Diyanet'in Bilinmeyen Tarihi

Erkam Radyo ve Erkam TV'nin ortak yayını İftar Sevinci Ramazan Özel programına misafir olan Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, ilk kez Diyanet'in bilinmeyen tarihini anlattı. 

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez'in Diyanet'in tahini anlattığı konuşmasından satır başları:

İrfan Gündüz: Diyanet İşleri Başkanlığı’nın gönüllerdeki yeri ayrı, statüdeki yeri ayrı… bilmiyorum ama bir soru sorsam anormal karşılanır mı sizce. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın konumu cumhuriyetin ilk yıllarındaki konumuna geldi mi şimdi? Mesela dün Çankaya Köşkü’nün içerisinde yer verilen, makam verilen, maaş verilen tek kişi ilk Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi. Bu esasında o günün şartlarında Diyanet’e verilen ister protokol deyin, ister önem deyin en güzel göstergesi. Bu zaman zaman inişli çıkışlı bir seyir meydana getirdi ama Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yeri bizim hep başımızın üstünde…

Diyanet İşleri Başkanlığı 3 Mart 1924 yılında kurulmuş bugüne kadar aslında çok acıklı da bir tarihi vardır. Çok zor süreçlerden geçmiştir.

Toplum nezdindeki değeri, meşruiyeti daima yasaların önündeki meşruiyetin de önünde olmuştur. Çünkü toplumsal hayatın her anında var olmuştur. Diyanet toplumsal hayatın her yerinde hizmet yürüten bir müessesedir.

Diyanet’in ilk beş yılı, tarihin bıraktığı boşluğu doldurma çabasının içerisine girdiği beş yıldır. Fakat 1930’lara gelindiğinde Türkiye’de üzücü hadiseler yaşanacaktır. Dinin diyani kısmına dokunulmayacağı vadedildiği halde maalesef dinin diyani kısmına dokunulmuştur. Camilere girilmiştir, ezanlar değiştirilmiştir, ibadetler değiştirilmek istenmiştir.

Bu aşamada aslında Diyanet çok önemli bir vazife üstlenerek tarihi boyunca, dinin hassasiyetleri, milletin hassasiyetleri ve devletin hassasiyetlerini birlikte gözeten bir müessese olmuş. Fakat dinin ve milletin hassasiyetleri, devletin ya da hükümetin hassasiyetleri ile çeliştiği zaman –büyük bir iftiharla söylemek gerekir– daima dinin hassasiyetlerinin yanında yer alarak, milleti yanına alarak devleti düzeltmeye çalışmıştır. İstikameti korumaya çalışmıştır. Kırmadan, dökmeden, isyan etmeden, ettirmeden devlete bu yaptığın yanlış demiştir. Bunun üzerine 1930’larda Diyanet’in 5 bin personeli vardır. Bu 5 bin personel alınarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne verilir. Merkezde sadece Diyanet İşleri Başkanı, o zaman henüz yardımcısı da yoktur, birkaç kişi kalır. Ahmet Hamdi Akseki daima bütün hizmetlerde vardır. İki defa da idama mahkum edilecektir.

Bu inişli çıkışlı üzücü hadiseler, 1940’lı yılların sonuna kadar gelecektir. 1946-47’lere gelindiğinde ülkenin bütün düşünen insanları, yöneticileri, siyasetçileri; fikirleri, düşünceleri, ideolojileri ne olursa olsun “Biz hata ettik” demişler. Biz bu milletin dinini, imanını, din eğitimini yok sayarak yola devam etmemiz mümkün değil. Çünkü tarih sahnesinde bize millet olarak yüreklilik kazandıracak olan şey inancımızdır, dinimizdir, kimliğimizdir. Dinsiz kimlik olmaz. Tarih bize gösteriyor ki inancını kaybeden toplumlar kimliklerini kaybederler.

Bunun üzerine az da olsa imam-hatip liseleri,  Ankara’da ilahiyat fakültesi kurulur. Bu arada Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki çok büyük bir çaba içerisine girer, o 25 yıllık açıklığı doldurmak için çok yoğun çaba gösterir. Diyanet İşleri çalışanları tekrar değer kazanır. O zaman mecliste yapılan bütün konuşmalarda “Biz öyle bir noktaya geldik ki köylerimizden cenazemizi kaldıracak kimse kalmadı” denecektir.

1950’lerle birlikte Diyanet için yeni bir dönem başlayacaktır. 1960 yılına kadar bu devam edecektir. 1950’den 1960’a kadar Diyanet teşkilatı milletimizin gönlünde taht kuracaktır. Bir taraftan imam-hatip liseleri kurulacaktır, bu kaynak olacaktır. Bir taraftan Ankara ilahiyat fakültesine ilaveten Yüksek İslam Enstitüleri kurulacaktır. O yıllar önemli yıllar hakikaten.

1958 yılına gelindiğinde yavaş yavaş şartların değişmeye başladığını görüyoruz. Nereden görüyoruz? Eyüp Sabri Uzunluoğlu o zaman Diyanet İşleri Başkanı’dır. 1958’den 1960’a kadar bütün saldırılar Diyanet’e ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na yönelik olacaktır. Aslında 1949’da 1950’li yıllarda da var böyle şeyler. Mesela Ahmet Hamdi Akseki bu ilk hamlelerini başlattığı zaman çok büyük zorluklarla karşılaşacaktır. O zaman Van milletvekili Ferit Mele’nin mecliste yaptığı çok ağır bir konuşmadan dolayı gece rahatsız olacaktır. Ve hastaneye kaldırılacaktır. Hatta bunu tarihler yazmaz ama inşallah ileride yazacak.

Bunu da ilk defa burada bugünkü Diyanet İşleri Başkanı’nın ağzından duyunuz; aslında Ahmet Hamdi Akseki’nin vefatı sıradan bir vefat değildir. Böylesine üzücü hadiseden sonra geçirdiği kalp krizi neticesinde vefat etmiştir.

[caption id="attachment_34502" align="aligncenter" width="750"]diyanet Eski Diyanet İşleri Başkanları[/caption]

1958 ile 1960 yılları arasında da en büyük saldırılar Diyanet’e yapılıyor çünkü anlaşılıyor ki ihtilalin alt yapısı hazırlanıyor. 1960’ta ihtilal olur ve Diyanet İşleri Başkanı görevden alınır. O zaman Türkiye’nin en büyük alimlerinden birisi İstanbul müftüsüdür. Ömer Nasuhi Bilmen Diyanet İşleri Başkanı olur.

Ömer Nasuhi Hoca başkan olarak atanır. İstanbul’dan trene biner ve Ankara Garı’na indiğinde bir polis memuru ile bir şoför kendisini arabaya alırlar. Hocam sizi otelinize götürüyoruz deyince “Hayır olmaz” der. “Nereye gitmek istiyorsunuz?” diye sorduklarında “Önce Eyüp Sabri Hayırlıoğlu’nun evine gidelim” der. Tabi polis memuru şaşırmıştır. Yolda, Opera’nın orada arabayı sağa çeker. Arkasına döner “Hocam, bu ülkede bir ihtilal oldu, biliyor musun?” Hoca “Biliyorum, evladım” der. “Bu ihtilal Diyanet İşleri Başkanı'nı görevden aldı biliyor musun?”, hoca “Biliyorum” der. “Seni de Diyanet İşleri Başkanı yaptı.” “Evet, biliyorum”. “Peki, yeni Diyanet işleri başkanının Ankara’ya geldiğinde ilk görevi görevden azledilen Diyanet İşleri Başkanı’nı ziyaret etmek mi olmalıdır” der. Hoca, “Evladım, siz gitmek istemiyorsanız ben evi bilirim, yaya da giderim” diyor. Ve gidiyor, kapı çalınıyor. Karşısında Ömer Nasuhi Hoca’yı görünce şaşırıyor tabii. Ömer Nasuhi Bilmen:

“Efendim, bana bir vazife yüklediler. Ben de Ankara’ya geldim o makama, göreve başlamadan önce sizden izin almaya geldim.”

Eyüp Sabri Hoca Ömer Nasuhi Hoca’yı içeri alır ve ona: “Devir devri mefsedet devri, celvi maslahat devri değil. Zor günler geçireceğiz. Ben hamdettim Allah’a seni bu makama getirdiler. Çünkü sen yine devletimizi, milletimizi Diyanet’in tarihinde olduğu gibi nice kötülüklerden, yanlışlıklardan vazgeçireceksin inşallah.” der.

İcazeti Ömer Nasuhi Hoca’ya böylelikle vermiştir. Tabi hoca göreve başlar ve 8 ay sonra istifa etmek zorunda kalır. Çünkü o zaman Menderes ve arkadaşlarının idamıyla ilgili “katillerinin dinen de caiz olduğu hatta vacip olduğu”na dair bir hutbe isnat etmek isterler. O kabul etmez.

İrfan Gündüz: Bunları hiç bilmiyoruz?

“Diyanet’in tarihi bilinmez” hocam. Diyanet’in tarihini yazacağız inşallah. Bu çok önemli.

Türkiye’de din-devlet ilişkileri Diyanet’in tarihi bilinmeden yazılmaz, yazılamaz. Ve bizim gelecek kuşaklarımıza nasıl bir miras bıraktığımızı görmeleri bakımından da bu tarihin çok incelikli olarak yazılması lazım.

Ömer Nasuhi Bilmen 8 ay sonra görevden alınır. Ankara ilahiyatta hadis hocası olan Hasan Hüsnü Erdem Hoca Diyanet İşleri Başkanı olur. Tabii, orada da bir müddet sonra kendisine yardımcı tayin edilir. Yardımcının görevi ve ünvanı tuğgeneraldir. Tuğgeneral Sadettin Evrin Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı yapılır. Bazı şeyleri ona da kabul ettiremezler. O da istifa eder ve görevden ayrılır. Arkasından, anayasa mahkemesi başkanlığından emekli olmuş Mehmet Tevfik Gerçeker Diyanet İşleri Başkanı olur. Fakat o zatın da bilhassa Diyanet’in toplum nezdinde o gönüllerdeki yerine hitap edecek bir konumu olmamış. Arkasından tekrar ihtilal döneminden çıkıp seçimler başlayınca, demokrasi işlevsel hale gelince İbrahim Bedreddin Elmalılı Diyanet İşleri Başkanı olur.

İbrahim Bedreddin Elmalılı, dirayetli bir insandır. İlk defa Tunus’a bir ziyaret gerçekleştirmek üzere davet alır. Fakat kendisine bu izin verilmez. Neden? Çünkü 1924’ten 1965 yılına kadar hiçbir Diyanet İşleri Başkanı resmi bir hüviyetle yurtdışına çıkmamış, çıkmasına izin verilmemiştir. Uzun hikaye tabii… Sonradan hocaya izin verilir. Tunus’ta çok iyi karşılanır. Türkiye’de o zaman “şeyhülislam gibi karşılandı” vs. gibi gazete başlıkları atılır, tartışılır.

Bu gezi devam ederken Libya’dan bir davet gelir. O zaman Senusiler Libya’yı idare ediyor. “Osmanlı’dan ilk defa bir Diyanet İşleri Başkanı buraya kadar geldi. Lütfen, sizin ayaklarınız bizim ülkemize değmeden dönmeyin. Bingazi’ye gidelim, sizi Bingazi’den İstanbul’a gönderelim” diyeceklerdir. İbrahim Bedreddin Elmalılı, Bingazi’ye izinsiz geçtiği için bir nota ile “Hoca gerekirse derdest edilerek, uçağa bindirilip gönderilmesi” diye talep edilir. Dış İşleri Bakanlığı Libya’dan böyle ister. Hoca Türkiye’ye geri döner. Kendisinden derhal görevi terk etmesi istenir bundan dolayı. Niye bunları anlatıyorum: Çünkü bir Afrika ülkesine gittiği için istifa etmek zorunda bırakılan Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan bugün Afrika’nın 40 noktasında hizmet yürüten bir Diyanet İşleri Başkanlığı’na geldik. Nereden nereye geldiğimizi görmek açısından bunu paylaşıyorum.

Ve hoca iki ay sonra Bakanlar Kurulu kararıyla görevden alınır. Ardından Ali Rıza Hakses kısa bir süre görev almıştır. Arkasından önce Lütfi Doğan, sonra sırayla; Süleyman Ateş, Tayyar Altıkulaç, Mustafa Sait Yazıcıoğlu, Mehmet Nuri Yılmaz, Ali Bardakoğlu ve acizane hasbelkader -min gayri haddin- 17. Diyanet İşleri Başkanı olarak yaklaşık 5 yıldır bu ateşten cübbeyi giydirdiler. Bu cübbenin bizi yakmaması için çaba gösteriyoruz.

Bu süreç içerisinde 20.yy’ın ilk çeyrek asrında milletle buluşmasına izin verilemeyen, personeli elinden alınıp Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne verilen bir Diyanet İşleri Başkanlığı var. Ama buna rağmen o zor zamanlarda ülkesini, devletini din konusundaki yanlışlardan daima uzak tutma çabasında olan bir Diyanet İşleri Başkanlığı var.

Ahmet Hamdi Akseki, 1940’lı yıllarda askere, köylüye din kitabı yazacaktır. Tek başına bir Diyanet İşleri Başkanlığı gibi çalışacaktır.

1950’li yıllarda yeniden cami hizmetlerini ayağa kaldırmaya çalışan bir Diyanet İşleri Başkanlığı var.

1960 ile1965 arasında tekrar büyük sıkıntılara giren ama bu süreçte kanunu çıkarılarak güçlenen bir Diyanet İşleri Başkanlığı var. Fakat yine cami içerisine hapsedilen bir Diyanet İşleri Başkanlığı’dır.

1970’li yıllarda caminin dışına çıkmaya çalışan, ilk defa ülkenin tamamını kuşatan –çünkü o vekil imamlar marifetiyle- ilk defa bütün camilerde hizmet vermeye başlayacaktır.

1980’li yıllara gelindiğinde, biz Avrupa’ya göç vermişiz, biz insanımızı oraya göndermişiz ama “Onların manevi hayatı ne olacak, cenazeleri ne olacak, cumayı, bayramı nerede kılacaklar?” hiç düşünenimiz olmamış. Buradaki gurbetçilerimiz önce kendi imkanlarıyla oraya giden sivil toplum marifetiyle bu hizmetleri ifa edeceklerdir. Sonra Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kapısını çalacaklardır. Ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın önce Avrupa tecrübesi olacaktır.

1990’lı yıllarda ise Sovyetler Birliği ve Yugoslavya dağılacaktır. Buralardaki Müslüman kimliklerini yeniden inşa etmeye çalışan bütün milletler Kazaklar, Kırgızlar, Tatarlar, Ahıskalılar, Azeriler ve diğer bütün kardeşlerimiz, Rusya’nın içinde kalan kardeşlerimiz Kafkasya’daki Müslümanlar, Balkanlardaki Müslümanlar, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kapısını çalacaktır ama Diyanet İşleri Başkanlığı’mız buna hazırlıksız yakalanacaktır. Buna hiç hazır değildir. Bu dillerde dini tebliğ edecek bir tek elemanı yoktur. Bir çaba içine girecektir, buralarda bir şeyler yapmaya çalışacaktır. Okullar vs. gibi hizmetleri olur.

Daha sonra bu hizmetler 2000’li yıllara kadar gelecektir. 28 Şubat sürecinin o zorlu süreçlerinden geçecektir. 1971’de muhtıradan sonra bir albay Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı yapılacaktır. 1997’de 28 Şubat sürecinde bir albay Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kapısının önünde bir oda açacaktır kendisine ve o hizmetleri denetleyecektir. Müftüleri toplayıp onlara çeşitli telkinlerde bulunacak, talimatta bulunacaktır. Diyanet İşleri Başkanlığı 2000’li yıllara kadar böylesine zor bir süreç geçirmiştir.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tüm bu tarihi sürecini okurlar yalnızca siyasetle ilintilendirerek değerlendirmesinler. Bu sadece hakkı teslim ve Türkiye’nin geldiği noktayı göstermesi bakımından önemli bir durumdur.

2000’li yıllardan bugüne 15 yıl içerisinde Diyanet İşleri Başkanlığı bu 90 yıllık tecrübesini yeniden ele almıştır. Ne yapmıştır? Önce bütün görev tanımlarını yeniden gözden geçirmiştir. İmamlık görevinin camide namaz kıldırmaktan ibaret olmadığını, imamlık, hatiplik görevinin mahalleye, köye, aynı zamanda onun manevi hayatına rehberlik yapan bir görev olduğunu belirtmiş ve uygulamaya koymuştur. Caminin dışına taşan ve onunla hemhal olan bir görev. Vaizlik görevinin haftada üç gün camiye gidip duvarlara konuşmaktan ibaret olmadığını…

Öncelikle biz “cami” kavramı üzerinde çok durduk. Biz camiyi müesseseleştirmeden Diyanet hizmetleri başarıya ulaşamaz. Cami, namaz kıldırma mekanı değildir. Resulü Ekrem Efendimiz –selallahu elyhi vesellem– “Yeryüzü bana mescit kılındı” buyuruyor. Namaz her yerde kılınır. Cami yalnızca namaz kılmak için yapılmadı. Cami, bizim bilgi mekanımız, birlik mekanımız, kalplerimizi birleştirdiğimiz, ümmet olmayı öğreten bir mekandır. Rahman’ın huzurunda saf olmayı öğreten bir üniversitedir.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

  • SÜPERSİNİZ TEŞEKKÜRLER GEÇ KALINMIŞ BİR BEYAN... Vesile oldunuz ne mutlu SİZE.

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.