Hazret-i Ömer Neden “Azlardan Olmayı” Diledi?

İSLAM VE İHSAN

“Şükreden kullarım pek azdır.” (Sebe, 13) ayetinin mânâsı, Hazret-i Ömer’in yüreğine nasıl dokundu? Azlardan olmanın sırrı neydi? İşte sahâbenin şükür anlayışı ve hesaba hazırlıklı yaşama bilinci…

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir mü’mine rastlamıştı ki o devamlı:

“–Allâh’ım, beni azlardan eyle!” diye duâ ediyordu.

AZLARDAN OLMANIN SIRRI

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- o zatın bu duâ ile neyi kasdettiğini anlayamamıştı.

“–Niçin böyle duâ ediyorsun?” diye sordu. O mü’min, şu cevâbı verdi:

“–Allah Teâlâ; «...Kullarımdan şükredenler pek azdır.» (Sebe, 13) buyuruyor. Ben de o mes’ûd azınlıktan olmayı talep ediyorum.” dedi.

Bu güzel düşünce karşısında hayran kalan Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“–Yazık bana, herkes Ömer’den daha akıllı ve bilgili!” diye hayıflandı. (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, VII, 81)

İşte o Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- ki, hilâfeti zamanında birçok ülke fethedilmiş, Bizans ve İran’ın zengin hazineleri Beytü’l-mâl’e akmış, halkın refah seviyesi yükselmişti. Fakat Halîfe Ömer -radıyallâhu anh- önceden olduğu gibi zarûret miktarı bir tahsisat ile yetiniyor, yamalı elbisesiyle hutbe okuyordu. Onun bu hâline dayanamayan yakınları, kızı Hafsa vâlidemizi elçi olarak gönderip, biraz imkânlarını artırmasını ve rahat etmesini arzu ettiklerini bildirdiler. O ise şu cevabı verdi:

“İki dost (Hazret-i Peygamber’le Ebû Bekir) ve ben, aynı yolda giden üç yolcuya benzeriz. Birincimiz makâmına vardı. İkincimiz de aynı yoldan giderek birinciye kavuştu. Üçüncü olarak ben de arkadaşlarıma kavuşmak isterim. Eğer fazla yükle gidersem, onlara yetişemem! Yoksa bu yolun üçüncüsü olmamı istemez misiniz?”[1]

Yine şükür ehli zenginlerden olan Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh-’ın oruçlu olduğu bir gün, önüne iftar etmesi için birkaç çeşit yemek konulmuştu. O mübârek sahâbî, gözyaşları içinde sofradan kalktı ve şöyle dedi:

Mus’ab bin Umeyr, Uhud’da şehîd edildi. O benden daha fazîletli idi. Ama kefen olarak bir hırkadan başka bir şeyi yoktu. Onunla da başı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açık kalıyordu. Şimdi ise bize dünyâlık olarak her şey verildi. Doğrusu, hayırlarımızın karşılığının dünyada verilmiş olmasından korkuyorum. (Acaba kazandığımız ecirler âhiretten tenkis edilip bu dünyada mı veriliyor?!)” (Buhârî, Cenâiz, 27)

Görüldüğü üzere onlar, şükrünü îfâ edemeyecekleri endişesiyle helâl nîmetleri bile büyük bir ihtiyatla karşılıyorlardı. Hakk’ın huzûrunda hesabını kolayca verebilecekleri asgarî miktarda bir nîmeti kendileri için yeterli görüyorlardı.

Bu hassâsiyetlerden mahrum olanlar ise, Allâh’ın nîmetlerine karşı ekseriyetle gaflet içindedirler. Şükrünü îfâ edip edemeyeceklerini düşünmeden, hırsla dünya nîmetlerini istemeye devam ederler. Bu itibarladır ki gerçek şükür ehli pek azdır.

Dipnot:

[1] Bkz. Ahmed, Zühd, s. 125; Şehbenderzâde Ahmed Hilmi, Târîh-i İslâm, I, 367.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hak Dostlarının Örnek Ahlakından 2, Erkam Yayınları