Yaratıcı Bir İnsanın Engelli Olarak Yaşamasını Niçin İstemiştir?

Sorularla İslam

Yaratıcı bir insanın engelli olarak yaşamasını niçin istemiştir?

Her insân imtihândadır ve herkesin imtihânı farklı farklıdır. Her gören göz, işiten kulak ve konuşan dil sorumludur.

İlâhî adâlet gereği herkes, gücünün yettiğinden ve sâdece kendisine verilenden sorulacaktır.[1] Yaratıcı, sabredenlerle sabretmeyenleri ayırt etmek üzere verdiği nîmetlerle kullarını sınamaktadır. Bunun bir imtihân olduğuna inanan mü’mîn, verilene şükretmek, alınana ise sabretmek sûretiyle iki durumda da sınavı kazanma imkânına sâhiptir.[2]

Bâzı Kişiler Niçin Engelli Doğmaktadır veyâ Olmaktadır?

Engelli olarak dünyâya gelmek veyâ sonradan engelli olmak, Allâh’ın insânlara zulüm yaptığı anlamına gelmez. Çünkü Kâdir, Âlim ve Hakîm olan Allâh’ın zulmetmesi için bir sebep yoktur. Allâh’ın ne bir kimseye düşmânlığı vardır, ne de muhtâç oluşu söz konusu olabilir. Eksikliklerden münezzeh olan Allâh, zulüm yapmaz. Çünkü şer olarak adlandırılan şeyler, eğer en mükemmel düzene aykırı olsalardı yaratılmazlardı.[3]

Öyleyse bâzı kişiler niçin engelli doğmaktadır veyâ olmaktadır? Bunların hikmeti bağlamında şu rivâyet zikredilmektedir: “Allâhü Teâlâ, Hz. Âdem’e zürriyetini gösterdi. Âdem (a.s.) onların arasında zengînlik ve fakîrlik, güçlülük ve zayıflık bakımından büyük farklılıklar gördü ve Allâh’a sordu. Niçin benim zürriyetime böyle şeyler yaptın? Onlara eşit davransan olmaz mıydı? Allâhü Rabbü’l-Âlemîn şöyle cevâp verdi: Şükredilmesi için böyle yaptım.”[4]

Bu dünyâdaki mahrûmiyetler ve eksiklikler eğer âhiret yurdunda telâfî edilmeyecek olsaydı, bu durum ilahî adâlet açısından sorgulanabilirdi. Ancak âhiret yurdunda bu dünyâdaki bütün mahrûmiyetler ve eksiklikler fazlasıyla telâfî edileceğinden, verilen nîmetlerin hesâbı göze alındığında bu dünyâda engelli olmak, mü’min hakkında öbür dünyâ için büyük bir avantaj olarak da görülebilir.[5]

Kelâm ilmî bağlamında konu ele alındığında engellilik sorununa özellikle üç temel yaklaşım tarzı olduğu görülmektedir. Bunlardan ilki Mûtezile’ye âittir. Mûtezile âlimleri engellilik hâlinin toplum için bir lütûf olduğunu beyân etmişlerdir. Başta engelliliğe mâruz kalan kişi olmak üzere, bu durumdan etkilenen diğer bireyler için hem dünyâ hem de âhirete dönük bir mükâfatın varlığına dikkat çekmişlerdir.

İkinci yaklaşım Eş’ârîlere âittir. Onlara göre her türlü engellilik hâlinin kaynağı Allâh’tır. Bunlar ilâhî adâlet ve hikmet bağlamında meydâna gelen olaylardır. Bunların hikmeti nedir? Engellilik niçin vardır? tarzında soruların sorulması doğru değildir. İnsan dâhil bu kâinattaki her şey Allâh’ın mülküdür. Mâlik olan Allâh, mülkünde istediği gibi tasarruf yetkisine sâhiptir ve onun hikmetinden suâl olunmamalıdır. İnsan aklı her türlü isim ve sıfatlarıyla mükemmel ve sınırsız olan Allâh’ın eylemlerindeki hikmeti anlama noktasında yetersiz olabilmektedir.[6]

Fıkıh’ta Hanefî mezhebinin yolunu tâkip edenler, kelâmda Mâtürîdî ekolüne mensûptur. Diğer iki yaklaşım tarzı arasında orta bir yol bulmaya çalışan bu görüş, çoğunluk tarafından benimsenmiştir. Bu görüşe göre ister doğuştan isterse sonradan olsun her türlü engellilik hâlinin yaratıcısı Allâh’tır. Bu husûsun Allâh’ın ilmî, kudretî, adâleti ve hikmeti bağlamında mutlakâ bir açıklaması vardır. Dolayısıyla engellilik de dâhil tüm musîbetlerin açıklanabilen veyâ henüz îzâhı mümkün olmayan neden(ler)i olduğu kabûl edilmelidir.[7] Yaşadığımız dünyâda her şeyin bir amaca hizmet ettiği ve boşu boşuna gereksiz olarak bulunmadığı ortadadır.[8]

İnsânoğlu Allâh’a Kulluk Etmek İçin Yaratılmıştır

Bu dünyânın boşuna yaratılmadığının ve yaşamamızın hikmetlerden en dikkat çekeni, şu âyet-i kerîmede yer alan insânın yaratılış gâyesi ile ilgili olandır:

“Muhakkak ki insânları ve cinleri bana kulluk etsinler diye yarattım”[9]

Bu âyette ifâde edildiği üzere insânoğlu Allâh’a kulluk etmek için yaratılmıştır. Pek çok âyette[10] insânın kulluk sürecinin farklı musîbetleri içeren bir imtihâna da dayandığı belirtilmektedir. Çünkü bu yaratılışı anlamlı kılan şey, teklife muhâtap olan insânın tekdüze değil, inişli çıkışlı bir hayâta sâhip olması ve bu süreçte yaratıcının emir ve yasaklarına itâat edip etmeyeceğinin tespîtidir. Bu bağlamda musîbetler inancın sağlamlık ve samîmîyetini ortaya koyacak en önemli enstrümanlar olmaktadır. Musîbetlere gösterilecek tahammül, insâna verilen ömür sermayesinin daha bereketli olmasına vesîle olmaktadır. Engellilik ve diğer musîbetlerde imtihânın boyutu sâdece birey ile sınırlı kalmamakta, başta âile ve akrabalar olmak üzere tüm toplumu kapsayan bir yapı arz etmektedir. Engelli bireyin yapması gereken şey, içinde bulunduğu duruma sabretmek ve kulluğun gereklerini yerine getirmeye çalışmaktır. Bu durumda âilesinin ve yaşadığı toplumun üzerine düşen mükellefiyet ise ihtiyâç duyduğu konularda ona yardım ellerini uzatmaktır.[11]

Her insân aynı şeylerle değil, birbirinden çok farklı şeylerle imtihân olabilmektedir. Meselâ Tâlût’un ordusu bir nehirden su içmekle, Sâlih Peygamber’in kavmi bir dişi deve ile, Yûsuf Peygamber, Efendisinin hanımının ondan murat alma arzûsu ile, Eyyüp Peygamber hastalıklara tahammül husûsunda, İbrâhîm Peygamber oğlu İsmâîl’i kurban etme meselesinde imtihân edildikleri gibi insânlar da yaşadıkları çağlarda farklı imtihânlara tâbî tutulmaktadırlar.[12]

İkinci hikmet, bu dünyâda çekilen sıkıntıların günâhlara keffâret olmasıdır. Ebû Hüreyre (radıyallâhü anh)’dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullâh (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

“Mü’mîne musîbet nevînden her ne ulaşır ise günâhlarına bir keffâret olur. Musîbet, beklenmedik bir hâdise olmuş, ayağına batan bir diken olmuş farketmez.”[13]

Rasûlullâh (aleyhissalâtu vesselâm), rahatsızlığı artan Ümmü’s-Saib (radıyallâhü anhâ)’in yanına girdi ve: “Niye zangırdıyorsun, neyin var?” dedi. Kadın: “Humma (sıtma)! Allâh belâsını versin!” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm da: “Sakın hummaya sövme! Çünkü o, insânların hatâlarını temizlemektedir, tıpkı körüğün demirdeki pislikleri temizlediği gibi!” buyurdular.[14]

İlgili hadîsler bağlamında meseleye bakıldığında engellilik ve tüm musîbetler günâh hastalığını tedâvî eden bir ilâç olup[15], Allâh’ın öfke ve gazâbının değil, merhâmet ve ihsânının bir işâretidir.[16]

Günâhı olmayan inançlı bir kimsenin mâruz kaldığı engellilik hâlinde de Allâh’ın rahmeti ve merhâmetini görmek mümkündür. Nitekim bir hadîste Hz. Muhammed (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Vücûduna musîbet uğrayan hiç bir Müslüman yoktur ki Allâh onu koruyan meleklerine ‘verdiğim hastalıkla sınırlandırıldığı sürece geçmişte yaptığı iyi şeylerin mükâfatını gece ve gündüzü için aynen yazın’ diyerek kulunu kurtarır.”[17]

Üçüncü hikmet olarak engellilik ve diğer musîbetlere karşı gösterilen sabır netîcesinde mükâfata mazhar olma ve netîcede de Cennet’in yüksek makâmlarını kazanma zikredilebilir.[18]

Ebû Hüreyre (radıyallâhü anh) anlatıyor: Rasûlullâh (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Allâh Teâlâ hazretleri şöyle demiştir: Ben kimin iki sevdiğini (gözlerini) almışsam ve o da sevâbını umarak sabretmişse, ona Cennet dışında bir mükâfat vermeye râzı olmam.”[19]

Engelli bir birey olarak sabredip ebedî âhiret hayâtında Cennet’lik olmak mı yoksa özürsüz olduğu hâlde îmânsız ve şükürsüz olup âhirette Cehennem’lik olmak mı daha iyidir?

Belâ, Allâh dostları için kahr görünümünde gelen bir lütûftur. Allâh, kullarından birine özel bir lûtfû olduğunda onu güçlüklere uğratır. Yüzme öğreten birisinin yeni öğrencisini -telaş etsin, çırpınsın çabalasın, böylece sonuçta deney kazansın ve yüzmeyi öğrensin diye- suya daldırması gibi, Allâh da sevdiği kullarını belâlara gark eder. İnsan bir ömür boyu kitâp okusa-dursa, suya girmedikçe yüzücü olamaz. İnsan da bu dünyâ hayâtında güçlüklerle karşılaşmalıdır ki olgunlaşsın, pişsin, güçlüklerden nasıl çıkılacağını öğrensin.[20]

 Güçlükler, karşılaşılan sıkıntılar, fertleri eğittiği gibi, milletler için de uyanış vesîlesi olabilir. Musîbetler, uyuyan insânları uyandırır ve bilinçlendirir, azîm ve irâdeleri harekete geçirir. Hayât iksiri iki şeydedir: Birisi aşk, diğeri belâdır. Bu ikisi, insânlara büyük güç ve yetenek sağlar, porsumuş ve fer’i gitmiş nesneleri, parlak cevhere dönüştürür.

Bunalım geçirme olayları ve intihârlar, Allâh inancı sağlam olmayan insânlar arasında görülmektedir. Allâh’a inananlar ise yaşadıkları olumsuzlukların ve mahrûmiyetlerin karşılığının âhirette verileceğine inanırlar.[21]

Dipnotlar:

[1] Bakara: 2/233, 286; Talâk: 65/7

[2] Müslim, “Zühd” 64, III. 2295.

[3] Coşkun, İbrâhîm; İlahî Adâlet ve Engelli Bireyler, s.83.

[4] Beyhakî, “Şuâbu’l-Îmân” IV/107.

[5] Engelliler İlmihâli, DİB Yay. Komisyon, s.50.

[6] Işık, Harun; Engellilik Sorununa Kelamî Bir Yaklaşım, Ekev Akademi Dergisi, Yıl: 2013, Sayı: 57.

[7] Kardavi, 2000, s. 82.

[8] İbni Kayyım el-Cevziyye, 1977, s. 78.

[9] Zariyât: 51/56.

[10] Bakara: 2/155; Hac: 22/35; Lokmân: 31/17; Hadîd: 57/22-23; Teğâbün: 64/11.

[11] Işık, Harun; Engellilik Sorununa Kelamî Bir Yaklaşım, Ekev Akademi Dergisi, Yıl: 2013, Sayı: 57.

[12] Coşkun, İbrâhîm; İlahî Adâlet ve Engelli Bireyler, s.101-102.

[13] Müslim, “Birr” 49.

[14] Canan, İbrâhîm; Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/288.

[15] Askalani, 1959, c. 10, s. 112.

[16] Işık, Harun; Engellilik Sorununa Kelamî Bir Yaklaşım, Ekev Akademi Dergisi, Yıl: 2013, Sayı: 57; Bkz. İbni Kayyım el-Cevziyye, 1986, c. 4, s. 192; Heysemi, 1986, c. 7, s. 104-105; c. 8, s. 161-163.

[17] Makdisi, 1999, s. 63-64.

[18] Işık, Harun; Engellilik Sorununa Kelamî Bir Yaklaşım, Ekev Akademi Dergisi, Yıl: 2013, Sayı: 57.

[19] Tirmizî, “Zühd” 58, (2403).

[20] Coşkun, İbrâhîm; İlahî Adâlet ve Engelli Bireyler, s.83.

[21] Coşkun, İbrâhîm; İlahî Adâlet ve Engelli Bireyler, s.156-158.

Kaynak: Hasan Serhat YETER, Engellinin İlmihâli, 2022