Celvetiyye Tarikatının Osmanlı’daki Tesiri
Celvetiyye Tarikatı Osmanlı’da toplum ve devlet hayatını nasıl şekillendirdi? Peki, tasavvufun bu köklü kolu hangi alanlarda en büyük etkiyi bıraktı?
Kaynağı Kur’ân ve Sünnet olan tasavvuf cereyanı, bizzat Hz. Peygamber (s.a.) ve ashâbının hayâtında zühd, hadîslerinde ise ihsân olarak îfâdesini bulmuştur. Tasavvuf’un Hicrî XII. Âsır’dan i’tibâren de bugünkü ma’nâsıyla tarîkatlar şeklinde teşkilâtlanarak İslâm memleketlerinin her tarafına nüfûz ettiğini ve bilhassa İslâm’ın tebliğ ve intişârında önemli rol oynadığını müşâhede etmekteyiz.
Selçuklular ve Osmanlılar devrinde muhtelif tarîkatların geniş halk tabakalarına te’sîr ederek büyük hizmetler verdikleri görülmektedir. Bu tarîkat mensubları medrese ve ordu mensublarının yanısıra devletin teessüsünde ve inkişâfında büyük hizmetler görmüşlerdir. Tarîkat mensûblarının hemen birçoğunun medrese tahsîlini ikmâl ettikten sonra bu yola sülûk ederek hakikat yolculuğuna çıkmış olmaları da şerîât ile tarîkatın içiçe yürümesine zemîn sağlıyordu. Âlim ve fâzıl şeyhler, devlet erkânının ve bâ-husus pâdişahların dikkatini çekerek hürmet ve iltifâtını celbetmişti. Hemen her pâdişahın yanından ayırmadığı ve icrâatlarında mâneviyatlarından istifâdeye çalıştığı büyük sûfî-mürşidler bu duruma birer örnektir. Meselâ Osman Gâzî ile Şeyh Edebâli, Yıldırım Bâyezid ile Emir Sultân, II.Murad ile Hacı Bayram Velî, Fâtih ile Akşemseddîn Hz. gibi.
CELVETİYYE TARİKATI OSMANLI DEVRİNDE NASIL BİR ETKİ BIRAKTI?
Aziz Mahmûd Hüdâyî Hz. de medrese tahsîlini ikmâlden sonra intisâb ettiği tasavvuf yolunda çok seri merhaleler kat’ederek irşâd makâmına yükselmiş ve devletin her kademesinden, her zümresinden insanlara rehber olmuş ve bir asra yaklaşan ömrü boyunca şevkle bu hizmeti sürdürmüştür. Tekke ve medrese münâsebetlerinin bozulmaya yüz tuttuğu zamana tekaddüm eden bir devrede yaşayan Hüdâyî Hz., yaşadığı asra imzasını atan rehber-şahsiyetlerden biridir.
Hüdâyî Hazretleri ve Osmanlı Devletine Tesiri
Devrini idrâk ettiği sekiz pâdişahtan hemen altısı ile çok yakın münâsebetler kurarak onlara mektuplar yazan ve birçok mes’elede yol gösterip âdeta emirler yağdırırcasına talimatlar veren ve onların hürmetini kazanmış bulunan Aziz Mahmûd Hüdâyî Hz., ilim ve irfân yuvası hâlini alan tekkesinde irşâd faâliyetini sürdürdüğü gibi eserleriyle de ilim dünyâmıza hizmet etmiştir. Sayıları otuza varan eserlerinin büyük bir kısmını arapça yazması onun bu lisana vukûfunu ve ilmî ehliyetini gösterir.
Dîvân teşkil edecek sayı ve evsaftaki şiirleri ve ilâhîleri ise onun irşâd hizmetinde şiiri bir vâsıta olarak kabûl ettiğinin delîli ve îfâdesidir. Şiirleri tasavvufî halk edebiyâtı mahsûlleri olup Yûnus tarzındadır. O’nun Yûnus tarzında şiirler yazması belki de tasavvuf yolunun tabiî bir netîcesidir. Zîrâ sûfî-mürşidlerin büyük bir kısmı şiiri irşâda vâsıta olarak kullanmayı tercih etmişlerdir. Halk da dîvân edebîyatından farklı olan bu tip tasavvufî manzûmelere büyük i’tibâr göstermiştir.
Hz. Hüdâyî’nin ilim ve irfân yuvası olan tekkesi aynı zamanda anarşi devirlerinde devlet ricâlinden bir çok kimsenin canını ve i’tibârını kurtarmak için ilticâ ettiği birer “sefârethâne” gibiydi. O’na ilticâ edenler maddî ve manevî himayeye mazhar olarak canını ve itibârını kurtardıkları gibi âhıretlerini de ma’mur etme imkânına sahip olurlardı. Nitekim Halil Paşa bunlardan birisidir. En karışık devirlerde ve “Genç Osman Vak’ası” ndan sonra o, Hüdâyî âsitânesine ilticâ ile hırka-i dervişi iktisâ etmişti.
Sultânların birçok ma’nevî müşkillerini halleden, bilhassa rü’yâ tabirlerindeki isâbet-i re’yi ile meşhûr olan Hüdâyî Hazretleri’ne, Sultan III. Murad, I. Ahmed, II. Osman ve IV. Murad’ın büyük bir hürmetle bağlı bulundukları bilinmektedir. Hattâ Sultân Ahmed onun rikâbında piyade yürümüş, Sultan IV.Murad da saltanat kılıcını ondan kuşanmıştı.
Eserlerinde ve pâdişahlara yazdığı mektuplarında şer’-i şerîf’e mutabık bir tasavvuf anlayışını anlatan Hüdâyî Hazretleri’nin mürîdânı yüzbinlere bâliğ olmuştur. Kendi devrinde “bedr” (dolunay) durumunda olduğu îfâde edilen Celvetiyye tarîkatı gerek onun zamanında ve gerekse ondan sonraki devirlerde büyük bir i’tibâra mazhar olarak te’sîrini uzun yıllar devâm ettirmiştir. Atpazarlı Osman Efendi, Bursalı İsmâil Hakkı Efendi ve Selâmi Ali Efendi gibi büyük sûfîlerin bu tarîkat mensupları arasından yetişmiş olması, bu tarîkatın Osmanlı ülkesinde gördüğü ilgiyi îfâde eder.
Halvetiyye tarîkatının Bayramiyye vâsıtasıyla bir şu’besi olan Celvetiyye, Hüdâyî Hazretleri’den önce, mürşidi Ûftade Hz. devrinde teessüs etmeğe başlamış kendi devrinde de kemâle ermiş bir tarîkattır. Celvetiyye tarîkatında “tevhîd zikri” ile “sûrî ve ma’nevî mücâhede” nin önemli bir yeri vardır. Prensipleri i’tibâriyle Celvetiyye’nin Halvetiyye, Bayramiyye ve Nakşibendiyye tarîkatları ile yakınlığı ayrıca dikkat çekmektedir. Hüdâyî Hazretleri’nin Tarîkatnâme’sindeki bilgiler ile diğer tarîkatların âdâbına dâir eserlerdeki esaslar incelendiğinde bu husûs açıkça görülmektedir.
Celvetiyye’nin Kültürel ve Toplumsal Katkıları
Celvetiyye tarîkatı, İstanbul’da ve Balkanlar’da çokça yayılma isti’dâdı gösterdiği gibi Anadoluda uzun yıllar tesîrli olmuştur. Celvetiyye’nin büyük sûfîlerinin Balkanlar’dan ve Bursa’dan yetişmiş olması da bunu te’yîd etmektedir.
İstanbul’daki Celvetî âsitânesi olan Hüdâyî Küllîyesi ise bu tarîkatın merkezi olarak her devirde nüfûz ve tesîriyle hizmetini sürdürmüştür. Âsitânenin liyâkatli şeyhleri son devre kadar bu itibârı devâm ettirmişlerdir. Bursalı M. Tâhir Bey, Hüdâyî Âsitânesi müdâvimlerinden olduğu gibi devrinin şeyhlerinin hayrânlarındandır.
İstanbul’da bulunan diğer Celvetî tekkeleri de tarîkatın son devirlere kadar devâmını sağladıkları gibi her zümreden, her sınıftan halka irşâd hizmetini ulaştırmışlardır. XIX. Asrın sonlarında İstanbul’daki Celvetî tekkesi sayısının yirmi-otuz civârında olması da bu gerçeği vurgulamaktadır.
Celvetî tekkelerinde “sanâyi-i nefîse” olarak bilinen güzel san’atlardan bilhassa “mûsikî” çok revâç bulmuştur. Bunda tarîkatın pîri Hz. Hüdâyî’nin bizzat bestekâr bir şeyh olmasının te’sîri pek büyüktür. O’nun tekkesinin zâkirbaşısı olan Kumral Hafız ve Şâban Dedelerin de birer bestekâr oluşu bu tarîkat mensuplarında mûsikî merâkını arttırmış ve bu yüzden Celvetî tekkesinde mûsikî, başlangıçtan son devre kadar büyük ilgi görmüştür.
Mürşid-i mükemmil Aziz Mahmûd Hüdâyî Hz., devrinde ve daha sonraki devirlerde, eserleri, tarîkatı, âsitânesi, menkabe ve ilâhîleriyle ölümsüzleşmiş; bedeni toprak olsa bile rûh-i aziziyle mânevî hayâtımızın rehberlerinden olmuş bir zât-ı mükerremdir. Bu araştırmamız, onu okuyucularımıza tanıtma zımnında bir hizmet îfâ edebîlirse vesîle-î sürûrumuz olacaktır.
Kaynak: Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, Aziz Mahmut Hüdayi, Erkam Yayınları