Gerçek İslâm Felsefesi

İLİM

Ateist filozofların, İslâm düşmanı sosyolog vs. kişilerin eserlerinin okutulmasının doğurduğu problemler nelerdir? Gerçek İslâm felsefesi nedir? Yunan felsefesi tesiri altında kalmış zehirli fikirlerin meydana getirdiği tahribatlar nelerdir? Felsefenin kelime mânâsı ve gereçek hikmet nedir?

Ateist filozofların, İslâm düşmanı sosyolog vs. kişilerin hezeyanlarının ilim diye okutulması da, müslümanların uzak duracağı bir sahadır.

Meselâ;

Darwin, evrim teorisiyle; «tabiatta güçlü olanın ayakta kaldığını, zayıfların öldüğünü» ileri sürdü. Zâlimler de bu sözde ilmî (!) teoriye istinâd ederek; tekâmül etmemiş gördükleri Afrika vb. coğrafyaları sömürmeyi, oradaki insanları köleleştirmeyi, düşmanlarını yok etmeyi kendilerinde hak gördüler. Gazze’de yaşanan zulüm de aynı zihniyetin mahsûlüdür. Birçok Siyonist zâlim, Filistinlileri, öldürülmeye müstehak hayvanlara benzetecek kadar vahşîleşmiştir.

Nitekim eski Yunan’da da, bir uzvunda noksanlıkla dünyaya gelen bebekleri, bir çukura terk edip öldürme âdeti vardı. Vahyin olmadığı yerde, gerçek bir merhamet yoktur.

Bir müslüman, psikolojiyi; her şeyi cinsî zâviyeden görme dalâletine düşen Freud’dan değil, İslâm tarihinde insan rûhuna dair nice eserler yazmış âlim ve âriflerden okur.

Hattâ İslâm felsefesi adı altında, Yunan tesiri altında kalmış filozofların eserlerinin okutulması da böyle bir garabettir.

GERÇEK İSLÂM FELSEFESİ

Zamanımızda İlâhiyat fakültelerinde İslâm Felsefesi dersi okutulur. Bu derslerde maalesef sadece; Yunan felsefesi tesiri altında kalmış, Aristo, Eflâtun gibi filozofların kitaplarını tercüme ederek aktarma yoluna gitmiş; Kindî, Fârâbî, İbn-i Sînâ ve İbn-i Rüşd gibi filozofların görüşleri işlenmektedir.

Hâlbuki;

Hüccetü’l-İslâm İmam Gazâlî, bu filozofların eserlerini tetkik etmiş ve onların 3 yerde küfre, 17 yerde ise bid‘at ve dalâlete düştüklerini tespit etmiştir.

Kaldı ki, bu filozofların Yunan’dan aldıkları âlem ve insan tasavvuru, zamanımızdaki ilmî ve fennî gelişmeler karşısında artık hükmünü tamamen yitirmiştir. Fizikte böyle ise, metafizikte ne hâlde olduklarını düşünmek gerekir!..

Koca İslâm tarihinde, Aristo ve Eflâtun’un peşine düşen birkaç kişi dışında, derin fikirler ortaya koyan hikmet erbâbı çıkmamış mıdır ki, İslâm felsefesi adı altında sadece bunlar okutulsun?!.

Makedonya’dan Hindistan’a kadar işgal edip, ardında kan, irin ve gözyaşından başka bir şey bırakmayan Büyük İskender, Aristo’nun talebesidir. Demek ki Aristo’nun felsefesi, onun zulüm ve cinayetlerine mânî olamadı. Kimse onun felsefesinden bir fayda görmedi. Filozofların kitapları, kütüphânelerin tozlu raflarında kaldı. Kimseye bir saâdet getirmedi.

Mevlânâ Hazretleri, insanı gerçek saâdete kavuşturacak olan hakikate şöyle işaret buyurur:

“Unutma ki; tabiattan ve hayalden doğan felsefî düşünceler, celâl sahibi Allâh’ın nûrunun feyzinden doğan hikmet değildir. Sendeki dünyevî felsefe; ancak zannı ve şüpheyi artırır.

Unutma ki; ancak din hikmeti insanı göklerin üstüne çıkarır, ötelere yüceltir. Yazık ki; âhirzamanın zekî filozofları, iblis huylu bilginleri, kendilerini önce gelenlerden üstün gördüler. Onlar hileler öğrenerek ortaya atıldılar. Dîne aykırı fikirler ile Hak bilginlerini üzdüler. Onlar; ne akıl almaz işler ve düzenler peşinde koştular! Asıl kâr ve mânevî kazanç iksiri olan; sabrı, bağışlamayı, hoş görmeyi, cömertliği yok ettiler.”

“Akıl, dünyevî işlerimizde başarılı olmasına rağmen, mâhiyeti îcâbı, hakikate, ilâhî esrâra, yani «mârifetullâh»a vâsıl olmakta yetersiz kalır. Bu ulvî yolculuk için bir vasıta gereklidir. O da gönüldür, aşktır, vecddir, istiğraktır.”

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri de şöyle buyurur:

“Peygamberler âlemlere rahmettirler. Allah Teâlâ bu yüce insanlar aracılığıyla bizim gibi cüz’î akıl sahiplerine kendi Zât’ını ve sıfatlarını bildirmiş ve bizleri anlayışımız nisbetinde Zât’ına ve sıfatlarına mahsus yüceliklerden haberdar etmiştir.

Yine peygamberler vasıtasıyla nelerden râzı olduğunu ve nelerden hoşnut olmadığını bizlere bildirmiş, dünyevî ve uhrevî menfaatlerimizi zararlarımızdan ayırma imkânı bahşetmiştir. Eğer peygamberler olmasaydı; beşer aklı, ne Allâh’ın varlığını (kâmilen) idrâk edebilir, ne de O’nun yüceliklerini kavrayabilirdi.” (Mektûbât, c. III, 23. Mektup)

Felsefe Ne Demektir?

Diğer taraftan;

Felsefe kelime mânâsı olarak; «hikmeti aramak, bilgelik sevgisi» demektir. Celâl Hocamız bize kelimenin özünde bu mânânın olduğunu söylerdi.

Gerçek hikmet, Kur’ân-ı Kerim’dir. Onu şerh eden, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir.

Gerçek hikmet; akıl değil, gönül mahsûlüdür. Tezkiye olmuş bir gönlün «mârifetullah»ta merhale katederek nâil olduğu sırlı mânâ ve ibretlerdir.

Şayet felsefe ile hikmet ve tefekkür ufku kastediliyorsa, İslâm felsefesi adı altındaki derslerde, âyet-i kerîmelerde;

اَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ “Düşünmez misiniz?” (el-En‘âm, 50)

اَفَلَا تَعْقِلُونَ : “Akıl erdirmez misiniz?” (Bkz. Âl-i İmrân, 65; el-A‘râf, 169; el-Bakara, 44, 76; el-En‘âm, 32…) buyurularak teşvik edilen gerçek İslâmî tefekkür ve tehassüsleri ele almak gerekmez mi?

Kur’ân-ı Kerim’de bildirilen;

  • «Mârifetullah»ta derinleşmeye vesile olacak şekilde, kudret akışlarının ve ilâhî sanat nakışlarının tefekkür edilmesi…
  • Fert olarak insanın tezkiye ve tekâmülü, ahsen-i takvîm kıvâmına ulaşması…
  • Cemiyet olarak kavimleri felâha ve helâke götüren sebepler…
  • Ahlâk, hukuk, mârifet, sır ve hikmetler…
  • İnsanın istikbâli, ölümden sonraki hayatı ve benzerleri üzerine vahyin ışığında, İslâm âlimlerinin, ecnebî tesirlerden âzâde, orijinal / aslî tefekkür ve istinbatları okutulsa daha güzel olmaz mı?

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in inşâ ettiği Fazîletler Medeniyeti’ni, siyer-i Nebî’nin muhteşem inceliklerini okumayan bir ilâhiyat gençliği, Yunan tesiri altında kalmış Fârâbî’nin, kütüphânelerin tozlu raflarında kalmış «el-Medînetü’l-Fâzıla»sından ne tahsil edebilir, ne öğrenebilir?

İnsanlar vardır; daha yaşarken mâzî olmuşlardır. Filozoflar böyledir.

İnsanlar vardır; asırlar önce yaşamış olmalarına rağmen, gönüllere hayat bahşeden nefesleri bugün bile dipdiridir. Kendisini Allâh’a adayanlar, hakikî ve faydalı ilme ulaşanlar, gök kubbede hoş bir sedâ bırakanlar; Fatihler, Yavuzlar, Sinanlar devam ediyor.

Hak dostu âlim ve ârifler de, fânî vücutları toprak altına girdikten sonra bile mâzî olmazlar. Onların gönül mahsûlü eserleri, ibret dolu hâtıraları, hikmetli kıssaları âdetâ ebedîleşir. Nitekim dünyadaki irşad hizmetlerini berzah âleminde de devam ettiren nice hak dostu, bugün hâlâ nasipli gönüllerde yaşamaya devam ediyor. Mevlânâ, Yûnus Emre, Şâh-ı Nakşibend ve Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri devam ediyor.

Bütün Hak dostları, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in talebeleridir. Hak dostlarının tercümânı olan Hazret-i Mevlânâ, kendisini ilim ve irfanda zirveleştiren, Allâh’a yaklaştıran ve engin ufuklara eriştiren gerçek sebebi ne güzel ikrâr etmiştir:

“Bu can bu tende oldukça, Hazret-i Kur’ân’ın kölesiyim; Hazret-i Muhammed Muhtâr’ın mübârek yolunun toprağıyım.”

Hâsılı;

Okuma vazifesi; «Allah adıyla» olmalıdır. İlâhî azamet karşısında tevâzu ve hiçlik ile devam etmelidir. Sonsuz ikramlara, hamd ve şükre vesile olmalıdır. Sonunda, Cenâb-ı Hakk’ın lutfuyla, ebedî kurtuluş berâtını okumakla sona ermelidir.

Rabbim nasîb eylesin.

Yüce Rabbimiz; evlâtlarımızı ve nesillerimizi, tahsil adı altında, özüne yabancılaştıran, dünyaya zebûn eden faydasız ilimden muhafaza buyursun.

Hakikî ilimle şeref bulan, «mârifetullah»ta derinleşen bahtiyar kullar zümresine ilhâk eylesin. Âmîn!..

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2025 Ay: Ekim, Sayı: 248