeleri, kendilerinde bağımsız ve kuşatıcı bir gayb bilgisi bulunduğu anlamına gelmez. Alimler de “Allah gayb bilgisini kimseye açmaz; ancak seçtiği bazı resulleri müstesna.” (Cin, 72/26-27) ayeti çerçevesinde işaret ettiği üzere burada iki ayrı düzey vardır: Mutlak gayb bilgisi yalnızca Allah’a aittir; peygamberlere verilen bilgi ise vahiy yoluyla bildirilen sınırlı ve bağımlı bilgidir. (Bâkıllânî, 1986, 77). Peygamberler, nübüvvetin gaybın tamamını bilmeyi sağlamadığını, gayba dair bilgilerin yalnızca kendilerine vahyedilenle sınırlı olduğunu vurgularlar. Nitekim nübüvvet, mutlak gayb bilgisi olmayıp vahiy ile sınırlı bir bilginin tebliğ ve beyan sorumluluğudur (Cüveynî, 2012; Gazzâlî, 1424, 46). Kur’an’da Hz. İsa’nın Hz. Peygamber’i müjdelemesi, insanların evlerinde sakladıklarını haber vermesi; Hz. Yusuf’un kendisine gelecek yemeği önceden bildirmesi ve Hz. Yakub’un oğlu Hz. Yusuf’un kokusunu uzaktan hissetmesi gibi örnekler de bu çerçevede anlaşılmalıdır: Bunlar peygamberlerin bağımsız biçimde gaybı bildiklerini değil, Allah’ın bildirmesiyle bazı gaybî bilgilere muttali olduklarını gösterir. (Saff 61/6; Âl-i İmrân 3/49; Yusuf 12/37, 86, 93-96). Böylece peygamberlerin gayba dair verdikleri haberler, vahyin bir neticesi ve nübüvvetin delili olarak kabul edilir; fakat bu durum peygamberlere ilahî bir sıfat yüklemek anlamına gelmez. (Cürcânî, 2015, 3/541; Âmidî, 2004, 4/231)
Kâhinlik, Müneccimlik ve Geleceği Kesin Bilme İddiası
İnsanın geleceğe dair kaygısı, bilinmeyene duyduğu merak ve belirsizlik karşısındaki zaafı, bu tür iddiaları tarih boyunca cazip hâle getirmiştir. Peygamber dışındaki kimselerin gaybı bildiklerini iddia etmeleri; bu çerçevede Kâhin, müneccim veya falcıların zaman zaman bazı tahminlerinde isabet etmeleri güvenilir bir bilgi zemini oluşturmaz, onların gaybı bildiklerini göstermez. Zira zan, tecrübe, psikolojik gözlem, ihtimal hesabı veya tesadüfî isabetler, vahye dayalı gayb haberi değildir. (Bâkıllânî, 1986, 77). Bu cihetten âlimlerimiz kâhinin, falcının veyahut büyücünün gaybdan haber verdiğini tasdik etmeyi itikadî açıdan problemli görmektedir. Çünkü gayb bilgisi Allah’a mahsustur ve kul bu alana ancak Allah’ın bildirmesiyle ulaşabilir (Teftâzânî, 2015; Teftâzânî, 1998, 2/204). Bu noktada geleceğe dair yapılan “makul öngörü ve tahmin” ile “gaybı bilme iddiasını” da ayırmak gerekir. Bir doktorun hastalığın seyrine dair kanaat bildirmesi, meteorolojinin hava durumunu tahmin etmesi veya bir uzmanın sosyal ve siyasi gelişmelere ilişkin öngörüde bulunması gaybı bilmek değildir. Bunlar mevcut verilerden hareketle yapılan beşerî çıkarımlardır. Fakat bir kimsenin hiçbir meşru bilgi kaynağına dayanmadan insanların kaderini, kalplerinden geçeni, gelecekte başlarına gelecekleri veya levh-i mahfuzdaki yazgılarını kesin biçimde bildiğini söylemesi, itikâdî açıdan kabul edilebilir bir durum değildir.
Sonuç
İtikâdi açıdan “İnsanlar gaybı bilebilir mi?” sorusuna verilecek en dengeli cevap şudur: İnsan gaybı zâtî, bağımsız, kuşatıcı ve mutlak biçimde bilemez ancak Allah’ın bildirmesi ölçüsünde, sınırlı ve bağımlı olarak bazı gaybî bilgilere muttali olabilir. Bu ölçü korunduğunda hem Allah’ın mutlak ilmi muhafaza edilmiş olur hem de nübüvvet, velâyet, ilham ve keramet gibi kavramlar tevhid ilkesine aykırı biçimde yorumlanmamış olur. Peygamberler gaybı kendi başlarına bilen kimseler değil, Allah’ın bildirdiğini vahiy yoluyla haber veren seçilmiş elçilerdir. (Gazzâlî, 1424, 46). Ayette geçtiği üzere Hz. Peygamber’in (s.a.v.). “Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmem, melek olduğumu da söylemiyorum.” (En’am, 50; Hud, 31) mealindeki beyan da bu sınırı açık biçimde ortaya koymaktadır. (Beyzâvî, 2014, 231; Fahreddin er-Râzî, 7/7)
Bu çerçeve, velâyet ve keramet anlayışı için de önemli bir ölçü sunar. Velîlerin bazı gaybî hususlara muttali olması aklen imkânsız görülmemekle birlikte, bu bilgi zâtî, sürekli, bağlayıcı bir bilgi olarak değerlendirilemez. Velînin değeri gaybı bilmesinden ziyade kulluğunda, ahlâkında, istikametinde ve insanlara Allah’ı hatırlatmasındadır. Keramet meydana gelirse bu bir lütuftur, fakat velâyetin gayesi keramet olmayıp rızâ-i ilahîdir. Bu sebeple salih kullara ve manevî rehberlere hürmet etmekle onlara ilahî sıfatları çağrıştıran vasıflar yüklemek birbirinden ayrılmalıdır. Aynı hassasiyet siyasi ve dinî otoriteler için de geçerlidir. Ebu’l-Muîn en-Nesefî’nin -Şia’nın iddia ettiği üzere- imâmın (ilahi olarak tayin edilmiş ve masum olduğuna inanılan dinî lider) gaybı bilmesi gerektiği iddiasını reddetmesi ve bunun nübüvvet için bile zorunlu bir şart olmadığını belirtmesi bu bakımdan önemlidir (Nesefî, 149; Kādî Abdülcebbâr, 1963, 20(I-II)/106, 208). Mezhepler tarihi kaynaklarının aktardığı bazı gulât (aşırı-ifratçı inançlara sahip sapkın) fırkaların imamlara ulûhiyet ve gayb bilgisi nispet etmeleri de bu tür aşırı yüceltmelerin nerelere varabileceğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. (İsferâyînî, 1983, 126).
Bu nedenle gayb meselesinde en sağlıklı tavır, Allah’ın mutlak ilmine iman etmek, peygamberlerin vahye dayalı gaybî haberlerini kabul etmek, salih kullara nispet edilen ilham ve kerametleri ölçülü değerlendirmek, fakat hiçbir beşerî otoriteyi gaybın sahibi gibi görmemektir. Kâhinlik, müneccimlik, falcılık veya geleceği kesin biçimde bildiğini iddia eden pratikler de bu ölçünün dışında kalır. Çünkü bunlar çoğu zaman zan, tahmin, psikolojik yönlendirme veya tesadüfî isabetlerden ibarettir. Gaybın kapısı Allah’ın elindedir; O dilerse kullarına bazı şeyleri bildirir. Fakat bildiren Allah, bilen ise ancak O’nun bildirdiği kadarını bilen kuldur. Bu ayrım korunduğu sürece hem nübüvvetin değeri hem velâyetin hürmeti hem de tevhidin berraklığı yerli yerinde kalır.
KAYNAKÇA
- Âmidî, Ebü’l-Hasen (Ebü’l-Kāsım) Seyfüddîn Alî b. Muhammed b. Sâlim es-Sa‘lebî. Ebkârü’l-efkâr fî usuli’d-din. thk. Ahmed Muhammed Mehdi. 5 Cilt. Kahire: Darü’l-Kütüb ve’l-Vesaiki’l-Kavmiyye, 2. Basım, 2004.
- Bâkıllânî, Ebû Bekr Muhammed b. Tayyib b. Muhammed el-Basrî. Temhîdü’l-evâʾil ve telḫîṣü’d-delâʾil. thk. İmadüddin Ahmed Haydar. Beyrut: Müessesetü’l-Kütübi’s-Sekafiyye, 1986.
- Beyzâvî, Nâsırüddîn Ebû Saîd (Ebû Muhammed) Abdullāh b. Ömer b. Muhammed el-Beyzâvî. Ṭavâliʿu’l-envâr min meṭâli‘i’l-enẓâr = Kelam Metafiziği. çev. İlyas Çelebi - Mahmut Çınar. İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2014.
- Cürcânî, Ebü’l-Hasen Alî b. Muhammed b. Alî es-Seyyid eş-Şerîf el-Cürcânî el-Hanefî. Şerḥu’l-Mevâḳıf. çev. Ömer Türker. Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2015.
- Cüveynî, İmâmü’l-Haremeyn Ebü’l-Meâlî Rüknüddîn Abdülmelik b. Abdillâh b. Yûsuf el-Cüveynî et-Tâî en-Nîsâbûrî. İnanç Esasları Kılavuzu Kitabü’l-İrşad. çev. A. Bülent Baloğlu vd. Diyanet Vakfı Yayınları, 2. Basım, 2012.
- Fahreddin er-Râzî, Ebû Abdillâh (Ebü’l-Fazl) Fahrüddîn Muhammed b. Ömer b. Hüseyn er-Râzî et-Taberistânî. el-Meṭâlibü’l-ʿâliye mine’l-ʿilmi’l-ilâhî. thk. Ahmed Hicâzî es-Sekkâ. 9 Cilt. Beyrut: Dârü’l-Kitâbi’l-Arabi, ts.
- Gazzâlî, Ebû Hamid Huccetülislam Muhammed b Muhammed. el-İḳtiṣâd fi’l-iʿtiḳād. thk. Muhammed Hasan Hayto. Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1424.
- İsferâyînî, Tâhir b. Muhammed. et-Tebsîr fi’d-Dîn ve Temyîzi’l-Fırkati’n-Nâciye ani’l-Fıraki’l-Hâlikîn. Lübnan: Âlemü’l-Kütüb, 1983.
- Kādî Abdülcebbâr, Ebü’l-Hasen Kādı’l-kudât Abdülcebbâr b. Ahmed b. Abdilcebbâr el-Hemedânî. el-Muġnî fî ebvâbi’t-tevḥîd ve’l-ʿadl. thk. Süleyman Dünya - Abdülhalim Mahmud. Kahire: ed-Darü’l-Mısriyye, 1963.
- Nesefî, Ebü’l-Muîn Meymûn b. Muhammed b. Muhammed b. Mu‘temid. et-Temhîd fî uṣûli’d-dîn. Kuveyt: Mektebü’r-Ravda eş-Şerîfe li’l-Bahsi’l-İlmî, ts.
- Teftâzânî, Sa‘düddîn Mes‘ûd b. Fahriddîn Ömer b. Burhâniddîn Abdillâh el-Herevî el-Horâsânî. Şerhu’l-Makāsıd. thk. Abdurrahman Umeyre. Beyrut: Âlemü’l-Kütüb, 2. Basım, 1998.
- Teftâzânî, Sa‘düddîn Mes‘ûd b. Fahriddîn Ömer b. Burhâniddîn Abdillâh el-Herevî el-Horâsânî. Şerḥu’l-ʿAḳāʾid. thk. Muhammed Adnan Derviş. İstanbul: Fazilet Neşriyat, 2015.