İnfakın En Güzel Hâli

HİZMET

Müslümanın infak heyacanı ve şuuru nasıl olmalıdır? İnfak ederken nelere dikkat etmeliyiz? Ecdâdımız nasıl bir infak ahlâkına sahipti?

İslâm tarihinin ilk yıllarında; Medîne-i Münevvere’de bazı fakirlerin kapılarına, meçhul bir kimse her sabah bir çuval erzak bırakmaktaydı. Bir sabah o fakirler uyandıklarında baktılar ki, kapılarına erzak konulmamış. Sebebini merak ederlerken; Medîne-i Münevvere, Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın torunu Zeynelâbidîn Hazretleri’nin vefât haberiyle çalkalandı. Herkes derin bir hüzne büründü.

O mübârek zâta karşı son vazifeler îtinâ ile yapılırken; Hazret’in naaşını yıkayan kişi, mevtânın sırtında, içi su toplamış büyükçe yaralar gördü. Şaşkınlık ve merakla sebebini sorduğunda, bu sırra vâkıf olan bir yakını, şunları söyledi:

“–Zeynelâbidîn Hazretleri; her sabah hazırladığı erzak çuvallarını, sırtında taşıyarak, erkenden fakirlerin kapısına götürür ve kimseye görünmeden geri dönerdi. Halk da bu çuvalları kimin bıraktığını bilmezdi. Sırtında gördükleriniz, o çuvalları taşımaktan ötürü oluşmuş yaralardır.”
(Bkz. İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IX, 112, 122; Ebû Nuaym, Hilye, III, 136)

İNFAK HEYECANI

Ecdâdımızın infak heyecanında da; sadaka taşları ve zimem defterlerinden borç ödeme âdetleri vardır ki, ikisinde de mahrumları mahcup etmeme duygusu hâkimdi.

İmkân sahipleri, cami bahçeleri gibi muhtelif yerlerde bulunan sadaka taşlarına infaklarını bırakırlar; mahrumlar da bir şahsın elinden alma sıkıntısını yaşamadan oradan ihtiyaçları kadarını alırlardı.

Yine imkân sahipleri; bakkallara gider, veresiye defterinden borçluların borçlarını ödeyip sildirirlerdi. Mahrumlar, borçlarını kimin ödediğini bilmezlerdi.

Fatih Sultan Mehmed Han, İslâmî terbiye gören bir mü’minin hâline ne güzel bir misaldir: İstanbul fethinin şehidlerinin ailelerine gönderilecek erzakın; akşamın loş karanlığında götürülmesini kayda geçirmişti ki, bu yardım başkaları tarafından görülmesin ve bu kimseler rencide olmasınlar.

Yine vakıf medeniyetimizde câlib-i dikkat bir vakfiye vardır:

Şam’da kurulan bu vakıf, hizmetkârların hizmet ederken yanlışlıkla kırdıkları tabak ve benzeri eşyayı tazmin etmeyi gaye edinmişti. Böylece; hizmetkârların, efendilerine karşı mahcup duruma düşmemelerini temin ediyordu.

Ne büyük bir incelik ve zarâfet…

Fânî alkışlardan uzak durma hassâsiyetinin en güzel misallerinden birini de Yavuz Sultan Selim Han sergilemiştir.

Muazzam zaferlerle dolu Mısır Seferi’nden İstanbul’a dönüşte; Yavuz ve ordusu, Üsküdar’a gündüz vâsıl olmuşlardı. Yavuz; İstanbul halkının, kendisine büyük bir tezâhürat yapacağını haber aldığından, lalası Hasan Can’a;

“–Hava kararsın, herkes evlerine dönsün, sokaklar boşalsın, ben ondan sonra İstanbul’a gireyim. Fânîlerin alkışları, zafer tâkları ve iltifatları bizi nefsimize mağrûr edip yere sermesin!..” dedi.

Yavuz’u, o korkunç Sînâ çölünde bir arslan; Mısır’a girişte mütevâzı, gözü yaşlı, şükreden bir mü’min; Üsküdar’da kendisini nefs muhasebesiyle yönlendiren ilâhî ve derûnî lezzetlere müstağrak bir derviş olarak görüyoruz.

Bu esnada Hasan Can’a şu mısraları okuyordu:

Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavgā imiş;

Bir velîye bende olmak cümleden âlâ imiş!..

Rabbimiz, toplumun her ferdiyle sevineceğimiz bir bayram lutfeylesin. Ramazân-ı şeriften; affedilmiş, Kadir Gecesi’ni ihyâ ederek, onda müjdelenen büyük ecirlere nâil olmuş şekilde çıkabilmemizi, iki cihanda hakikî ve bâkî saâdetle mesrûr olabilmemizi nasip buyursun.  Âmîn!..

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Mart, Sayı: 253