Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri’nin Şahsiyeti Nasıldı?
Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri nasıl bir şahsiyetti? İlmi, edebi ve tasavvufî kişiliğini yazımızda keşfedin.
Celvetiyye tarikatının kurucusu, mutasavvıf, şair; Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri, 16-17. Yüzyılın en büyük şahsiyetlerinden biridir.
AZİZ MAHMUD HÜDÂYÎ HZ.: İLMÎ, EDEBÎ VE TASAVVUFÎ ŞAHSİYETİ
İlmî Şahsiyet:
Hüdâyî’nin yaşadığı devir, siyâsî bakımdan olduğu gibi ilmî bakımdan da Osmanlı’nın en üst seviyeye ulaştığı; yavaş yavaş duraklamaya başladığı ve fakat şeyhülislâm Ebu’s-Suûd (982/1574), Ahterî Mustafa Efendi (986/1578), Taşköprülüzâde Kemâleddîn Efendi (1030/1621) gibi âlimlerin, şeyhülislâm Hoca Sa’deddin Efendi (1008/1599), Peçevî İbrâhim Efendi (1061/1641), Selânikî Mustafa Efendi (1008/1599), Nev’izâde Atâullah Atâyî (1044/1634) gibi târihçilerin ve Osmanlılar’ın İbn Battûta’sı kabul edilen Evliyâ Çelebi (d. 1020/1611-v.?) gibi seyahatnâme yazarlarının yetiştiği bir devirdir. Böyle bir devirde medreseden yetişerek kadılık ve müderrislik payelerini ihraz ettikten sonra tasavvuf, tefsîr, fıkıh gibi değişik sahalarda otuza yakın eser yazmış bulunan Hüdâyî’nin bu eserleri onun ilmî olgunluğuna en büyük delildir.
Hüdâyî, tasavvuf yoluna sülûk edince;
“İlâhî çün halâs ettin müderrislik kazâsından
Visâlin lutfedip kurtar bizi varlık azâbından”
diyerek kadılık ve müderrislik vazifelerini bırakmışsa da şeyhinin verdiği vaizlik vazifesine ve selefi büyük sûfîler gibi tefsîr ve hadîs derslerine devam etmiştir. İlk sûfilerden kabul edilen Hâris Muhâsibî (234/857)’den sonraki büyük mutasavvıfların tefsîr ve hadîs ilimleriyle meşgul oldukları bilinmektedir.
Bunların pevrevi olan Hüdâyî’nin tefsîr ve hadîs derslerine devam edip icâzet alanlar pek çoktur. Meselâ halîfelerinden Saçlı İbrâhim Efendi (1075/166) (bk. Hüdâyî Halîfeleri) kendisinden tefsîr ve hadîs okuyarak icâzet almıştır.
Yine halîfelerinden Filibeli İsmâil Efendi (1052/1642) (bk. Hüdâyî Halîfeleri) onun derslerine devam ederek yetişenlerden biridir.
Bursalî İsmâil Hakkî, “Evliyâ’dan ehl-i kalem olanları enbiyâdan ‘rasûl’ olanlara benzeterek” Hüdâyî’nin de yazdığı eserlerle bu payeye erişip, şeyhi Üftâde’ye âyine olduğunu kaydetmektedir. Nitekim eserleri tanıtılırken görüleceği gibi bu ifade onun ilmî olgunluğunun resmidir.
Edebî Şahsiyet:
Hüdâyî ilmî ve tasavvufî eserlerinin yanında “Tasavvufî Halk Edebiyatı” çeşidinden şiir ve ilâhîler de yazmıştır. Muâsır Bâkî (1008/1599), Nef’î (1044/1634), Hâletî (1012/1603), Cevherî (999/1591) ve şeyhülislâm Yahyâ Efendi (1052/1642) gibi divân edebiyatı şairlerinden farklı olarak o, şiiri mahz-ı san’at telâkkî etmemiş; Ahmed Yesevî, Yunus Emre gibi tekke şairlerinin yolunda yürümüştü.
Kâfiye için ma’nâyı terk yerine ma’nâ için bazan kâfiye ve vezni terk ettiği olmuştur; şiirlerinin tamamına yakın bir kısmını arûz kalıpları içinde büyük bir ustalıkla söyleyebilmiştir. Edebiyat tarihçisi Nihad Sâmi Banarlî, “Azîz Mahmûd Hüdâyî, devrinin hem arûzla hem hece ile söyleyen şairleri arasındadır.” diyerek bunu tescil etmektedir.
“Tasavvufî Halk Edebiyatı” grubunda mütâlaa edilen tekke şairlerimizin birçoğu gibi Hüdâyî’nin şiirlerinde de vezin ve şekil bakımından Yunus etkisi görülmekte ise de “vahdet-i vücûd” fikrini onun kadar açık işleyememiştir. Buna sebep, Hüdâyî’nin ilmî olgunluğa ermiş bir müderris ve kadı hüviyetiyle “zâhir-i şer’a”ya çok sıkı bağlı olması ve vahdet-i vücûd fikrinin bâriz olarak işlenmesinin yanlış anlaşılabileceği endişesini taşımasıdır.
Buna rağmen onun bazı şiirlerinde Yunus etkisi açıktır. Örneklerden biri:
Neyleyim dünyâyı
Bana Allâh’ım gerek
Gerekmez mâsivâyı
Bana sultânım gerek
*
Ehl-i dünyâ dünyâda
Ehl-i ukbâ ukbâda
Herbiri bir sevdâda
Bana Allâh’ım gerek
...
Hüdâyî tekke şairi sıfatıyla etkisinde kaldığı Yunus Emre’den fark olarak az da olsa Arapça ve Farsça şiirler, Türkçe-Arapça mülemma’lar da yazmıştır.
Şiirlerinde serbest fikirleri aksettirmekten çok, şiiri dînî, ahlâkî bilgileri öğretmede ve öğüt vermede bir vasıta olarak kullanmıştır; yani şiirleri daha çok “didaktik” mahiyet arz eder.
Kim umar senden vefâyı
Yalan dünyâ değil misin?
Muhammedü’l-Mustafâ’yı
Alan dünyâ değil misin?
*
Yürü hey bî-vefâ yürü
Sensin hod bir köhne karı
Nice yüz bin erden geri
Kalan dünyâ değil misin?
…
Hüdâyî bir tekke şâiri olarak daha çok “Tasavvufî Halk Edebîyâtı” tarzında şiirler söylemiş olmakla beraber, Dîvan Edebîyâtı’na da âşinâ idi.
O’nun aşağıdaki şiiri buna bir örnektir:
Ğâr-ı sadrımda habîbim aşkın nihân
Bâşım üstünde hamâm-ı ğam yapupdur âşyân
Ankebût-i dâğ-ı mihnet perde çekmişdir âna
Bu değildir gördüğün ey yâr-ı sâdık her zamân
Âfitâbım bir hilâl-ebrû kulundur mâh-ı nev
Âsumân-ı şeh-nişînindir sipihrdir nişân.
…
Hüdâyî, ilâhîlerden meydana gelen dîvanı ile “Edebîyat Târihi”nde yer aldığı hâlde gerek tezkireciler, gerekse târihçiler onun şairliğinden her nedense hemen hiç bahsetmemişlerdir.
M. Hâlid Bayrî, “Hüdâyî dîvanındaki felsefesinin plâtonik bir aşk felsefesi olmadığını” buna mukabil onun, Ahmed Yesevî tarzında dindarlara yol göstermeyi gaye edindiğini kaydetmekte ve hattâ Hüdâyî sanki Ahmed Yesevî ile beraber yaşamış, onunla aynı zamanda yetişmiş gibidir, demektedir.
Âgâh Sırrı Levend ise, “Tasavvufî Halk Edebiyatı”nın muvaffak şairlerinden kabul ettiği Hüdâyî’nin şu ilâhisini örnek olarak takdîm etmektedir:
Ezelden aşk ile biz yâne geldik
Hakîkat-i flamîne pervâne geldik
*
Tenezzül eyleyip vahdet ilinden
Bu kesret âlemin seyrâna geldik
*
Geçüb fermân ile bunca avâlim
Gezerken âlem-i insâna geldik.
…
Hüdâyî’nin aşağıdaki şiirinin de Kanûnî Sultan Süleyman’a nazîre olarak yazıldığı söylenmektedir:
Hâzin-i esrâr-ı lâhut ol ki sultânlık budur
“Kenz-i lâ-yefnâ”ya mâlik ol beğim hanlık budur
*
Tavk-ı tâat bağlayıp ifrît-i nefs’in boynuna
Âsaf-ı akla riâyet kıl, Süleymanlık budur
*
Kalb-i Âdem mazhar-ı envâr-ı Hak olduğuna
Secde-i şükr eylemezsen ayn-ı şeytanlık budur
*
“Kâbe kavseyn”in Hüdâyî fehmedüp cemiyyetin
Vâsıl ol “sırr-ı ev ednâ”ya, müslümanlık budur.
Tasavvufî Şahsiyet:
Hüdâyî’nin asıl şöhretini sağlayan ve ismini ölümsüzleştiren tasavvufî şahsiyetidir. O, vicdânî murâkebe ve muhâsebelerle dolu olan kadılığı terk ettikten sonra büyük mürşidi Üftâde’nin yanında rûhî ve fikrî olgunluğa ermiş; zihni durulmuş, kalbi itmi’nâna ermiştir. Ve bu yolda insanlara rehberlik edecek bir mürşid seviyesine ulaşmıştır.
O’nun vaaz, irşâd ve zikir meclisleri, tefsîr ve hadîs dersleri hep tasavvufî bir neşve ile lezzetleniyor; eserleri de bu duygu ile işleniyordu.
Tecselliyât adlı eserinde kendisinin muhtelif zamanlarda çeşitli tecellîlere mazhar olduğunu belirten Hüdâyî, tasavvuftaki “kutupluk” ve “kutbu’l-aktâblık” mertebelerine de ulaştığını bizzat ifade etmektedir:
1 – “1011 Şa‘bân-ı Muazzam’ın yirminci gecesi temcîd vaktinde bir hâl zâhir olup cemî‘-i halk’ı Hakk’a da‘vet eylemişim, nazar eyledim âleme sanki ‘kutub’ olmuşum.”
2 – “1012 Ramazan 29. Pazartesi günü büyük bir tecellî oldu. Ondan sonra bir bisât ihsân olundu. Genişliği âlemler kadarınca. Ba‘dehû ‘Bu zamanın kutbu kimdir?’ diye suâl eyledim. Cevâb verdiler. Lâkin zikrolunmaz.”
3 – “…târîh-i mezbûrda Muharrem 9. Pazartesi günü fakîre işaret edip ‘bu zamanın kutbu’l-âfâk bunlardır’ denildi.”
4 – “1012 Zilkâde 8. Cuma gecesi ‘benî âdeme kutb oldun’ diye kutbiyyet ihsân olunduğudur.”
5 – “1003 Ramazan 29. Pazartesi büyük bir tecellî vâkî oldu. Ondan evvel böylesi olmamıştı. Büyük bir döflek döflediler ki, cemî‘ âlemi tuttu. Ba‘dehû ‘kutub kimdir’ diye suâl eyledim, cevâp geldi ki, söylenmez.”
“Kutbu’l-aktâb” olduğunu gösteren tecellîler de şunlardır:
1 – “1013 Cemâziyelâhir 18. Cuma günü namazdan sonra fukarâ tevhîdde iken Cânib-i Hak’tan mü’minlerin kalblerini tathîr etmeği Rabb’îm ihsân edip ‘Kutbu’l-aktâb’ olduk.”
2 – “1013 Muharrem 9. Pazartesi bir vechile müşahede olundu ki, bazı mahlûkat Mihalîç tarafına teveccüh ettiklerinde bu fakîr cânibine sevkolundular. Hem bu halkın bazıları bazılarına bu fakîri gösterip ‘kutbu’l-aktâb-ı âfâk bunlardır’ diyorlardı.”
3 – “1018 Cemâziyelâhir 18. Cuma günü Cum’adan sonra mihrâbda iken ve fukarâ tevhidde olduğu halde ‘tathîr-i kulûb-i mü’minîn’ ihsân olundu. Gûyâ ki ‘kutb-i aktâb’ idim.”
4 – “1013 Zilkâde 18. Cuma günü ‘sen kutbu’l-âmsın’ diye kelâm olundu.”
Kutub lügatte “değirmen deliğine sokulan uzun demir, değirmen iği, kıble ve yol tayinine yardım eden kutub yıldızı, bir kavmin medâr-ı umûru, seyyid ve reis” manâlarına gelir. Tasavvufî istilahında ise “Cenâb-ı Hakk’ın mazhar-ı tecellîsinin mevzii olan” ve “insanlar tarafından malûm olmayan en azîz şahsiyet” demek olduğuna göre, Hz. Hüdâyî de bu tecellîlere mazhar olmuş ve “âlemin kalbi” demek olan “kutbu’l-aktâblık” makamına yükselmişti.
O’nun kutbiyetini devrini idrâk etmiş bulunan Evliyâ Çebeli, “Üsküdarî Mahmûd Efendi ki, kutbuna kadem basıp Sultan Ahmed Han rikâbında piyâde yürümüştür.” diyerek, tarihçi Peçevî İbrâhim Efendi (1061/1641) de, “Asrında kutb-i zaman idüğünde iftibah olunmaz idi.” şeklindeki ifadelerle belirtmişlerdir.
Muâsırî İdris Muhtefî (1024/1615), İbrâhîm Kırîmî (1042/1632), İsmâil Ankaravî (1041/1631), İsmâil Rûmî (1041/1631), Ramazan Efendi (1025/1616), Şemseddîn Sivâsî (1006/1598), ve Abdulmecîd Sivâsî (1049/1639) gibi seçkin sûfîler arasında temâyüz etmesi de onun tasavvufî şahsiyetinin yüceliğini gösterir.
Cenâb-ı Hakk’ın sîrat-ı müstakîme hidâyet buyurduğu kendisi tarafından da ifade edilen Hüdâyî, şeriatın zâhirine mutabık ehl-i sünnet görüşünü benimseyen bir tasavvuf anlayışına sahipti:
Şû kim vahdet şarâbını
Hazm ide bezm şeriatte
Tarîkatte odur kâmil
Hakîkatte odur vâsıl
…
Beyitleri Hüdâyî’nin şeriata olan bağlılığını gösterdiği gibi, Sîmâvna Kadısoğlu Şeyh Bedreddin (820/1417) ve adamları hakkında devrin padişahına gönderdiği mektup da ehl-i sünnete bağlılığını, ehl-i bid‘at ve Şîa hakkındaki kanaatini ortaya koymaktadır:
“Sa‘adetlü ve mürüvvetlü padişahım hazretlerine arz-ı daimi-i hakîr ve kesîru’t-taksîr budur ki, mezkûr feth-i Medâyin karînesiyle ve Kızılbaf takrîbi ile bir muazzam emir vardır; beyân lâzım olmuştur. Ol emir de şudur ki;
Merhûm ve mağfûr leh Yıldırım Bâyezid Han –tâbe serâh– zamanında Şeyh Bedreddin el-maslûb ‘ındellahi’l-mağdûb’ bir şeyh zuhur edip “Vâridât” adlı bir kitap telif etmiş; içinde hafr-ı ecsâd ve esrât-ı sâat’ı inkâr ederek ilhâd ve ibâhat üzerine olup, âhıru’l-emr Dobruca ve Zağra kurâlarında riyâzat etmiş; anda olan avâm-ı kel-hevâm’ın kulûbun, akâvilin ve akâidin ifsâd ederek ehl-i sünnet ve’l-cemâat mezhebine muhalefet etmiş ve selefiniz İslâm padişahına bâgî olmuş; ol diyârda cem‘iyyet etmiş. Âhıru’l-emr, duyulup Sultan Mûsâ merhum ve mağfûr leh Edirne’de bulunurken, İstanbul dahî henüz fetholmamış idi. Üzerine varıp mülhidin cem‘iyyetini tefrîk etmiş; âhırda mülhid bazı mürîdleriyle Siroz’a firâr etmiş, ahzolunup şeri‘ ile ve kanun ile salbolunmuş, beldeni habîsi Balkan’ın öte yüzünde bessolunup daima ilhâd ve ibâha üzerinedirler.
Merhûm ve mağfûr leh ceddiniz Sultan Süleyman –tâbe serâh– zamanında, Sultan Bâyezid zamanına gelince Dobruca’da “celâlî” zuhur etmiş ve hayli cem‘iyyet, fesâd ve fitne olmak ol tâifeden olmuştur.
Dûceler denilen köylerde ve her daim fesâd kasdından hâli değildirler. Hattâ orada olan sipâhîler Kızılbaf seferi olduğunda kimisi tîmârdan feragat etmiş, kimisi kılıcını mühürleyip gitmiştir; ‘Tîmâr hatırı için kılıç çekmeyiz’ demişlerdir. Asla içlerinde şeriat ve sünnet eseri yoktur. Müslümanlardan bir adam öldürmek, kâfir öldürmek kadar gazâ sayılır; râfizîlerdir. Menba-ı fesâd ve menşe-i fitnedirler. Çoklukta bir tâifedir. İçinde yer yer şeyhleri namında şeytanlar vardır. Daima ihlâl ve idlâl üzerinedir; yer yer “ışık zâviyeleri” vardır. Anlar dahi haraptır. Ol tâifeye “Sîmâvnavî” derler. Zîrâ ol mahalde şeyhlerine İbn Simâvî der imişler. Âşıkâre ve alâniyeten Ashâb-ı Çihâryâr’a ta’n ederler. Işık tâifesi ve onların habâsiyesi vasfolunmaz.
Her daim Kızılbaf’ın zuhur ve intiflârını temenni ederlerdi. El-hamdü lillâh aksi oldu. Ve hâlâ Hak inceler olmaz; günâh fırsat şahidindendir, derler imiş. Bu makûle revâfizdir ve melâhide ve zanâdıkadır. Fırsat esirleridir; çünkü hayret edip Kızılbaf’ı böyle ettiniz. Cihâd-ı Ekber ve Gazâ-yı Azhar oldu. Devletiniz ve ömrünüz ziyâde ola; gazâ ve cihâd tamam olsun. Bu tâifeyi yoklamak, çoklukta bir tâifedir.
Yoklamaktan önce reâyâ ve berâyâ görülmelidir. Hemân sancakta ve kadılıktaki kaleler görülmelidir. Şer’-i şerîf ile içlerinden ref’ olunmalı. Her köye sünnî bir imam nasbolunmalıdır. Talim-i ilm-i sıbyân ve nisvân ve zükrân eylemeye; ışık tekkeleri de yoklanıp teftiş edilmelidir. Sebb-i Ashâb ve ta’n-ı Çihâryâr ve nâmakûl vasıflarını ihtiyarlarıyla terkedip sünnet ve şeriat üzerine olurlarsa ref’olunmalı. Münâsip ne ise görülmelidir. Bu tâifenin bazı ahvâli ve kabâyıhı Hızır Paşa kulunuz bilir, temâm istifsâr olunur. Bu iki tâifenin kabâhati diller ile ifşa olunmaz; icmâlen i‘lâm ve tafsîl de olur. Zîrâ duâcınız orada “Baba” da olmuştur. Ol tâife ile azîm kıssamız olmuştur. Dahî onda olan meşâyıh ve ulemâ ve sâlihâ-i ehl-i İslâm bilir. Oracığı da te’dîb etseniz temâm olur idi.
Müstakîm kimseler gerektir. Dünyâsını yutup da ihmâl ederse hiç fâidesi yoktur. Hemân lillâh fillâh olmak gerektir; çok nesne değildir. Birkaç rüûs yoklanacak; reâyâ ıslah olunur. Feth-i kurâ ve medâyin âsârı ve esrârı temâm zuhûr ederdi. Sâir ulemâdan, meşâyıhdan ve ümerâdan suâl olunsa, ol tâifenin ne ettiğini bilirler. Kur’ân-ı münkirlerdir ve şeâir-i dîn-i islâm’ı bil-külliye ref’etmişlerdir. Namaz kılan ve oruç tutanı Kur’ân’a riâyet edeni katlederler. Çihâryâr’ın intikâmını cihet-i şarktan aldınız; İslâm içindedir. Hemân bir şeyhleri ahzolunca şeri‘ ile siyâset olunsa, ol temâm şâyî olur; kalan şeytanlar karar edemeyip firâr etmeleri mukarrerdir. Hızır Paşa kulunuza suâl olun; sâir vilâyette beğler ve kadılar olan kulunuza suâl olun. Vasfolunandan bin mertebe ziyâdedir. Yoluna ol Şeyh Bedrî’nin bedr-i mebsûsu kam‘ ve kal’ olunup, diyâr-ı şarkta sünnet ve şeriat bürûzu bessettiğiniz gibi, oralarda da bess ve neflrolunup hayât ve imâret olsa.”
Günümüz Türkçesiyle:
“Saâdetli ve merhametli padişahım hazretlerine acz içinde arzım şudur ki:
Medâyin’in fethi ve Kızılbaş taifesine yaklaşılması sebebiyle açıklığa kavuşturulması gereken önemli bir mesele ortaya çıkmıştır. O da şudur: Merhum Yıldırım Bayezid zamanında Şeyh Bedreddin adında bir zat ortaya çıkmış, Vâridât isimli bir kitap yazmış ve bu eserinde ahiret, kıyamet alâmetleri ve cismanî haşri inkâr ederek sapkın görüşler ileri sürmüştür. Ayrıca dinî yasakları mubah sayarak küfrünü alenileştirmiştir. Dobruca ve Zağra taraflarında halkın kalbini bozarak Ehl-i Sünnet yolundan saptırmış, birçok kişiyi etrafına toplamıştır. Ancak bir müddet sonra Edirne’de bulunan Sultan Musa bunun üzerine yürüyerek adamlarını dağıtmış, Bedreddin ise Siroz’a kaçmış, burada yakalanıp şer’î hükümle idam edilmiştir. Mezarı da oradadır. O zamandan beri müntesipleri Balkanların öte yakasında sapkın fikirlerini sürdürmektedir.
Merhum Sultan Süleyman ve Sultan Bayezid dönemlerinde Dobruca’da meydana gelen Celâlî isyanları da bu taifenin eseridir. Hâlen Dûceler diye bilinen köylerde fitne ve fesat odağı durumundadırlar. İçlerinde sünnet ve şeriat eseri yoktur. Müslüman öldürmeyi gazâ kabul eden, Ashâb-ı Kirâm’a dil uzatan, fitne ve bozgunculuğun kaynağı olan Râfizîlerdir. ‘Işık zaviyeleri’ adıyla bazı ocakları da mevcuttur ki, onların hali daha da kötüdür. Kendilerine ‘Sîmâvnevî’, şeyhlerine ise ‘İbn Simâvî’ derler.
Devletinizin bekâsı için bu taifenin te’dîb edilmesi zaruridir. Yoklamaktan maksad bütün halk değil; sancak beyi, kadı ve şeyhleri gibi önderlerin şer’î hükme göre cezalandırılmasıdır. Köylere sünnî imamlar tayin edilip kadın-erkek, çocuk-büyük yeniden ilmihal üzere eğitilmelidir. Eğer kendi iradeleriyle sünnet ve şeriata dönerlerse ne âlâ, değilse defedilmeleri icap eder.
Hızır Paşa kulunuz bu taifenin ahvalini yakından bilir, ondan bilgi alınabilir. Ben dahi bir müddet aralarında bulunmuş, işlerini yakından görmüş biriyim. Oradaki ulema ve şeyhler de durumu iyi bilirler. Eğer gereken yapılırsa köylerin ve şehirlerin gerçek anlamda fethi tamamlanmış olur. Zira Kur’an’ı inkâr etmiş, İslam’ın şeairini ortadan kaldırmışlardır. Namaz kılanı, oruç tutanı dahi öldürürler. Bu sebeple nasıl ki doğuda Bedreddin’in fitnesini kaldırdınız; aynı şekilde batıda da sünnet ve şeriat hâkim kılınmalıdır ki, ülke imar ve ihya olsun.”
Kaynak: Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, Aziz Mahmut Hüdayi, Erkam Yayınları