Celvetiyye Tarikatı Şeyhlerinin Hayatları
Osmanlı tasavvuf geleneğinde derin izler bırakan Celvetîyye tarikatının önde gelen şeyhleri kimlerdi? Bu manevi önderlerin hayat hikâyeleri, irşad anlayışları ve tarikatın silsilesi üzerinden tarihî bir yolculuğa çıkın.
Celvetî silsilesinde yer alan Şeyh İbrâhim Zâhid Gîlânî’den Aziz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’ne kadar olan meşâyıh hakkında kısaca bilgi vermek istiyoruz.
CELVETÎYYE TARİKATI ŞEYHLERİNİN HAYATLARI
Şeyh İbrâhim Zâhid Gîlânî (700/1300) Kimdir?
Şeyh Zâhid Gîlânî olarak bilinen bu zâtın tam adı: Tâceddin İbrâhim b. Rûşen Emîr b. Bâbil b. Şeyh Baydar (veya Bundar) el-Kürdî es-Sincânî’dir. “Zâhid”, lâkabı olup şeyhi Cemâleddin (672/1273) tarafından verilmiştir.
Şeyh Zâhid Gîlânî’nin hayâtına dâir kaynaklarda verilen ma’lûmat pek mahdûddur. Lemezât, “Yedi atadan şeyh oğlu şeyh olduğunu” ifâde ettikten sonra “Gîlân nâhiyelerinden Siyavrûd da doğmuş ve ilk tahsîlini orada görmüştür.” diyor.
Rivâyete göre şeyhi Seyyid Cemâleddin, Gîlân’a gelip yerleştiği zaman İbrâhim’i hocaya giderken görmüş ve elini onun başına koyarak: “Bizi Şeyh Şihâbeddin (638/1240) Gîlân’a bu ma’sûmu irşâda gönderdi.” demişti.
İbrahim bulûğ çağına girince ilim tahsîli için Şiraz’a gitmiş, orada ilm-i zâhiri ikmâl edince de tasavvufa meylederek Şihâbüddin Sühreverdî (Ö.632/1234)’nin halîfelerinden Şâir sa’dî Şîrâzî (ö.691/1292’ye (bey’at etmişti. Fakat bil-âhare şeyhi Sadî, onu memeketine göndermiş ve orada mukîm bulunan Cemâlettin Ezheri’ye intisâb etmesini söylemişti.
Bunun üzerine İbrâhim, Şiraz’dan Gîlân’a gelmiş Cemâlettin Ezherî’ye intisâb ederek uzun yıllar ona hizmet etmişti. Şeyhinin vefâtı (672/1273) ndan sonra da riyâzata devâmla gündüzleri oruç, geceleri namazla meşgûl oluyordu. Hatta senede iki kerre erbaıyn’e girdiği, onbeş günde bir, arpa unundan beş dirhem bulamaçla iftâr ettiği mervîdir.
“Esmâ-i Seb’a” denilen: (lâ ilâhe illallah, Allah, hû, hak, hay, kayyûm, kahhâr), ism-i şerîfleriyle ilk def’a zikir telkin eden zâtın İbrâhim Zâhid Gîlânî olduğu söylenmektedir.
Vefât târihî ile ilgili rivayetler de muhteliftir. Lemezât, 705/1305 târihînde vefât ettiğini söylerken Müneccimbaşı Târihî, vefât târihîni (700/1300) olarak kaydetmektedir. Halîfesi ve damadı Safiyyüddin kendisine intisâb ettiğinde yirmibeş yıl kaldığına ve otuzbeş yıl kadar şeyhlik ettikten sonra (735/1134) yılında vefât ettiğine nazaran İbrâhim Zâhid Gîlânî’nin vefâtının (700/1300) olması gerekir.
“Zâhidiyye” olarak bilinen tarîkatı, ölümünden sonra halîfeleri vâsıtasıyla Halvetîyye ve Safevîyye devâm etmiş, Safevîyye’den Bayramiyye, Bayramiyye’den Celvetiyye gibi tarîkatlar taşa’ub etmiştir. Bu tarîkatları şöyle bir şem’a ile göstermek mümkündür:
-
Şeyh Safiyyüddin Erdebîlî (735/1334) Kimdir?
Adı, İshak b. Cibrîl; künyesi Ebu’l-feth, lakâbı Safiyyüddin, nisbeti el-Kürdî es-Sincânî’dir.
Erdebîl Sûfîleri olarak bilinen “Safevîler”in ilki olan Safiyyüddin, (650/1252) yılında Erdebil’in Kelhoran Köyü’nde doğdu. İmam Mûsâ Kâzım neslinden ve dolayısıyla Hz. Ali soyundan olduğu rivâyet edilir.
Türk târihçisi Müneccimbaşı Derviş Ahmed Dede (1113/1702) bu âilenin Azerbaycan’a muhâcereti husûsunda şu bilgiyi vermektedir: “Bunlardan (Mûsâ Kâzım neslinden) ibtidâ Erdebil’e gelen Zerrîn-külâh Fîrûz-şâh olup âbid ve zâhid köşe-nîşîn bir âdem idi. Rengin nam mahâlde fevt olmuştur. Daha sonra oğlu Ivadu’l-havâs, Rengîn’den ayrıldı. Ve Erdebil köylerinden Esferencan’da yerleşti. O, burada ölünce yerine oğlu Muhammed geçti. Bu Muhammed Hâfız da ölünce Kelhoran ahâlîsi oğlu Salâhaddin’e, ondan sonra Emîaüddin’e tâbi’ oldular. Hepsinin kabirleri Kelhoran köyündedir.”
Müneccimbaşı’nın ifâdelerinden de anlaşıldığı gibi Mûsâ Kâzım neslinden 570/1174 yılında sırma takkesiyle Güney Arabîstan’dan Azerbaycan’a göç edenlerin ilki Fîrû-şah olmuştu.
Safiyyüddin bu sülâleden Emînüddin’in yedi oğlundan beşincisi olup ciddî ve yalnızlığı seven bir zât olarak tasvir edilir.
Safiyyüddin, Erdebil ulemâsı arasında kendi temâyülüne uygun bir mürşid bulamayınca Şiraz’a gitti. Ancak orada da derslerini takîp etmek istediği Şeyh Necîüddin Buzgûş (678/1279) vefât ettiği için Şiraz’da Şeyh Rükneddin Beyzâvî ve Emir Abdullah gibi mutasavvıfların sohbetlerine katıldı. Emir Abdullah kendisine İbrâhim Zâhid Gîlânî’yi tavsiye etti.
Safiyyüddin ancak aradan dört yıl geçtikten sonra İbrâhim Zâhid’e Gilan’da mülâkî olmuş, şeyh kendisini gayet iyi karşılamıştı. Safiyyüddin şeyhine mülâkî olup intisâb ettiği zaman yirmibeş yaşında, şeyhi de altmış yaşlarında idi. Safiyyüddin şeyhinin vefâtına kadar onun yanında yirmibeş yıl kalmış; şeyhi vefât edince de kızı Bibi Fatma ile evlenerek maddî ma’nevî vârisi olmuştu.
Safiyyüddin kısa zamanda Erdebil’de büyük bir şöhret kazanarak etrafına geniş bir mürîd kitlesi toplamağa ve İlhanlı Devleti ricâlinin saygısını kazanmağa muvaffak olmuştu. Hatta zamanında Tebriz ve Meraga yoluyla Anadolu ve Irak’tan Erdebil’e üç ayda gelenlerin sayısı üçbine ulaşmıştı. Daha sonraları Belh, Buhârâ ve daha uzak yerlerden gelenlerle bu sayı daha da artmıştı.
Harîrîzâde Kemâleddîn Efendi, eserinde: “Zâhid Gîlânî’nin hilâfet tâcı olarak mürîdi Safiyyüddin’e oniki dilimli yeşil bir tâc giydirdiğini ve Şeyh Safiyyüddin’in onu kırmızıya çevirdiğini” kaydetmekte ise de Helvacızâde Mahmûd Efendi, “Yeşil imame ve kisve giyerlerken “siyadet”lerinden şüphelenip beyaz kisve, aselî meyzer (peştemâl) sarındılar. Sorulduğunda bizde siyâdet var gibi amma vâlidim aslı üzre bilmezem, anınçün terkeyledim” dediğini nakletmektedir. Müstakimzâde de Tâc Risâlesi’nde bunu te’yid edici bilgiler vererek “Şeyh Safiyyüddin vakt-i hilâfetinde “âl-i rasûl”den olmak ihtimâliyle Zâhid Efendi tarafından yeşil tâc giydirildi, bil-âhare Şeyh Safî, âl’den olduğuna şüphe edip beyaz giydi.” Demektedir.
Şeyh Safiyyüddin hem Îran farsçasıyla hem de Gîlân lehçesiyle şiirler yazmıştır. Gîlân lehçesiyle yazdıklarında şeyhi İbrâhim Zâhid’le olan ba’zı konuşmalarını naklettiği söylenmektedir.
Safiyyüddin şeyh olarak otuzbeş yıl kadar hizmet gördükten sonra seksenbeş yaşında olduğu halde (735/1334) yılında vefât etti. Yerine oğlu Sadreddîn şeyh oldu.
-
Şeyh Sadreddîn Erdebîlî (794/1392) Kimdir?
Sadreddîn, Safiyyüddin’in karısı Bibi Fatma -ki İbrâhim Zâhid’in kızıdır-‘dan 704/1305 yılında doğan oğludur.
Babasının vefâtında otuz yaşlarında bulunan Sadreddîn, onun yerine şeyh olmuş ve zamanında tarîkatın şöhreti, nüfûzu ve mürîdlerinin çokluğu komşu devlet ricâlinin bile dikkatini çekecek dereceye ulaşmıştı. Îran’da Cengiz hâkimiyetinin dağılmak üzre bulunduğu bir zamanda Moğol Çoban sülâlesinden Melik Eşref, Azerbaycan’da idâreyi ele geçirince nüfûzundan endîşelendiği Şeyh Sadreddîn’i kurnazlıkla başşehir Tebriz’e getirterek hapsetti. Bunu müteâkıp Melik Eşref, gördüğü bir rü’yâ üzerine korkup Sadreddîn’i serbest bıraktı. Arkasından bu hareketinden de pişmanlık duyarak, onu tekrâr yakalatmak için arkasından asker sevkettiyse de Sadreddîn, Gîlân’a kaçarak kurtuldu.
Kıpçak Altınordu hükümdârı Canıbey Han, 759/1357 yılında muvaffakıyetli bir seferle Melik Eşref hâkimiyetine son verdi ve Erdebil ile dostça münâsebetlere girerek Şeyh Sadreddîn’i Ucan’da kabûl edip kendisine büyük saygı gösterdi.
Sadreddîn âhır-ömründe hacc vazîfesini îfâ için Hicaz’a gitmiş, dönüşünde Medîne’den peygamberimizin kızı Hz. Fâtıma (r.a.) tarafından yapıldığı söylenen sancağı da beraberinde getirmişti. (783/1380)
Sadreddîn altmış yıla yakın şeyhlik ettikten sonra 794/1392 yılında vefât etti.
-
Şeyh Alâeddin Ali (Hâce Ali) (833/1429) Kimdir?
Sadreddîn’in vefâtından sonra yerine Hâce Ali şeyh oldu.
Şeyh Sadreddîn’in oğlu olan Hâce Ali dedesinin ve babasının nüfûz ve şöhretinden de istifâde ederek devrinde büyük bir i’tibâre mazhar oldu. Timur (277/1370 – 807/1405) tarafından köyleriyle birlikte Erdebil’in bu zâta verilip bu arazîde her türlü kayıttan âzâde olarak âdetâ müstakıl hareket etme hakkının tanınmış olması da bunu te’yîd etmektedir.
Timur’un Anadolu Seferi (804/1401 – 1402)’nden beraberinde getirdiği Türkmenler –ki sayıları 30 000 civârındadır- Hâce Alî’nin şefâatı ile serbest bırakılınca onun mürîdi oldular. Bunların bir kısmı Erdebil’e yerleşirken, diğer bir kısmı da Anadolu’ya dönerek Hâce Ali ve Erdebil Safevîleri lehinde propaganda yapmaya başladılar.
Erdebil’de kalıp bir mahalle teşkil eden Anadolu Türkmenleri ise XVII. Asır’da bile “Sûfiyân-ı Rumlu” adını taşıyorlardı. Esâsen Safevî Tarîkatı mensûplarının çoğu da Türktü.
Timur’un oğlu ve halefi Şahruh (823/1420 – 848/1444) da Karakoyunlu hükümdarı Kara Yûsuf’a karşı 814/1412 Mart’ı başlarındaki seferinde Erdebil’e gelip Şeyh Hâce Ali ile görüşmeyi ihmâl etmemişti.
Şeyh Alî’nin hayâtlarını bağışladığı Anadolu Türkmenlerinden olan sâdık mürîdlerinin faâliyet ve propagandaları netîcesinde “Safevîler’in şöhreti iyice artarak Bursa’da bulunan Osmanlı pâdişâhlarına kadar ulaştı. Bu yüzden Osmanlı sultânlarının her yıl “çerağ akçesi” adı altında bunlara kıymetli hediyeler gönderdiklerini görüyoruz.
Şeyh Hâce Alî, 833/1429 yılında Kudüs’te vefât etmiş ve oraya defnolunmuştu. Mezarı bugün “Seyyid Ali A’cemî” olarak bilinmektedir.
Hâce Alî’nin siyah imâme sarındığı ve onun zamanında siyâdet iddiasında bulunulmadığı rivâyet edilir.
Hâce Alî’den sonra tarîkat silsilesine göre Hamîdüddin Aksarâyî’ye geçmek gerekirken biz burada Safevîlerin bundan sonraki durumu hakkında kısa bir bilgi vermeyi mevzûumuza ışık tutması bakımından gerekli bulduk. Hâce Alî’nin yerine Şeyh Şâh diye ma’ruf oğlu İbrâhim postnişîn oldu. (v. 851/1447)
İbrâhim de babası gibi büyük bir hürmet ve i’tibar kazanarak gerek Îran’da gerekse Türkiye’de yayılmış olan tarîkatın daha da yaygınlaşmasını sağladı.
Şeyh İbrâhim’in (851/1447)’de vefâtı üzerine mürîdler onun yerine kardeşi Cafer’i şeyh ilân ettiler. Ancak bir müddet sonra İbrâhim’in oğlu Cüneyd (864/1460), Şiîlik ve Râfizîlik fikirleriyle ortaya çıktı.
Safevî ailesinden Safiyyüddin, Sadreddîn, Hâce Alî ve İbrâhim sünnî idiler. Bu ailede ilk def’a şiîliği benimseyerek saltanat da’vâsına kalkışan da Şeyh Cüneyd’dir. Bu âilede saltanat da’vasına kalkışanların ilki Cüneyd olmakla beraber, bunların devlet adamlarıyla olan münâsebetleri ise oldukça eskidir. Ancak bu münâsebetler daha çok dînî mâhiyette idi. İlhanlı vezîri ve büyük târihçi Reşîdüddin (718/131)in, Şeyh Sâfî (735/1334) hakkında gösterdiği teveccüh ve Timur’un Hâce Alî’ye karşı lütufkâr ve hürmetkâr tavrı buna örnektir.
Şeyh Cüneyd’in Şiî ve Rafizî fikirlerle ortaya çıkmasının sebebinin Sûriye, Anadolu ve Azerbaycan’daki Şiîlerle Sîmâvnakadısıoğlu’na mensûp sûfîleri yanında toplamak olabileceğini söylemek mümkündür.
Cüneyd, Şiîlik ve Râfizîlik fikirleriyle ortaya çıkınca amcasıyla arası açıldı ve Erdebil’de tutunamıyacağını anlayınca da babasının mürîdlerinden kendisini destekleyenleri yanına alarak Arrân, Azerbaycân ve Doğu Anadolu bölgelerindeki Türkmen oymak ve boyları arasında dolaşmaya başladı. Diğer taraftan da Anadolu ve Îran’daki Safevî tarîkatı hankâh ve zâviyelerine mürîdler göndererek Râfizîlik ve Şiîlik fikirlerini yaymaya çalışıyordu.
Cüneyd’in, Türkmen boylarını râfizîleştirme çabalarını devletin selâmeti ve bütünlüğü bakımından zararlı gören Cihanşah (Karakoyunlu hükümdarı saltanatı: 1428 – 1467), Cüneyd’in amcası ve ba’zı emîrlerin teşvîkiyle onu tazyîk ederek Karakoyunlu ülkesini terke mecbûr etti.
Karakoyunlu ülkesini terk eden Cüneyd, bir kısım mürîdanıyla Anadolu’ya geldi. O devirde Osmanlı tahtında pâdişâh olan II. Murad (824/1421 – 855/1451)’a hediyelerle elçiler gönderip yerleşmek için yer istedi. Onun “şiîlik ve râfizîlik” fikirlerini yaymakta olduğunu bilen pâdişâh, “Bir tahtta iki pâdişâh olmaz.” diyerek teklîfini reddetmiş, bu arada da kendisine 200 Filori, elçi olarak gelen dervişlere de 1000 akçe harçlık vermişti.
Osmanlı pâdişâhından yüz göremeyen Cüneyd, bu sefer Karamanoğlu İbrâhim Bey (v. 868/1464)’e ilticâ etmeğe ve yerleşme yeri istemeğe karar vererek Konya’daki Sadreddîn Konevî Zâviyesi’ne geldi. Zâviye’de şeyh olan Abdullâtîf Makdisî (856/1452) –ki Zeyniyye Tarîkatının kurucusu Zeyneddin Hâfînin halîfesidir- ile sohbetlerde bulundu.
Konya’da ne kadar kaldığını bilmiyoruz; ancak buradan ayrılmasına sebep olarak Abdullâtif Makdisî ile yaptıkları münâkaşada küfrü iltizam etmiş olması gösterilmektedir.
Bu münâkaşadan sonra Karaman ülkesinde de tutunamıyacağını anlayan Cüneyd, ertesi gün Varsak ülkesi olarak bilinen Taşeli (İçel)’ne müteveccihen yola çıktı.
Bu arada şeyh Abdullâtif de Lârende’de bulunan İbrâhim Bey’e mektup yazarak: “Bu şeyh Cüneyd’in murâdı sûfilik değildir. Şeriat bozup kendi emâret taleb eder” diye haber gönderdi. Bunun üzerine Karamanoğlu İbrâhim Bey, Varsak beylerine “Şeyh Cüneyd’i tutun!” diye emir verdi. Cüneyd, Varsak’tan da kaçtı ve Halep ilinde Ersüz Dağı’na vardı. Bu bölgeye hâkim olan Bilâoğlu’ndan Ersüz dağındaki bir ıssız kal’ayı almağa muvaffak oldu. Burayı ta’mir ederek kendine mesken yaptı. O bölgede oturan Türkmenler arasına adamlar göndererek kendine taraftar kazanmaya çalıştı. Ve Zül-kadr beyliğinden bir kısım boy ve oymakları elde etmeğe muvaffak oldu. Bu esnâda Rumeli ve Anadolu’da bulunan Sîmâvnakadısıoğlu mürîdleriyle çokça mâceracı orada toplânmış bulunuyordu. Cüneyd’in hareketleri ve taraftarlarının çoğalması Mısır devletinin de dikkatinden kaçmıyordu. Zâten Halep’te bulunan ve Zeyniyye Tarîkatı meşâyıhından olan Abdülkerim Halîfe ve Ahmed Bekrî, Mısır Sultânı Çakmak (v. 857/1453)’a haber gönderip: “Var onu Halep askerîyle tut” dediler. Nihâyet yapılan baskında Cüneyd kaçtı, yetmiş kadar adamı öldürüldü. Bunlardan yirmibeşi Sîmâvnakadısıoğlu Şeyh Bedreddin’in adamlarındandı.
Cüneyd, bu sefer Canik’e gitti. Canik’ten Trabzon’a geçti, orayı harâb etti. Rumeli beylerbeyi Hızır Bey, topladığı askerlerle üzerine yürüdü. Cüneyd bu sefer de kaçmayı başararak Akkoyunlu devleti hükümdârı Uzun Hasan (v. 883/1478)’a sığındı. Ve Uzun Hasan’a:
– Beni öldürme, benim şu kadar taraftârım var, sana yardım edeyim, deyince Uzun Hasan bu teklîfi kabûl ettiği gibi kızkardeşini de ona verdi.
Dört sene kadar Diyârbekir bölgesinde oturan ve dervişlerini muhtelif bölgelere göndererek propaganda yaptıran ve böylece “silâhlı dervişler ordusu” meydana getiren Cüneyd, 863/1459’da Uzun Hasan’dan ayrılıp Erdebil’e geri döndü. Fakat kendisini rakîb kabûl eden aşırı fikirlerinden dolayı ondan nefret eden amcası Şeyh Ca’fer, kendisinin yakın dostu ve oğlunun kayınpederi Cihânşâh’ı tahrîk ederek Cüneyd’i Erdebil’i terke mecbûr etti.
Şeyh Cüneyd, memleketinden bu ikinci ayrılışında önce Şirvan ülkesine gitmiş; fakat orada da birtakım karışıklıklara sebebiyet verdiğinden Şirvan hükümdarı Halil Bey, onun üzerine yürümüş ve bir ok isâbetiyle Cüneyd öldürülmüştü. (864/1460)
Cüneyd giriştiği bu hareket ve faâliyetleri yüzünden Safevîler arasında devlet kurmak isteyenlerin ilki telâkkî edilebilir. Onun yarıda kalan bu teşebbüsünü Uzun Hasan’ın kızkardeşinden doğan oğlu Haydar (893/1488) devâm ettirmiştir.
Haydar, babasının ölümünden sonra Uzun Hasan’ın kızıyla da evlenerek yerini bir kat daha sağlamlaştırmıştı. Mürîdlerine oniki dilimli kızıl tacla beraber sarık da sardırmış ve bundan dolayı mensuplarına “kızılbaş” adı verilmiştir.
Haydar’ın oğlu İsmâil, anne tarafından büyük babası Uzun Hasan’dan sonra Akkoyunlu Devleti’ndeki kargaşalıklardan istifâde ederek “Şah” unvânı ile devletin başına geçti ve “Safevî Devleti”ni kurdu.
-
Şeyh Hamîdüddin Aksarâyi (Somuncu Baba) (1815/1412) Kimdir?
Kayserî’de doğmuştur. Kayserîli Şeyh Şemseddîn Mûsâ adında bir zâtın oğludur. Halk arasında “Somuncu Baba” diye meşhûrdur. Künyesi “Ebû Hâmid”dir. Aksaray’a nisbeti orada vefât etmiş olmasındandır.
Tarîkat neşvesini önce babasından almış, babası vâsıtasıyla “Ebheriyye” tarîkına sülûk etmiştir.
Gençliğinde bir müddet dînî ilimlerin tahsîli neşriyle meşgûl olmuş; babasının vefâtından sonra da muhtelif memleketleri dolaşmıştı. Bu seyâhati esnâsında pek çok meşâyıh ile görüştü. Yine bu devrede Şam’daki “Hankâh-ı Bâyezidiyye”de bulunan tarîkat pirleriyle pek çok sohbetlerde bulundu. Lâmiî Çelebi (939/1532)’nin îfâdesine göre, Hamîdüddin’in tacının tepe kısmında bulunan “pul” bu dergâha bağlılığının alâmeti sayılmaktadır.
Hayâtına dâir sâhip olduğumuz bilgiler menkabelerden ibâret olan Hamîdüddin Aksarâyî’nin tarîkat feyzini kimden aldığı hususunda da açık ve kesin bir bilgiye sahip değiliz. Menâkıb-ı Akşemseddîn ve eş-Şakâiku’n-Nûmâniyye, “onun zâhiren Erdebil’de Hâce Alâeddin Alî’den ahz-ı tarîk ettiğini, esâsen sultânu’l-ârifîn Bâyezid-i Bistâmî rûhâniyetinden terbiyet bulduğunu ve Hızır’la sohbetleri olduğunu” kaydetmektedir. Ayrıca Hamîdüddin’in üyesî meşreb olduğu da kaydedilir.
Hamîdüddin Aksarâyî’nin Tebriz istikâmetine Erdebil’e ne zaman gittiği bilinmediği gibi orada kime intisâb ettiği hususundaki rivâyetler de muhteliftir. Şöyle ki:
Lâmiî, Taşköprüzâde, Sarı Abdullah Efendi, Hulvî Mahmûd Efendi, ve Harîrîzâde’nin îfâdelerine göre Hamîdüddin, Erdebil şeyhlerinden Hâce Alâeddin Alî (833/1429)’ye, Bursalı İsmail Hakkı, M. Sâmî Sünbülî ve Tabibzâde M. Şükrî’nin kaydına göre Hâce Alâeddin Alî’nin “Şeyh-Şah” diye ma’rûf olan oğlu İbrâhim Erdebîlî (851/1447)’ye, Atâyî’ye göre ise Hâce Alî’nin babası Sadreddîn Erdebîlî (794/1392)’ye intisâb etti.
Ancak Bursa’da Yıldırım Bâyezid tarafından yaptırılan (802/1400) Ulu Câmii açılış merâsiminde pâdişâh tarafından ilk hutbeyi okuması dâmâdı Emir Sultân (833/1430)’a teklîf edildiğinde onun:
“– Beldemizde zamânın kutbu bulunduğu hâlde benim imâm olmam münâsib olmaz” diyerek Hamîdüddin Aksarâyî’yi îmâ etmesi onun o esnâda sülûkünü tamamlamış ve irşâd makâmına yükselmiş olduğunu gösterir. Bu duruma göre Hamîdüddin’in Şeyh Sadreddîn’e intisâb etmiş olması târîhen daha uygun görünmektedir.
Hamîdüddin Aksarâyî, Ankara Savaşı (805/1402)’den sonra Timur tarafından Erdebil’e götürülen Türkmenler arasında bulunuyor idiyse –ki buna dâir kesin bir bilgiye sâhip değiliz.- Hamîdüddin Efendi, Hâce Alî’ye o zaman intisâb etmiş olmalıdır. Şeyh İbrâhim’e intisâbı ise târîhen imkânsızdır.
Aksarâyî’nin Ulu Câmi’nin inşâsından çok önce Bursa’ya gelip yerleştiğini ve burada fırınında pişirdiği ekmekleri halka satarak mütevâzıâne “imrâr-ı hayât” ettiğini görüyoruz. Halkın kendisinden ekmek için âdetâ yarış ettiği bu “ümmî tavırlı” zâta halk, “Somuncu Baba” ve “Ekmekçi Koca” diyordu.
Halkın avâm-ı nâstan zannettiği bu velînin kadrini takdîr edenlerin ve ondan feyz alanların başında devrin meşhûr şeyhi Emir Sultân geliyordu. Onun irfânına muttali olan Mehmed Şemseddîn Buhârî, kendisini bu yüzden Ulu Câmi’in açılışında ilk hutbeyi okumaya teşvîk etmişti.
Hamîdüddin ile Emir Sultân’ın münâsebetlerinin ne zaman ve ne şekilde başladığını bilememekle beraber çok samîmî bir şekilde devâm etitğini; hatta bu yüzden Hamîdüddin’in vefâtından sonra bu yakınlığın mürîdi Hacı Bayram ile sürdüğünü; Emir Sultân’ın, cenâze namazı için Hacı Bayram’a vasiyet ettiğini görüyoruz.
Hamîdüddin, Ulu Câmi’in açılışında yaptığı vaazdan sonra birden meşhûr oluvermişti. O, bu konuşmasında “Fâtiha Sûresi’ni yedi ma’nâ üzere tefsîr etmiş”, namazdan sonra da rivâyete göre câmiin üç kapısından çıkanlarla aynı anda görüşmüştü.
O’na intisâb edenler arasında ilk Osmanlı Şeyhulislâmı kabûl edilen Molla Şemseddîn Fenârî (834/1430) de vardır. Emir Sultân’ın kendisinden ders okuduğu bu âlim zât, muhtemelen Emir Sultân’ın delâletiyle Aksarâyî’ye intisâb ederek ondan feyz aldı. O’nun vefâtından sonra da halîfesi Hacı Bayram Velî ile pek çok sohbetlerde bulundu.
Şöhretinin kısa zamanda etrâfa yayılması netîcesinde ziyâretçilerinin tevâlî etmesinden râhatsız olan Hamîdüddin’in, mürîdi Hacı Bayrâm ile birlikte ortadan kaybolduğu rivâyet edilir.
Hamîdüddîn ile Hacı Bayram Velî, Bursa’dan ayrıldıktan sonra Hicâz’a gitmişler; orada hacc farîzasını îfâdan sonra da Aksaray’a gelip yerleşmişlerdi.
Hamîdüddîn vefâtına kadar mürîdi Hacı Bayram ile Aksaray’da kaldı. 815/1412 yılında vefât edince oraya defnedildi.
Babası vâsıtasıyla Ebheriyye, Şam’da intisâb ettiği Bistâmiyye, Erdebil’de aldığı Safevîyye tarîkatlarının mecmûu olarak bilinen Hamîdüddîn’in tarîkat silsilesini şu şekilde tesbît etmek mümkündür.
-
Hacı Bayram Velî (833/1429) Kimdir?
Adı Numan’dır. Şeyh Hamîdüddin’e intisâbı bir kurban bayramına tesâdüf ettiğinden şeyhi kendisine Bayram lâkabını vermiştir. Babası “Koyunluca Ahmed” adında bir zât olup Numân’dan başka Safiyyüddin ve Abdâl Murâd adında iki oğlu daha vardı.
Hacı Bayram, Ankara yakınlarında Çubuksuyu üzerinde Zülfadi (Solfasol) köyünde doğmuştur (758/1357). Önceleri ilim meşgûl olup Ankara ve Bursa’da aklî ve naklî ilimlerin tahsîlini ikmâl ederek Melike Hâtun isminde bir hayır sâhıbesinin yaptırdığı Kara Medrese’ye müderris oldu. O devirde Anadolu’da Konya, Kayserî, Sivas, Amasya, Aksaray, Aydın gibi mühim merkezlerde bulunan medreseler bugünkü ma’nâda birer üniversite mahiyeti arzediyordu.
Hacı Bayram Velî, Mevlânâ’nın Şems’i görünce medreseyi bırakması gibi Hamîdüddin Aksarâyî’yi görünce müderrisliği terkederek ona mürîd oldu. Ancak Hacı Bayram’ın şeyhine nerede ve kaç târihînde mülâkî olup intisâb ettiğine dâir kesin bir bilgiye sahip değiliz. Kaynaklardan bir kısmı onun intisâbının Ankara’da müderrislik yapmakta olduğu bir zamanda Kayserî’de bulunan şeyhi Hamîdüddin tarafından da’vet edilmek suretiyle gerçekleştiğini şeyhine kemâlâtını görüp teslîm olduğunu îfâde etmektedir. Hamîdüddin Aksarâyî, Kayserîli olmakla beraber bir müddet seyâhetten sonra Bursa’ya yerleştiğine ve bir daha Kayserî’ye döndüğü bilinmediğine göre bunlardan ikinci rivâyetin daha ma’kûl olabileceği kanâatı hâsıl olmaktadır.
Nitekim Hacı Bayram’ın Bursa’da bulunan Emir Sultân ile çok sıkı dostluk münâsebetinin bulunması hattâ Emir Sultân’ın, cenâze namazı için kendisine vasiyyet etmiş olması da bunu te’yid eder. Aslında bu dostluk, Emir Sultân’ın, Hacı Bayram’ın şeyhi Hamîdüddin’e olan bağlılığının bir devâmı idi.
Hacı Bayram, şeyhine intisâb ettikten sonra beraberce Şam’a gitmişler, hacc vazîfelerini îfâdan sonra da Aksarây’a gelip yerleşmişlerdi. Hacı Bayram şeyhinin vefâtı (815/1412)’na kadar orada kaldı. Bil-âhare de memleketi olan Ankara’ya gelip tarîkatını yaymağa başladı.
Hacı Bayram Velî, Ankara’da ömrünün nihâyetine kadar bir yandan her zümreden mürîdlerini terbiye ile meşgûl olurken, bir taraftan da mürîdlerine örnek olmak için mikdâr-ı kâfî dünyâ işleriyle iştigâl ediyordu. Zâviyesindeki dervişleri ve kendi âile fertleri için burçak ekiyor, hasad zamânı gelince dervîşânı ile ortak ve harmanı müştereken sür’atle topluyordu.
O’nun gerek mübârek aylarda elinde asâsı çarşı-pazar esnâfından zekât toplayıp fakîrlere dağıtacak tarzda mütevazıyâne davranışları; gerekse müderris sıfatıyla ilmî nüfûzu, kısa zamanda etrafına yüzbinlerce bâliğ olan bir mürîd kitlesinin toplânmasını sağlamıştı.
Hacı Bayram’ın etrafında toplânan bu kalabalık kitle ba’zı hasûd kimseleri rahatsız etmiş ve Hacı Bayram’ı devrin sultânı II. Murad’a şikâyete kadar sevketmişti. Bunun üzerine II. Murad, onu Edirne’ye da’vet etti. O da yanına Akşemseddîn gibi seçkin mürîdlerini alarak Edirne’ye gitti. Edirne’de vüzerâ ve ulemâdan ba’zı kimselerin de iştirâki ile pâdişâhın riyâsetinde yapılan toplântılara katıldı. Bu toplântılarda kendisine muâhaze mâhiyetinde suâl sorulmağa bile hâcet kalmadan yapılan isnâdlardan berî olduğu anlaşıldı.
Hacı Bayram Velî, Edirne’de pâdişâhın taltîf ve ikrâmlarına nâil olmuş; bu cümleden olarak mensûplarının vergiden muaf tutulması berâetini almıştı.
Hacı Bayram Velî, Edirne’de bulunduğu sırada da boş durmamış irşâd faâliyetini devâm ettirmişti. Edirne Eski Câmii’nde kürsüye çıkıp vaaz ve nasîhatlarda bulunmuştu.
Hacı Bayram Edirne’den dönerken Gelibolu’ya uğramış ve orada Yazıcızâde Mehmed (853/1451) ve kardeşi Ahmed Bîcan (859/1454) ile görüşmüştü. Onların Hacı Bayram’a intisâbları da bu devrede olmalıdır.
Şeyh Hacı Bayram, Ankara’ya döndükten sonra da yine bir taraftan irşâd ve tebliğ vazîfesini devâm ettirirken bir taraftan da mürîdanına zîrâat ve diğer ba’zı san’atlarla meşgûl olmalarını emrediyordu. O’nun meclislerinde hiçbir vakıt ma’nâsız ve boş söz konuşulmaz, behemehal bir ders, bir nasîhat ve mev’ıza ile gelenler tenvîr edilirdi. Bu kıymetli sohbetlerden birinde Hacı Bayram, mensûplarından Bedreddin Efendi’ye Fahreddîn el-Irâkî’nin Lemeât adlı eserini Türkçeye terceme etmesini emretmişti. Bu davranışı onun Türk diline hizmet anlayışını göstermesi bakımından bilhassa önemlidir.
Hacı Bayram, tasavvuf yolunu medresede tedris’e tercîh etmiş bir sûfî olarak “gönül hakkı” (nefis terbiyesi)ni ilimden daha üstün tutmuş ve halîfelerine de bunu tavsiye etmiştir. M. Alî Aynî Bey’in, risâlesinde tesbît ettiği şu hâdise bunu te’yîd etmektedir:
Rivâyete göre Yazıcızâde Mehmed Efendi, Muhammediye’yi yazıp pîrine takdîm ettiği zaman Hacı Bayram Velî:
“– Mehmed, bunu yazacağına bir sîne hakketseydin daha iyi değil miydi?” demişti.
Aslında sîne hakketmek ya’nî nefis terbiyesiyle meşgûl olmak pek büyük ve önemli bir iştir. Hacı Bayram kendisine intisâb edenleri kabiliyetlerine göre ba’zılarını ilme, ba’zılarını bir san’atâ, ba’zılarını da zirâate sevketmekle beraber gönül hakkine de ağırlık veriyor, zamânının tamamına yakın kısmını irşâd hizmetlerine hasrediyordu. Böylece mürşidâne ve bereketli bir ömür süren Hacı Bayram Velî:
“İnsan-ı Kâmil” terkibinin delâleti olan (833/1429) târihînde vefât etti. Kabri Ankara’da ziyâretgâh-ı enâmdır.
Sa’deddin Nüzhet Ergun’un tesbitine göre Anadolu Türkleri arasında ilk dînî eser bestekârı olarak bilinen Hacı Bayram Velî’dir. Kendisi yazdığı ba’zı şiirlerini bestelemiştir. Bilhassa Yûnus Emre’nin şiirlerine besteler yaptığı ve bunları mürîdlerine öğrettiği rivâyet edilir.
Hacı Bayram’ın âileden gelen bir mûsikî zevkine ve anlayışına sahip olduğu da söylenebilir. Zîrâ anasının çamaşır yıkarken bir savt okuduğu muhtelif mecmûalardaki kayıtlardan anlaşılmaktadır. Bu âile ve bu tarîkat mensupları arasında birçok mûsikîşinâs yetiştiğini görmekteyiz ki, Eşrefoğlu Abdullah Rûmî (874/1469) bunlardan biridir.
Hacı Bayram Velî’nin, müderrislik makâmına yükselecek kadar aklî ve naklî ilimlere vâkıf olmasına rağmen eser vermediğini aksine –daha önce de belirttiğimiz gibi- gönül hakkine i’tibar ettiğini görüyoruz. Aslında Hacı Bayram’ın tarîkatının kısa zamanda intişâr etmesinde onun oldukça ma’rûf bir âlim olarak medreseden tekkeye geçmiş bulunmasının ve Ankara’nın ahîlerin merkezi durumunda bir şehir olmasının yanısıra halkı teshîr eden Yûnus tarzında bir şâir oluşunun da büyük rolü olduğu muhakkakdır.
Hacı Bayram’ın, şeyhi Hamîdüddin tarafından tertîb edilen “Vird-i Şerîf”e ba’zı ilâveler yaptığı ve bu virdin günümüze kadar geldiği bilinmektedir. Hacı Bayram Velî’nin günümüze kadar gelen eseri bilinmemekte ise de ba’zı şiirleri tesbit edilmiştir. Hacı Bayram’ın asıl şöhreti adına izâfe edilen bayramiyye tarîkatı ve yetiştirdiği güzîde halîfeleri sâyesindedir.
Bayramiye tarîkatının Şemsiyye, Melâmiyye, Celvetiyye, Îseviyye, Hamzaviyye Tennûriyye ve Himmetiyye gibi şu’beleriyle tasavvuf târihîmizde mühim yeri vardır.
-
Akbıyık Meczûb (860/1455 – 1456) Kimdir?
Silsilenin en karışık hayâtı hakkında çok az bilgiye sâhip olduğumuz bir halkasına gelmiş bulunuyoruz.
Şems-i Hudâ mahlâsıyla eski mecmûalarda şiirlerine tesâdüf edilen Akbıyık Meczûb’un adı ile ilgili rivâyetler de tahminlerden öte gidememektedir. Şemseddîn, Muhyiddîn, Abdullah adını taşıdığı bildirilen Akbıyık, meczûb tabîatlı, keşf, kerâmet ve havârik-ı âdât sahibi bir zât olarak tasvîr edilmektedir.
Akşemseddîn ile beraber Hacı Bayram Velî’den feyz alan Akbıyık’a âid, kaynaklarda şöyle bir menkabe nakledilir: “Akbıyık, Hacı Bayram’ın nezdinde seyr u sülûk ile meşgûl iken gönlünde helâl kazançla zengin olma arzûsu peydâ olur. Şeyhi kendisine “dünyânın ve metâının fânî olduğunu” belirterek bu düşüncesinden onu vaz geçirmek isterse de o, “Dünyâ ahıretin tarlasıdır” hadîsini hatırlatınca şeyhin gâdâbını mûcib olur. Akbıyık bu hâdise üzerine şeyhinin huzûrundan ayrılıp zâviye kapısından çıkarken tâcı düşerek başı açılır. Bunu şeyhinin tasarrufuna hamleden Akbıyık, bir daha başına bir şey giymez ve saçını traş etmeyerek uzatır.”
Fâtih Sultân Mehmed, İstanbul’un fethine azîmet ettiği zaman Akşemseddîn’le beraber Akbıyık’ı da ma’nevîyatından istîfâza için da’vet etmiş, onlar da bu da’vete icâbet etmişlerdi. Hattâ fethi müteâkıp İstanbul’da bu iki azîzin adına muzâf birer câmi inşâ edilerek teberrüken bu câmilerin bulunduğu mahallere de isimleri verilmiştir.
Varna Seferi (848/1444)’ne de iştirâk etmiş bulunan Akbıyık, malının hesâbını bilemiyecek bir servete nâil olmuş ve bu servetini “fî sebîlillâh” sarfetmiştir. Bu cümleden olarak Bursa’da geniş bir binâ inşâ ederek gelip geçen misâfir ve fakîrleri burada yedirir, muhtâc olanlara yardımda bulunurdu.
Akbıyık, meczûb tavrına rağmen Çandarlı Halil Paşa (857/1453) gibi devlet ricâlinden kimselerle, Molla Yegân (856/1452 ?) gibi ilim erbâbından şahıslarla sohbetlerde bulunmuş ve onları ikâz ve irşâddan geri durmamıştır.
Yâdigâr-ı Şemsi adlı eserin müellifi, Bursa Mısrî Dergâhı meşâyıhından M. Şemseddîn Efendi, Akbıyık’a 841 Cemâdiye’l-ûlâ/1437 Kasım târihli temlîknâme mûcibince Sultân II. Murad tarafında Yenişehir köylerinden Austos Köyü’nün verildiğini ve Fâtih Sultân Mehmed’in bu temlîknâmeyi 856 Cemâdiye’l-ûlâ/1452 Mayıs târihînde tasdîk ettiğini kaydetmektedir. 860/1455 – 1456 yılında vefât eden Akbıyık Bursa’da yaptırdığı tekkenin yanındaki türbede medfûndur.
Yine Yâdigâr-ı Şemsî’den öğrendiğimize göre Akbıyık’ın Bursa’da yaptırdığı zâviye yıkılmış, imâret mahvedilmiş, sâdece türbesinin kapı tarafında akşam ve yatsı namazları kılınmaktadır.
Akbıyık’ın kendisi gibi başı açık dolaşan ve saçlarını uzatan bir oğlu bulunduğu ve bu zâtın devrin ulemâsından Alâeddin Alî Arabî (901/1495 – 1496)’den ders okuduğu rivâyet edilir.
Akbıyık’ın Celvetî Silsilesi’ndeki yeri ve Hızır Dede’nin kendisinden “ahz-ı tarîk” etmesi tamâmen aydınlanmış değildir. Ancak Sarı Abdullah Efendi (bk. Hüdâyî’nin Muhıb ve Mürîdleri bahsi) Semerâtu’l-fuâd, adlı eserinde silsilenin Akbıyık vâsıtasıyla devâm ettiğini söyleyerek bu müşkile biraz ışık tutmuştur.
Nev’îzâde Atâyî (bk. Hüdâyî’nin Muhıb ve Mürîdleri bahsi), eserinde “Akbıyık Meczûb, Hacı Bayram halîfesidir.” ve “Üftâde’nin mürşidi Hızır Dede, Hacı Bayram hulefâsından Bursa’da âsûde olan Akbıyık nâm meczûb-ı sâlikin oğlundan müstefîz olmuştur.” diyerek buna işâret etmekte ve Aziz Mahmûd Hüdâyî’nin Akbıyık gibi mürîdânına saçlarını uzattırdığını ve bu âdeti ihyâ ettiğini” söyleyerek bu görüşü te’yid edici bilgiler vermektedir. Aslında zâten Hızır Dede’nin doğrudan Hacı Bayram Velî’den feyz almış olması târîhen mümkün değildir. Çünkü Hacı Bayram’ın vefâtı 833/1429, Hızır Dede’nin vefâtı ise 918/1512’dir.
-
Muk’ad Hızır Dede (918/1512) Kimdir?
Hızır Dede, Bursalı İsmail Hakkı’nın ifâdesine göre Mihalıç kasabasında koyun çobanlığı yaparken soğuktan ayakları donarak muk’ad (=kötürüm) olmuş ve bil-âhare de bu mesleği bırakarak Bursa’ya gelmiş, Ulu Câmiin yanında Eski Minâre dibinde “ihtiyâr-ı ikâmet” etmişti.
Hızır Dede’nin kendisi ve âilesi hakkında fazla bir bilgiye sâhip değiliz. Ancak kuvvetli bir medrese tahsîli görmemekle beraber, rü’yâ ta’bîri ve ba’zı hastalıkların tedâvîsi gibi o devirde pek bilinmeyen ba’zı bilgilere sâhip olduğunu söyleyebiliriz.
Münzevî bir hayât yaşayarak halk içine pek karışmamış olmasından devrinde pek tanınmadığı ifâde edilebilir. Zirâ devrinde şöhrete kavuşmuş olaydı o günün târihîni yazanların dikkatini çekecek ve kendisinden bahsedeceklerdi. Gerek târih kitaplarında gerekse terceme-i hâl bilgisi veren eserlerde hayâtına dâir bir ma’lûmât alamadığımız Hızır Dede’yi ancak mürîdînîn mürîdi olan Hüdâyî vâsıtasıyla kısmen tanıyabiliyoruz.
Hızır Dede’nin vefâtı hakkında da kesin bir bilgiye sahip değiliz. Ba’zı kaynaklar onun (900/1494) târihînde vefât ettiğini kaydetmektedir. Fakat onun bu târihlerde vefât etmiş olmasını kabûl etmek mümkün değildir. Çünkü bu durumda şeyhine sekiz yıl hizmet eden Üftâde’nin o sırada ancak beş yaşında bir çocuk olması gerekiyor. Bu târih, ba’zı kaynaklarda da (910/1504) olarak gösteriliyorsa da Üftâde’nin şeyhine ancak onbeş yaşlarında mürîd olabileceği düşünülürse ve sekiz yıl şeyhine hizmet ettiği hesaba katılırsa Hızır Dede’nin (918/1512) yıllarında vefât etmiş olduğu anlaşılmış olur.
Hüseyin Vassâf Bey, Hızır Dede’nin mezârının Pınarbaşı kabristânının üstünde Üçkuzular mevkiinde olduğunu belirtmektedir.
Akbıyık bahsinde kısmen işâret ettiğimiz gibi Hızır Dede’nin kime intisâb edip hilâfet aldığına dâir kesin bir bilgiye sâhip değiliz. O’nun “ahz-ı feyz” ettiği rivâyet edilen şahısları şöyle bir şem’a ile göstermek mümkündür.
Bursalı İsmail Hakkı, Hızır Dede’nin Hacı Bayram halîfelerinden olduğunu yazıyorsa da (şem’ada 2’ile gösterilen yer) eş-Şakâiku’n-numaniyye’de Hacı Bayram halîfeleri arasında Hızır Dede’nin adı zikredilmemiştir. Sarı Abdullah Efendi, Hızır Dede’nin Akbıyık’tan ahz-ı tarîk ettiğini (şem’ada 3), Atâyî, Akbıyık’ın oğlundan (şem’ada 4) ve Hacı Bayram’ın halîfesinin halîfesinden, M. Sâmi Bey, Rüstem Halîfe’den (şem’ada 5) –ki bu zât Hacı Bayram halîfesi değildir- Hulvî Mahmûd Efendi ise Akşemseddîn’in oğlu Hamdullah Çelebi’nin halîfesi Muhyî Efendi’den (şem’ada 1), inâbe aldığını kaydetmektedir. Bu bilgileri değerlendirerek Harîrîzâde Kemâleddîn Efendi, Hızır Dede’nin Akbıyık’tan inâbe almış olmasının târîhen daha uygun göründüğünü ifâde ediyor. Cemâleddin Server Revnakoğlu’nun da iştirâk ettiği bu görüş doğruya en yakın olanı olsa gerektir.
-
Mehmed Muhyiddîn Üftâde (988/1580) Kimdir?
Adı Mehmed, lâkabı, Muhyiddîn, mahlâsı Üftâde’dir. Babası çocuk yaşlarında iken Bursa’ya gelip Araplar Mahallesi’ne yerleşmişti. Üftâde buradaki evlerinde 895/1490 yılında dünyâya geldi. Rivâyete göre, Üftâde dünyâya geldiği zaman annesi rü’yasında oğlunu süt deryâsına dalıp çıkarken görmüş” ve rü’yâyı telâşla babasına anlatınca: “– İnşâallah oğlumuzun erbâb-ı ilim ve kemâlden olacağına işarettir” cevâbını almıştı.
Üftâde’nin “seyyid” olduğuna dâir bir rivâyet varsa da bu siyâdet, Hüdâyî’de olduğu gibi herhâlde sulbî değil, ma’nevî olsa gerektir.
Üftâde çocukluğunda bir müddet babasının teşvîki ile kazzâzlık (=ipekçilik) mesleği ile meşgûl olmuş fakat bu meslek onu tatmîn etmemişti. Bu arada babası ve ustası vefât edince160 bu mesleği bırakarak şeyhine teslîm oldu.
Çocukluk devresinde Bursa’nın Selçuk Mahallesi’nde mazınneden Muslihuddîn adında birinin hayır duâsını alan ba’zı meczûpların nazarına mazhar olan Üftâde’nin güzel sesiyle zaman zaman müezzinlik yaptığı rivâyet edilir. Üftâde’nin bundan başka muhtelif câmilerde kürsi vâizliği, Emir Sultân Câmii’nde hatiplik yapmış olması onun iyi bir medrese tahsîli görmüş olduğunu gösterir. Gerçi Hızır Dede’ye intisâbından sonra şeyhi onu ilm-i zâhir tahsîline teşvîk ederek bu ilimlerde ilerlemesini arzû etmişti.
Üftâde’nin Hızır Dede’ye intisâbı çok genç yaşlarına hattâ annesi ve kızkardeşinin hayâtta olduğu sıralara rastlamaktadır. Nitekim Vâkıât’ın beyânına göre: “Babası ile kardeşi vefât edince kızkardeşi evlenmiş, annesi de onunla beraber gitmiş olduğundan Üftâde yalnız kalarak sık sık şeyhi ile görüşmek imkânına sahip olmuştu.
Hz. Üftâde, şeyhi Hızır Dede sâyesinde tasavvuf yolunun sırlarına, seyr u sülûkün temel esâslarına vâkıf olmanın yanısıra rü’yâ ta’bîri ilmine de âşinâ olmuştu.
Üftâde genç yaşına rağmen büyük bir teslîmiyetle bağlandığı şeyhi Hızır Dede’nin nezdinde kemâle ermiş, şeyhinin vefâtından sonra da Muhyiddîn b. el-Arabî’nin rûhâniyetinden üveysî tarîk ile istifâza etmişti. Nitekim Hüseyin Vassâf Bey, “... Üftâde hazretleri, merhûm Şeyh-i Ekber-i Athar (k.s.) hazretlerinin meşrebinde idiler. Fahru’l-müteahhırîn’dirler, emselül-müteeddibîn’dirler. Mürşidleri Hızır Dede’din vefâtından sonra Şeyh-i Ekber hazretlerinin rûhâniyetlerinden istifâza buyurmuşlardır”, diyor.
Vaaz ve hutbelerinde Mesnevî’den nakıller yapacak kadar farsçaya da âşinâ olan Hz. Üftâde’nin halk arasında meşhûr pek çok menkabe ve kerâmetleri vardır.
Ba’zı kaynaklarda Üftâde’nin halvetîyye ricâline ve bâ-husus Sünbül Sinan Efendi’ye intisâb ettiği de kaydedilmekte ise de bunun nerede, ne zaman olduğuna dâir bir bilgiye sahip değiliz.
Üftâde ile ilgili bir araştırma yapmış bulunan Alman kadın müsteşrik Beldiceanu, Üftâde’nin kuvvetli bir şiî cereyanının te’sîri altındaki bir muhîtte yaşadığını ve şiîliğin Üftâde’nin ma’nevî cephesinde “kesin bir te’sîr” bıraktığını söyleyerek ya mes’eleyi çarpıtmak istemiş veya tarîkat alevîliği ile mezhep alevîliğini birbirine karıştırmış olmalıdır. Oysa ki Üftâde Vezîr Mustafa Paşa’ya gönderdiği mektubunda şiî ve rafizîlerin te’dibini tavsiye etmişti.
Bursa’da muhtelif makâmları bulunan Hz. Üftâde, bunlardan Atik Ali Paşa Câmii’nde halvet, Kaygan Câmii’nde i’tikâf etmiş, Umurbey Mahallesi Câmii’nde de cum’a kılmıştır. Doğanbey Mahallesi’nde bir evde de ayda bir ikâmet etmiştir.
Hz. Üftâde doksanüç yaşında iken 12 Cemâziye’l-evvel 988/26 Temmuz 1580’de Bursa’da vefât ederek câmiinin yanındaki türbeye defnedilmiştir. Vefâtına:
Düştü iskât-ı yâ ile tarîh
Geçdi Üftâde Bursa’nın kutbu
*
Düştü dile kalemden târîh-i irtihâl-i Üftâde (Müstakimzâde) beyitleriyle târih düşülmüştür.
Celvetiyye Tarîkatı, kendi zamanında “kamer durumunda bulunduğu” rivâyet edilen Üftâde, devrin devlet ricâlinin de dikkatini çekmiş, hatta Sultân III. Murâd kendisini ziyâret ederek sohbetinde bulunmuştur.
Bursa’nın kadısı Aziz Mahmûd Hüdâyî’nin ma’nevî sıkıntılarını teskîn ve kendisini yaratılış gayesine vüsûl için Hz. Üftâde’ye koşması ve ona tam bir teslîmiyetle bağlanması Üftâde’nin büyüklüğüne en büyük delildir.
Üftâde’nin Hutbe Mecmûası ve Dîvân olmak üzere iki eseri olduğu kaydedilir. Hüseyin Vassâf, onun oniki terkli tâc giydiğini belirtirken Lemezât ve Tâc Risâlesi onsekiz terkli tâc giydiğini; Bursalı İsmail Hakkı ise önceleri yeşil, bilâhare beyaz tâc giydiğini kaydetmektedir.
Kaynak: Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, Aziz Mahmut Hüdayi, Erkam Yayınları