Celvetî Tarîkatının Şu’beleri ve Öne Çıkan Şeyhleri
Celvetî Tarîkatının farklı şu’beleri nelerdir ve bu şubelerde hangi şeyhler öne çıkmıştır?
Celvetî tarîkatının şu’beleri ve bu şubelerde öne çıkan şeyhler şunlardır:
CELVETİYYE ŞU’BELERİ
- Selâmiyye
- Fenâiyye
- Hakkıyye
- Hâşimiyye
I – Selâmiyye
Selâmiyye, Hüdâyî Âsitânesi’nde iki def’a şeyh olan Selâmî Alî Efendi (1104/1692)’ye mensûp celvetî şu’besidir. Silsilesi Hz. Hüdâyî’den Selâmî Efendi’ye şu şahıslarla ulaşır:
- Muk’ad Ahmed Efendi (1049/1639)
- Zâkirzâde Abudullah Efendi (10608/1657)
- Selâmî Ali Efendi (1104/1692)
a – Zâkirzâde Abdullah Efendi
Babası Hüdâyî âsitânesi zâkirbaşı olan Şa’bân Efendi (1061/1650) (bk. Hüdâyî Halîfeleri)’dir. Bu yüzden “Zâkirzâde” diye meşhûrdur.
Abdullah Efendi, Hz. Hüdâyî devrine yetişmiş olmakla beraber seyr u sülûkünü Muk’ad Ahmed Efendi’den tamamlamıştır. Manisa’da bir müddet halîfe sıfatıyla irşâd hizmetinde bulunduktan sonra İstanbul’a geldi ve Zeyrek Zâviyesi şeyhliğine ta’yin edildi. Bilâhare Atik Ali Paşa Câmii hariminde bulunan Kasım Çelebi Zâviyesi’ne nakledildi. Daha sonra ise Tophâne Kılıç Ali Paşa Câmii vâizliğine, 1066 Zilhicce/1656 Ekim’inde de Fâtih Câmii vâizliğine getirildi. 1068 Muharrem/1657 Ekim’inde vefât ile Üsküdar’da Miskinler Tekkesi’ne defnedildi.
Zâkirzâde Abdullah Efendi’nin “Bîçâre” mahlâsıyla yazdığı şiirleri de vardır.
Zâkirzâde’nin halîfeleri:
Selâmi Ali Efendi
Atpazârî Osman Efendi (1102/1690)
Câfer Efendi (Zâkirzâde’nin oğlu)
Abdulvavvâb Efendi (1120/1708)’dir.
b – Selâmî Alî Efendi
Selâmî Ali b. İlyâs, Menteşe’nin Kuzkaya köyündendir. 1000/1592 yılında doğdu. İlim tahsîlini ikmâl ettikten sonra Kırkakçe Medresesi’ne müderris, bilâhare İstanköy kasabasına müftü oldu.
Tasavvufa olan meyli netîcesinde kadılığı bırakarak Zâkirzâde Abdullah Efendi’ye intisâb etti. Seyr u sülûkünü ikmâlden sonra da Bursa’ya halîfe olarak gönderildi. Bursa’da bir zâviye inşâ etti ve (1090/1679) yılında Divitçizâde Mehmed Efendi’nin vefâtıyla boşalan Hüdâyî Âsitânesi şeyhliğine getirilinceye kadar orada kaldı.
Hüdâyî Âsitânesi’nde post-nişîn iken muâsırı Niyâzî Mısrî (1105/1693) ile mektûpla birtakım münâkaşaları olmuş ve çeşitli dedikoduların tevâlî etmesi üzerine şeyhlikten feragat etmişti. (1093/1682).
Kısa bir zaman sonra “Hatt-ı Hümâyûn” ile yeniden getirildiği âsitâne şeyhliği hizmetine vefâtına kadar devâm etti.
Terceme-i hâl müelliflerinin “hâlât-ı garîbe ile meşhûr, şedîd ve mehîb, akvâl ve ahvâli acîb” diye tavsif ettiği Selâmî Ali Efendi, Üsküdar Bağlarbaşı’nda bir tekke ve bir câmi, Bülbülderesi ve Acıbadem’de birer câmi, Bulgurlu yakınında Kısıklı’da bir zâviye inşâ ederek Bağlarbaşı’nda kendi adına muzâf bir mahalleyi bunların vazîfelilerine vakfeyleyecek bir sâhib-i hayr idi.
Kabri, Üsküdar Kısıklı’da yaptırdığı zâviye ve mescidin yanındadır.
Selâmî Alî Efendi tarafından kurulan Selâmiyye’nin en farklı özelliği tâclarının terk sayısının onyedi olmasıdır. Selâmî Alî Efendi Celvetiyye’nin onüç terkli ictihâd ederek onyediye çıkarmıştır.
Selâmiyye’de zikir şu usûlde icrâ edilirdi:
Cemâatle namaz kılındıktan sonra halka teşkîl edilerek önce hep beraber sayısını şeyhin ta’yîn edeceği kadar istiğfâr getirilir. Şeyh Efendi, mihrâbın solunda kırımızı veya yeşil renkli postu üzerindedir. İstiğfarı müteâkip kendisinin duyabileceği bir sesle ‘”eûzü besmele” çektikten sonra “fa’lem ennehû lâ elâhe illallah” der ve bu sesi cemâat tarafından duyulur. Müteâkıben yalnız kendisi üç def’a kısa kısa “Lâ ilâhe illallah” çeker. Dördüncüde herkes katılır. Bu şekilde bir müddet devâm ettikten sonra şeyh efendi, zikrin perdesini biraz daha hızlandırıp ilerlettikten sonra zâkirler istedikleri perde ile bir ilâhî okurlar.
Şeyh Efendi bu sefer “Yâ Allah!” ism-i celâl zikrini başlatır. İsmi-i celâl zikri harf-i nidâ ile bir müddet devâm eder. Sonra yalnız “Allah” şeklinde kısaltılarak bir süre de bu çekilir. Ara verilmeden zâkirler bir ilâhî daha okuduktan sonra bu sefer ism-i “Hû” ya geçilir. Bu zikre önce devran açar gibi “Yâ Allah, Yâ Hû!” diye girilir. Ve bir müddet geçince bu”Allah Hû” şeklini alır. Perde perde yükselerek ve gittikçe hızlanarak devâm eder. En sonunda “Hû Hû Hû” demeye başlanır. Daha sıkıca ve daha hızlıca söylenen bu üç “Hû” ile zikir sona erer. Bir aşr-ı şerîf okunur, müteâkıben şeyh efendi, kısa bir duâ yaparak “Fâtiha” çeker. Şeyh efendi ayağa kalkmayacaksa “tekabbel minnâ yâ Allah Hû!” der. Şeyh efendi “tekabbel minnâ” yı söyleyince hazır bulunanlar hep beraber “Yâ Allah Hû” derler. Bunu söylerken eller çaprazvârî göğsün üstünde ve avuçlar omuz başlarında bulunur. Böylece bu da büyük bir gulgule ile edâ edildikten sonra yer öpülüp kalkılır. Zîrâ artık zikir ve usûl bitmiştir. Namaz vakti girdiyse namaza durulur. Girmemiş ise dervişler kıdem sırasıyle tevhidhâneden dışarıya çıkarlar.
Eğer şeyh efendi ayağa kalkacaksa o zaman oturularak okunulan kelime-i tevhîd, ism-i celâl’den sonra şeyhin yüksek sesle “Yâ Allah Hû” demesiyle yer öpülüp ayağa kalkılır.
Kesik kesik, kısa kısa ve sert tavırda devâmlı okunan “İsm-i Hû” ayakta devâm eder. Fakat devrânda olduğu gibi devrederek yürünmez herkes olduğu yerde durur. “İsm-i Hû” nun söyleniş temposuna göre sağdan sola, soldan sağa hafifçe sallanılır. Bu şekilde, zikir perde perde hızlanarak devâm eder. Ve şeyh ayakta iken biter. Lâkin kıyâmîlerde olduğu gibi öne arkaya gidip gelme yoktur. Şeyh efendinin isteğine göre duâ ve gülbank da ba’zan ayakta yapılarak âyin sona erer.
II – Hakkıyye
Hakkıyye, Celvetî şeyhi Bursalı İsmâil Hakkı Efendi (1137/1724)’ya nisbet edilen koldur. Hz. Hüdâyî’den şu silsile ile İsmâil Hakkı’ya ulaşır:
- Muk’ad Ahmed Efendi (bk. Hüdâyî Halîfeleri)
- Zâkirzâde Abdullah Efendi (bk. Selâmiyye Şu’besi)
- Atpazârî Osman Efendi (Fadl-ı İlâhî)
- Bursalı İsmâil Hakkı Efendi
a – Atpazârî Osman Efendi
Osman Efendi, “Fadl-ı İlâhî” diye meşhûr olup Şumnuludur. İstanbul Fâtih civârında Atpazarı semtinde ikâmet ettiğinden “Atpazârî” diye meşhûr olmuştur. İlk tahsîlini memleketinde tamamladıktan sonra İstanbul’a geldi. İstanbul’da Zâkirzâde Abdullah Efendi’ye intisâb ederek halîfesi oldu. Şeyhi Zâkirzâde tarafından Aydos kasabasına irşâda me’mûr edildi. Ve şeyhinin vefâtına kadar orada kaldı.
Şeyhinin vefâtından sonra önce Filibe’ye, sonra İstanbul’a geldi. İstanbul’da muhtelif câmilerde vaaz ve irşâd hizmetlerini devâm ettirerek kısa zamanda şöhrete kavuştu. Bu arada Atpazarı’nda Kul Câmii imam ve hatipliği hizmetini yürütmekte iken evlendi ve satın aldığı evinin yanına dervişleri için zâviye odaları yaptırdı.
Osman Efendi, Atpazarı’ndaki hizmetinin yanısıra Ayasofya vakfından maaş alarak Vefâ, Süleymâniye, Sultân Selim câmilerinde de vâizlik etti.
Tekke-medrese veyâ ta’bîr-i âharla Kâdızâde-Sivâsîzâde mücâdelesinin alevlendiği bir devrede yaşamış bulanan Osman Efendi, kendisine yapılan çeşitli isnâdlar sebebiyle önce memleketi Şumnu’da sonra da Kıbrıs-Magosa’da ikâmete mecbûr edildi.
Osman Fadlı Efendi, ilim ve irfânı sâyesinde saray muhîtine kadar nüfûz edebilmiş; devrin pâdîşâhları IV. Mehmed (Avcı) ve II. Süleymân’ın hürmetlerini kazanmış, açık-kalpliliği, doğru-sözlülüğü ile pâdişâh IV. Mehmed’in huzurunda Edirne’de muhtelif zamanlarda verdiği vaazlarıyla devlet ricâlini açıkça tenkid etmekten geri kalmamıştı. O’nun sürgüne gönderilmesi doğru bildiğini her yerde söylemekten çekinmemesindendi.
Halkı cihâda teşvîk ederek bizzât kendisi de iştirâk etmek arzûsunda bulunduğu halde devrin vezîri tarafından harbe iştirâkine müsâade edilmeyen Osman Fadlı Efendi, II. Süleyman devrindeki bir ayaklanmada da büyük hizmetler görmüş ve onun gayretleriyle bu isyân hareketi bastırılabilmişti.
Osman Fadlı, Magosa’da sürgünde bulunduğu esnâda (1102/1690) yılında vefât ederek oraya defnedildi.
Onbeş kadar eseri bulunan Osman Efendi’nin en mühim hizmeti İsmâil Bursevî Hazretleri gibi bir âlim sûfîyi yetiştirmiş bulunmasıdır.
b – Bursalı İsmâîl Hakkı
İsmâîl Hakkı Efendi, Silsile-i Celvetî adlı eserinde kendi terceme-i hâlini mufassal olarak anlatmaktadır. Kendi ifâdesine göre, “Aslen İstanbullu olan âilesi “büyük yangın”dan sonra Aydos kasabasına hicret etmiş” İsmâîl Hakkı da “orada dünyâya gelmişti. Osman Fadlı Efendi burada Zâkirzâde’nin halîfesi sıfatıyla bulunduğundan, babasının delâletiyle üç yaşında iken onun elini öpmüş”, bilâhare de İstanbul’da kendisinden inâbe alarak halîfesi olmuştu. Hilâfet hizmetiyle Üsküp, Bursa, Şam ve Üsküdar gibi muhtelif şehirlerde bulundu. Ancak hayâtının büyük bir kısmını Bursa’da geçirdiği ve orada “neşr-i feyz-ı tarîk” eylediği için “Bursevî” diye meşhûr olmuştur.
Bursalı İsmâîl Hakkı Efendi merhûm da şeyhi Atpazarlı Osman Efendi gibi halk üzerinde büyük te’sîr icrâ etmiş; hattâ bu yüzden II. mustafa zamanında Nemçe Savaşı’na pâdişahla beraber iştirâk etmesi için Bursa’dan da’vet olunmuştu (1107/1695). İki yıl kadar devâm eden bu muharebede İsmâil Hakkı’nın birkaç yerinden yara alacak kadar cansiperâne hizmetlerde bulunduğunu görmekteyiz.
Âlim ve sûfî hüviyetiyle yüzden fazla eser yazmış bulunan Bursalı İsmâîl Hakkı Efendi, ulemâ arasında “velûd” unvânına lâyık bir müelliftir. O’nun en meşhûr eseri Rûhu’l-beyân adlı tefsîridir.
İsmâil Hakkı Efendi uzun yıllar hizmet ettiği Bursa’da 1137/1724’de vefât ederek Tuzpazarı civârında dergâhı harîmine defnedilmiştir.
Celvetiyye’nin Hakkıyye şu’besi gerek Bursa’da gerekse İstanbul’da bilhassa Âsitâne-i Hüdâyî şeyhi Mudanyalı Büyük Rûşen Efendi (1209/1794)’den sonra uzun yıllar te’sîrli olmuştur. Nitekim Hüdâyî Âsitânesi meşâyıhından Yakub Afvî, İsmâil Hakkı’nın talebesi idi.
III – Fenâiyye
Fenâiyye, celvetiyye’nin Selâmiyye kolunu kurmuş bulunan Selâmî Alî Efendi’nin halîfesi olan Kütahyalı Fenâî Alî Efendi (1158/1745)’ye mensûptur.
Ali Efendi, Selâmi Efendi’nin halîfesi olduğundan bu iki kolun silsileleri müşterektir. (bk. Selâmiyye)
Fenâî Alî Efendi, şeyhi Selâmî Efendi’den tekmîl-i sülûk eyleyip hilâfet aldıktan sonra Manisa’da uzun yıllar irşâd hizmetiyle meşgûl olmuştu. Burada binâ ettirdiği câmi ve hankâhta “neşr-i feyz-ı tarîk” ile meşgûl iken şeyhinin vefâtı üzerine İstanbul’a geldi. İstanbul’da Selâmsız’daki Selâmî tekkesi şeyhliğine ta’yin edildi. Ancak 1128/1716 yılında bu tekkenin şeyhliğini bir halîfesine bırakarak Pazarbaşı’nda inşâ ettirdiği (bk. İstanbul Celvetî Tekkeleri Blm.) tekkeye geçti. Bu tekkede otuz yıl kadar irşâd ile meşgûl olduktan sonra 1158/1745 yılında vefât etti.
Fenâî Alî Efendi, Sadrazam Baltacı Mehmed Paşa (1124/1712) ile Osmanlı-Rus muhârebesi (1124/1711)’ne iştirâk etmiş ve bu savaşta büyük yararlıklar göstererek bir sancak almıştı.
Fenâî mahlâsıyla şiirler de yazmış bulunan Ali Efendi, Celvetiyye’de ictihâd etmiş ve kurduğu bu şu’beye de kendi mahlâsına izâfeten Fenâiyye denilmiştir.
Fenâî tâcı besmelenin harflerinin sayısına işâreten 19 terklidir. Fenâî hankâhı şeyhinin evlâdlarının tâcının tepe kısmı turuncu renkli olup diğerlerinin rengi yeşildir.
IV – Hâşimiyye
Hâşimiyye, Bandırmalızâde Mustafa Hâşim Baba (1197/1782)’ya mensûp olan celvetî koludur. Tarîkatın silsilesi Hz. Hüdâyî’den iki ayrı kolla gelir:
1 – Mehmed Fenâyî (Ehl-i Cennet) Efendi (bk. Hüdâyî Halîfeleri)
Tophâneli Şeyh Velîyyüddin Mücâhid Efendi (1108/1696)39
Seyyid Hâmid el-Moravî (1139/1726)
Yûsuf Nizâmeddin b. Hâmid el-Bandırmavî (1161/1748)
Mustafa Hâşim Baba (1197/1782)
2 – Muk’ad Ahmed Efendi (bk. Hüdâyî Halîfeleri)
Devâtî Mustafa Efendi (1060/1650)
Mustafa Erzincânî (1123/1711) (bk. Hüdâyî Âsitânesi Şeyhleri)
Yûsuf Nizâmeddin b. Hâmid el-Bandırmavî
Mustafa Hâşim Baba
a – Yûsuf Nizâmeddin Efendi
Yûsuf Nizâmeddin Efendi, Bandırmalıdır. Üsküdar İnâdiyedeki evini tekke yaparak burada irşâd hizmetiyle meşgûl oldu. (bk. İstanbul Celvetî Tekkeleri) Bandırmalı Dergâhı diye meşhûr olan bu hankâhda (1166/1752) yılında vefât edinceye kadar hizmeti gördü. Vefâtında buraya defnedildi.
b – Mustafa Hâşim Efendi
Hâşim Efendi, Hâşimiyye’nin kurucusu ve Yûsuf Nizâmeddin Efendi’nin oğludur. (1130/1718) yılında dünyâya gelmiştir.
Hâşim Efendi önceleri melâmî, sonra bir ara bektâşî olmuş ve bektâşîliğin İstanbul temsîlciliğini yapmıştı. Bektâşîliği Mısır’da bulunduğu sırada Kasru’l-ayn tekkesi şeyhi Hasan Baba 1170/1756’dan aldı.
Hâşim Baba böylece birkaç tarîkata intisâb ettikten sonra babasının yolunda karar kılarak Bandırmalı Dergâhı’nda otuz yıldan fazla şeyhlik etti.
1197-1782 yılında vefât ettiği zaman cenâze namazı kılınmak için Hüdâyî Âsitânesi’ne getirildiğinde pîr makâmı şeyhi Büyük Rûşen Efendi (1209/1794) cenâzeyi içeri –her nedense- aldırmamış, hattâ kapıyı bile açtırmamıştı. Bunun üzerine cenâzesi, asitânenin alt tarafındaki yolda bulunan mûsâllâ üzerinde kılınmıştı.
Haşîm Efendi’nin, Bektâşî ve Melâmî tarîklerine intisâbından dolayı bu tarîkatlarla irtibatı bulunan Celvetiyye’nin Haşimiye şu’besi dervişleri Hüdâyî Âsitânesi dervişleri gibi onüç terkli tâc giyerlerdi. Tâclarının destârı, Cüneydî şekilde kafeslidir.
Hâşimîlerde zikre hep beraber okunan “Salât-ı efdaliyye” ile başlanır. Rivâyette nazaran bu salât, Hâşim Efendi’nin babası Yûsuf Efendi’ye Peygamberimiz (s.a.) tarafından ta’lîm edilmiştir.
Salât-ı efdaliyye bir def’a okunduktan sonra kelime-i tevhîde başlanır ve harf-i nidâlı “yâ Allah” çekilir, arkasından “yâ Mevlâm” denilerek ayağa kalkılır. Bu esnâda zâkirler cumhûr ilâhî okurlar. Bu ilâhî ba’zan Hz. Hüdâyî’nin ba’zan da Hâşim Efendi’nin na’tlerinden olur. Eskeriyâ:
Hüdâyî’ye şefâat eğer zâhir eğer bâtın
nutku husûsî perdesinden daha ağır ve yürüyerek topluca okunur. Ba’zan da:
Seng-i ızzet budur Hâşim
Ki ceddindir Ebu’l-Kâsım
ilâhîsi okunur. Bu ilâhîlerin okunması sırasında dervişler, “Hû” ismiyle dem tutarlar. İlâhîlerin sonunda Şeyh Efendi, yeni bir perdeden tekrâr ism-i “Hû”ya geçer. Zâkirler de cumhûr ilâhîler okurlar. İsm-i Hû, namazda sağa sola selâm verir gibi başını önce sağa, sola döndürerek aralıklı ve tâne tâne “Hû” denilerek okunur ki buna “Tek Hû” denilir. Sonuna doğru “Hû”nun söylenişi ağırlaşır ve müteâkıben “Çifte Hû” ya geçilir. Kısa bir müddet sonra da “Çifte Hû” sona erer. Bunun üzerine tekrâr yere oturulur ve zâkirler yine bir cumhûr ilâhî okuyarak Şeyh Efendi de duâ ve gülbank çeker. Şâyed namaz vakti gelmişse hemen namaza durulur. Ve cemâatle kılınan namazı müteâkıp dışarı çıkılır. Eğer namaz vakti gelmemiş ise zâten vaktin gelmesini beklemeden çıkılır.
Kaynak: Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, Aziz Mahmut Hüdayi, Erkam Yayınları