Ebu Süleyman Darani Kimdir?

KİM KİMDİR?

Ebu Süleyman Darani (k.s.) kimdir? Ebu Süleyman Darani (k.s.) nasıl bir mizaca sahip idi? Ebu Süleyman Darani'nin (k.s.) zühd tarifi ve hakkında kısaca bilgiler...

Adı Abdurrahman bin Ahmed, künyesi Ebû Süleyman, nisbesi ed-Dârânî, el-Ansî. Suriye’de Dareyyâ denilen yerden ve Şam şeyhlerinin ünlülerinden. Âbid, zâhid ve sika hadis ravilerinden. Şakik Belhî, Maruf Kerhî ve Ahmed bin Âsım el-Antakî ile çağdaş. İbrahim bin Edhem’le görüştü. Ahmed bin Ebi’l-Havari’nin şeyhi. Hac vecibesini ifa için gittiği Mekke-i Mükerreme’de bir süre mücavir olarak da bulundu. Vefatı 205/820. Kabri memleketindedir.

İlk defa yünlü elbise giyen sûfîlerdendi. Şöyle derdi: “Yün aba giyinmek zühd alâmetidir. O halde kalbinde beş dirhemlik elbise giymek arzusu olan kimse üç dirhemlik elbise giymesin. Çünkü o takdirde içi dışına uymamış olur.”

ZÜHD TARİFİ

Zühd’ü şöyle tarif ederdi: “Allah Teâlâ ile meşgul olmana mani olan herşeyi terk.”

Açlık ve az yemek konusunda söz söyleyen ilk mutasavvıflardandı. Nitekim şöyle derdi:

“Herşeyin bir helak sebebi vardır, kalp nurunun helakinin sebebi tokluktur. Herşeyin pası vardır, kalp nurunun pası tokluktur.”

“Dünyanın anahtarı tokluk, âhiretin anahtarı açlıktır. Akşam bir lokma eksik yemek, gece sabaha kadar namaz kılmaktan daha çok hoşuma gider. İbadetten en çok zevk aldığım anım, karnım sırtıma yapışacak derecede aç olduğum zamandır.”

Açlık, Allah’ın sevdiklerine verdiği gizli bir hazinedir. İnsanın karnı doyunca bütün azalarını şehvet açlığı kaplar. Karnı aç olanın ise azaları şehvetlere karşı bir arzu duymaz.

Ben öyle insanlara yetiştim ki, onlar açlığı kendileri için ganimet sayardı. Tıpkı şimdikilerin tokluğu ganimet saydığı gibi.

Yemek yerken parmakları kabın içine hırsla sokmamayı öğütler ve şunları söylerdi:

“Karnını tıka basa doyuran altı şeye mübtelâ olur:

  1. İbadetinden hazz almaz,
  2. Hâfızası zayıflamaya başlar,
  3. Başkalarına şefkati azalır,
  4. İbadet ağır gelmeye başlar,
  5. Arzu ve istekleri çoğalır,
  6. Aç müminler camiye giderken çok yiyen helaya koşar.

Kendisinin açlık ve az yemeye riayetini şöyle anlatıyor: “Yemek zamanı adet üzre tuzluğu getirip önüme koyar, ekmeği tuza batırıp yerdim. Bir defasında tuzlukta kalmış bir susamı yedim. Bu sebeple manevî halimi de kaybettim.”

“Dünya ve ahirete aid bir iş dilediğinde önce bir süre aç kal. Ondan sonra dilediğini Hakk’a arz et. Zira tokluk, aklı ve kalbi bozar. Karnı aç olanın kalbi saf ve rakik, tok olanın kalbiyse kör ve azgın olur” derdi.

Yemeye şöyle bir ölçü ve sınır getirmişti: “Bir kimse kardeşinin yemeğinden onu memnun etmek için yerse yediğinin kendisine zararı olmaz. Fakat nefsânî bir hırs ve şehvetle yiyecek olursa o zaman zarar görür.”

SEMA VE MÛSİKÎ

Semâ hakkında fikrini sordular, şöyle cevap verdi:

“Güzel ses peşinden koşan kalpler zayıftır. Çünkü uyutulmak istenen bebekler ninni ile avutulur. Hoş sada kalbe dışardan birşey sokmaz, kalpte mevcûd olanı harekete geçirir.”

Sordular:

– Hikmet ve marifet nedir? Şöyle cevap verdi:

– İki cihanda muradın Allah’tan başka birşey olmaması.

“Allah’a muhabbet davasında bulunup da gece karanlığı çökünce Allah’tan gafil olarak uyuyan sevgisinde yalancıdır.” O’na göre, Allah’tan alıkoyan herşey uğursuz, Allah’tan gafil olarak alınıp verilen her nefes faydasızdı, hatta zehir hükmündeydi.

“Kalp yokluktan ağladığında ruh aradığını bulmanın sevincine erer, çünkü ruh, maddi varlıktan kurtulmak ister.”

GÖZ AĞLAMAK İÇİNDİR

“Gözünüzü ağlamaya, kafanızı düşünmeye alıştırın” der, ağlamayı terketmeyi ilâhî inayetten mahrumiyet alameti sayardı. Çünkü irfan sahibi geceleri kaim olarak ibadete devam ettiği sürece Allah ona rahmet kapılarını açardı.

Nefis konusu açıldığında şunları söylerdi:

Nefsinin değeri olduğunu zanneden hizmetin zevkini alamaz. Nefs hem hain, hem manidir. En doğrusu onun zıddına harekettir. Nefsânî arzularını terkte, sadık olan, bu arzularının getirdiği sıkıntıdan kurtulur. Zira nefsânî arzularından kurtulan kimse Rabbından razı olur.

Müridi Ahmed bin Ebi’l-Havârî, Ebû Süleyman’a: “Falan zatı hiç sevmiyorum” demişti de O, şu karşılığı vermişti: “Ondan ben de hoşlanmıyorum, ama bu belki bizdendir. Belki de biz salih insanlar değiliz. Kusuru kendimizde arayıp insanları sevmeye çalışmalıyız.”

KEŞF-İ ESRAR

Keşfe ve esrara muttali olmağa düşkün değildi. Keşf ve ittilâını Kur’ân ve sünnete irca etmeden kabullenmezdi. Nitekim: “Esrâr-ı hakikatten bazı sırlar gönlüme arız olunca kalbime kırk gün süreyle ıztırab verir. Bunun için böyle sırların kalbime girmesine asla izin vermek istemem. Hatta bir çok defalar sûfîlere mahsûs bir hikmet ve nükte kalbime düşerdi de ben onları kitap ve sünnete irca edip iki âdil şâhid bulmadıkça kabul etmezdim” derdi.

Ümid ve korku dengesinin ümid lehine bozulmasını manevî halin fesadı olarak yorumlardı. O’nun telakkisine göre korku kalbe yerleşince şehvetleri yakar, kalpten şehveti kovardı. Çünkü yakîn duygusunun aslı da Allah korkusundan kaynaklanırdı.

DÜNYANIN HİLESİ

Dünyanın insana hilesini şöyle anlatırdı:

Dünya kendisine talip olandan kaçar, kendinden kaçanı kovalar. Kendinden kaçanı yakalayabilirse yaralar, kendisine talip olup bulanı ise öldürür. Çünkü dünya ile güreş etmeye gelmez, dünya insanı yener.

Ona göre ibadet, başkaları rızkını temin ederken taatla uğraşmak değildi. Bu yüzden: “Önce gıdanı temin et, sonra ibadet et!” derdi.

Cömertliğin en makbulünü “ihtiyaca uygun olan” şeklinde açıklardı.

Arkadaşın ve gönüldaşın ölçüsü şöyle olmalıydı Ebu Süleyman Dârânîye göre: “Sana dünya veya ahiret cihetinden faydalı olan. Sana böyle bir faydası olmayanla arkadaşlık ahmaklıktır.”

“İnsanın kendi kendine ettiğini akreb etmezmiş” derler ya, Ebû Süleyman Dârânî de: “Bütün insanlar toplanıp benim kendimi zelil kıldığım kadar, beni zelil kılmak için çabalasalar veya benim kendimi aziz kıldığım kadar aziz kılmak için çaba sarfesteler başaramazlar” derdi.

Ebû Süleyman Dârânî, öldükten sonra rüyada görüldü. Kendisine: “Allah sana nasıl muamele buyurdu?” diye soruldu. Şöyle cevap verdi:

– Bağışladı fakat, sûfılerin medih yollu işaretleri beni zarara uğrattı.

- rahmetullahi aleyh -

Kaynaklar Sülemi, Tabakatus-sufiyye, 75-82; Hılyetü’l-evliya, IX, 254-280; Kuşeyri, 96-98; Hücviri, I, 324; Sıfatus-safve, IV, 223-234; Tezkiretü’l-evliya, s. 276-285; Nefehatü’l üns (trc. Lamli Çelebi), s. 116; Şa’rani, I, 91; el-Kevakibud-dürriy-ye, I, 251-254; Alamü’n-nübela, X, 182-186.

Kaynak:  Prof. Dr. H. Kâmil YILMAZ, Gönül Erleri, Erkam Yayınları

BENZER HABERLER