Taassup Nedir?

NE NEDİR?

Toplumları ve toplumlar arası bağları yok eden taassup nedir? Taassubun sebepleri nelerdir? Mutaassıp kime denir? Müslüman taassup yapabilir mi? İşte cevabı...

Bağnazlık kelimesiyle ifade edilen taassup terim olarak şöyle tanımlanır: Doğru veya yanlışlığına bakılmaksızın bir düşünce veya ekolün savunuculuğunu yapmak, mensubu olduğu din, mezhep ya da partiyi her halükârda desteklemek, doğruluğu araştırılmadan karşıt düşünceye saygısızlık etmek, bir düşünceye bir inanışa aşırı ölçüde bağlanıp ondan başkasını düşünmemek, ayrıca kendi yandaşlarına ister haklı isterse haksız olsunlar mutlak destek vermek, onların tarafını tutmak.

İnatçılık, şiddete baş vurma, bir şeyi doğru ve yanlışlığına bakmaksızın körü körüne savunma, kendisi gibi düşünmeyenler üzerinde hakimiyet kurma, hoşgörüsüzlük ve cahillik gibi sıfatlar taşıyan kimseler mutaassıptırlar. Konuya bu çerçeveden bakıldığında gerçek bir Müslümanın mutaassıp olması düşünülemez. Çünkü Müslüman her görüş ve düşünceye açıktır. “Onlar sözü dinlerler ve en güzeline tabi olurlar. İşte onlar Allah’ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir. İşte onlar aklı başında olanlardır.” (Zümer, 18)

Taassup daha ziyade kavmiyet, din, mezhep, ideoloji alanında tezahür eder, ayrıca şahısları putlaştırma şeklinde de gözükür.

Geçmişi körü körüne taklit etmek, yeniliklere açık olmamak kınanmıştır. “Onlara: Allah’ın indirdiğine ve Resûl’e gelin denildiğinde, babalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter derler. Peki ataları hiç bir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi?” (Bakara, 170)

İnsan her halükârda gerçekleri kabule açık ve hazır olmalıdır. Penceresini ışığa açık tutmalıdır. Kendisinin ve yakınlarının aleyhine de olsa doğrudan ve doğruluktan yana tavır koymalıdır. “Ey iman edenler! Kendinizin, ana babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik ederek adaleti gösteren kişiler olun.” (Nisa, 135)

TAASSUBUN SEBEPLERİ NELERDİR?

İnsanı taassuba iten, tarafsızlıktan uzaklaştıran pek çok sebep vardır. Kibir ve kendini beğenmek, inatçılık, haset ve düşmanlık, geçmişe duyulan hayranlık, geleneğin tabulaştırılması, cehalet ve düşüncesizlik, art niyet ve samimiyetsizlik, aşırı sevgi ve nefret, statükoyu korumak, menfaat kaygısı, mahalle baskısı, grup körlüğü, refahın yol açtığı şımarıklık, değişime karşı direnme vs.

Fert ve toplum olarak huzurlu ve mutlu bir hayat için akıl, ilim ve imanın rehberliği asıldır. Böyle olmakla beraber insanları yönlendiren akıldan ziyade duygulardır. Sevgi, nefret ve menfaat duygusu çok zaman akla galip gelmektedir. Akl-ı selim, kalb-i selim sahibi olmak zorlaşmaktadır.

Gazali merhum insanların önemli bir zaafından bahsetmektedir. O da; sevdiğinde hiç kusur bulmamak, sevmediğinde ise hiç meziyet görmemek. Halbuki Hz. Peygamber (s.a.v.); “Sevdiğinizi aşırı sevmeyiniz, kötülediğiniz kimseleri de fazla kötülemeyin.” (Tirmizi, Birr, 60) buyurmuş, ayrıca şu hususa dikkat çekmiştir. “Bir şeyi aşırı sevmen seni kör ve sağır yapar.” (Ebu Davud, Edeb, 125) Nefret de böyledir. Zira aşırı sevgi ve nefret akla ve göze perde olmaktadır. Bu durumda insan objektif ve tarafsız olamamaktadır. Bizde “Aşkın gözü kör olur” derler. Menfaat ve akrabalık duygusu da böyledir. Bundan dolayı yakın akrabadan şahit kabul edilmez, hiç bir hakime de kendi hakkında karar verdirilmez.

Toplum içinde kamplaşmanın sebebi taassuptur. Taassupla gözleri, kalpleri ve akılları perdelenenler sadece görmek istediklerini görürler, duymak istediklerine kulak verirler, başkalarıyla aralarına adeta demir perde çekerler. Bu tavır din içinde ve dışında, siyasi ve ideolojik zeminde çok görülür. Ham yobazlar, kaba softalar olduğu gibi devrim yobazları, mütecaviz laikler ve saldırgan ateistler de olur. Taassubun belli bir dini, mezhebi, ırkı ve ideolojisi olmaz. Gerçeklere karşı gözlerini kapayan, kulaklarını tıkayan herkes mutaassıptır, yobazdır. Yobaz ve mutaassıp denince akla öncelikle Müslümanların gelmesi kasıtlı bir algının sonucudur.

Müslüman muhafazakâr olur. Fakat mutaassıp olmaz. Ahlâkî ve insani değerleri korumak, geçmişe saygılı olmak erdemdir. Eskiye ait her şey kötü değil, yeni olan her şey de iyi değildir. Aslolan doğrunun, iyinin ve güzelin yanında olmaktır.

Partiler ve sahıslar tabu değildir. Peygamberler ve kesin dini kurallar hariç her şey tartışılabilir. Şahıs, parti ve ideolojileri tabulaştırmak, tartışılmaz saymak hem ilerlemeye hem de birlikte yaşamaya engel olur. Zira ilerlemenin şartı tartışma, araştırma ve daha güzel ve daha faydalı olanı bulmak için çaba sarf etmektir. Şahısları, ideolojileri aşamayan şahıs ve toplumlar daima yerinde sayarlar. Hayvanlar aynı şeyleri hep aynı tarz ve üslupla yaptıkları için ilerleyemezler. Zira akılla değil, iç güdüleriyle hareket ederler.

Biz, insanları gerçeğin terazisinde tartarız, gerçeği insanların terazisinde değil. Kimin söylediğine değil, neyin söylendiğine bakarız. Doğruyu kim söylerse söylesin doğrudur. Eğriyi kim söylerse söylesin eğridir. Taassup gözlüğünü takanlar neyin söylendiğine değil, kimin söylediğine bakıyorlar.

“Akıl için yol birdir” derler. Evet akl-ı selim, yani sevgi ve nefretin esiri, menfaat ve taassubun tutsağı olmayan akıl için bu doğrudur. Fakat duyguların tutsağı olan, başkalarına kiralanan akıl için geçerli değildir.

İnsanları maddi-manevi esaretten kurtarmayı hedefleyen İslamiyete karşı geliştirilen kasıtlı algı operasyonu islamofobi, tamamıyla taassuptan, kıskançlıktan ve menfaat kaygısından kaynaklanmaktadır. Bu bağnazlığın, kara taassubun tarihte ve günümüzde nelere mal olduğuna dair pek çok acı tablolar vardır. Hak dinin temel kuralı; kendin için istediğini başkaları için de istemektir. Yaradılmışları yaradandan ötürü sevmektir. Benden bize ulaşmaktır. Eşya ve olaylara adavet gözüyle değil mahabbet gözüyle bakmaktır. Bu da taassuptan kurtulmakla olur.

Gerçeklerin kabulüne en büyük engel bağnazlıktır dedik. Buna dair son derece çarpıcı bir misal aktaralım.

Abdullah b. Selam Medine civarına yerleşmiş olan üç Yahudi kabilesinden Benî Kaynukaya mensup bir Yahudi bilginiydi. Kendisi Rasulullah’ı görünce onun, Tevrat’ta geleceği müjdelenen peygamber olduğunu fark etmiş ve Müslüman olmuştu. Müslüman olmazdan önce, kabilesi arasında büyük bir itibara sahipti. Kendisi gibi aile fertleri de islamiyeti seçmişti. Abdullah bir müddet Müslümanlığını gizlemiş, bilahare Rasûlullah’a gelerek: Ya Rasûlallah! Yahudiler iftiracı bir kavimdir.

Şayet onlara benimle ilgili sorular yöneltmeden Müslüman olduğumu öğrenirlerse bana çamur atarlar. Beni bir odaya sakla ve onlara benimle ilgili soru sor. Rasulullah onu bir odada gizledi. Yahudiler geldi ve onlara: Bu Abdullah b. Selam size göre nasıl birisidir? dedi. Onlar da: O bizim en hayırlımızdır, en hayırlımızın çocuğudur, efendimizdir, efendimizin oğludur, dediler. Rasulullah: Peki ya Abdullah b. Selam Müslüman olduysa! deyince Yahudiler: Allah korusun! Öyle bir şey olmaz dediler. Abdullah odadan çıktı ve şehadet getirerek Müslümanlığını ilan etti. Ey Yahudi topluluğu! Allah’a karşı saygılı olun. Onun gönderdiklerini kabul edin. Siz de biliyorsunuz ki; Hz. Muhammed onun peygamberidir. O, isim ve sıfatlarıyla Tevrat’ta haber verilen peygamberdir. Ben onun Allah elçisi olduğuna inanıyorum, getirdiklerini kabul ve tasdik ediyorum, deyince; Yahudiler: Sen bir yalancısın, bizim en kötümüzsün, en kötümüzün çocuğusun, diyerek onu aşağıladılar.

Bunun üzerine Abdullah b. Selam; Yâ Rasûlallah! Korktuğum başıma geldi, onların iftiracı, zalim, sahtekar ve fâsık bir topluluk olduklarını size söylemiştim, dedi. Netice olarak Müslümanlığını ve aile fertlerinin de Müslüman olduklarını ilan etti. Teyzesi Hâris kızı Hâlide de Müslüman oldu ve iyi bir Müslüman olarak yaşadı. Abdullah Uhud Savaşına, Kudüs’ün fethine, nihavend savaşına katılmış, Hz. Osman’ın kurtarılması için çalışmış mübarek bir sahabidir. “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, Peygamberi, kendi çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar.” (Bakara, 146) Âyetinin onun hakkında nazil olduğu söylenir.

Baştan beri belirtmeye çalıştığımız taassup fert ve toplumları gerçekten kör ve sağır yapıyor. Biraz önce Abdullah b. Selam’ı yere göğe sığdıramayan Yahudiler, biraz sonra onun Müslüman olduğunu öğrendiklerinde hiç tereddüt etmeden onu yerin dibine batırmaya kalktılar. Görüldüğü gibi en büyük körlük ve sağırlık taassuptur. Tedavisi son derece zor bir hastalıktır. Çünkü bu hastalığa yakalananlar hasta olduklarını kabullenmemekte, üstelik başkalarını hasta saymaktadırlar.

Taassuba karşı ilimle, hilimle, sabır ve müsamaha ile donanmak, mutaassıpların tavırlarından olabildiğince uzak durmak, taassubu besleyen ortamları normalleştirmeye çalışmak, hür düşünceyi, hoş görüyü, birlikte yaşama kültürünü yeşertecek zeminleri oluşturmak için seferber olmak gerekiyor.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, Yıl: 2019 Ay: Haziran, Sayı: 400