Sultan’ül-Ârifin Sâmi Efendi Hazretleri’nden Hatıralar
Sultan’ül-Ârifin Mahmud Sâmi Efendi’nin rehberliğinde; kâmil insan olmanın iki şartı, kalbi diri tutmanın yolları ve manevi yolculukta istikametin kerametten üstünlüğüne dair canlı şahitlikler.
Muhterem Üstaz Mahmud Sâmi Ramazanoğlu (k.s) hazretlerinin, füyüzâtın kıyamete kadar devam edeceğine dair bir hâtırasını, uzun seneler Erenköy’de ikamet eden Lütfi Eraslan bey şöyle anlatıyor:
FÜYÛZÂT-I İLÂHÎNİN KALBE AKIŞI
“1970 yıllarıydı. Erenköy’de Mehmet Öztürk amcanın köşkünde bir sohbette bulunmuştum. Muhterem Üstaz, âdeti vechile sohbetlerini yazılı bir metinden veya defterden okuyarak yaparlardı. Kalp konusu hariç umumiyetle okumayı tercih ederlerdi. O gün de kendi yazmış oldukları defterden okuyorlardı. Bir ara sohbetin ortalarında defteri kapatıp irticâlî olarak şöyle buyurdular:
“Sevr mağarasında, Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz’in kalb-i şerîfinden, Ebû Bekir Sıddıyk (r.a) efendimizin kalbine aktarılan füyûzât-ı ilâhî, hâlâ, eksiksiz devam etmektedir. Bu füyüzât-ı ilâhîden istifadeye iki şart lazımdır:
Teslim-i mürid
İtirazsız kalp.”
Muhterem Üstaz, kâmil insan olma yolunda iki ana ölçüyü böylece hatırlattıktan sonra sohbetlerine tekrar okuyarak devam etmişlerdi.
DUVARDAKİ RESİM GİBİ OLMAMAK
Cemaleddin Perek ağabey anlatıyor:
Bir sefer Tahtakale’de Sâmî Efendi Üstâdımızı ziyarete gitmiştim. Üstâdımız o gün, mânevî ders ve sohbetlerden bahsedip önemli bir hususa dikkat çekmişlerdi. Üstâdımız dersleri yaparken gönlü Allah’a vererek zikretmemiz hususunda şu kıymetli misali vermişti:
“-Kalb bir yanda kalıp insan bir yanda olursa, o insan duvardaki resim mesabesindedir.”
Mânevî derslerimizi çekerken kalb ve kalıbımız, cesed ve ruhumuz bir olmalı. Biz “Allah Allah” diye zikrederken zihnimiz başka bir yerde dolaşmamalı. Derslerimizin verimli olması kalb ve kalıbımızın cesed ve ruhumuzun bir bütünlük içerisinde olmasına bağlıdır. Zikir anında bu birlik sağlanamazsa insan, duvardaki resim gibi olur.
YA KİBİRDEN YA GAFLETTEN
Sâdık Gündoğdu bey şöyle anlatıyor:
“-Adana’da yaşayan 90 yaşlarında eski ihvânımızdan yaşlı bir abimiz var. Babaları, Muhammed Es’ad Erbili kuddise sirruh Efendimizin müridanındanmış. Kendisi devlet memuru olarak çalışmış ve postacılıktan emekli olmuş. Devlet memurları o zamanları kılık kıyafet kanûnuna tâbi olarak çalışırmış. İstedikleri gibi giyinip kuşanamaz ve istedikleri gibi her yere girip çıkamazlarmış. 1960’lı yıllarda bu yaşlı abimiz Sâmî Efendimiz’i ziyaret için İstanbul’a gelmiş. Erenköy’de Muhterem Üstâdımızın bir sohbetinde bulunmuş. O sohbette Sâmî Efendi Üstâdımız sünnet-i seniyyenin ihyası konusunu ele almış. Bir sünneti ihya edene yüz şehid sevabı verileceğinden bahsetmiş. Hadis-i şeriflerde böyle buyruluyor demiş ve kendileri de husûsi olarak şu nasihatta bulunmuş:
“-Bir insan kırk yaşına gelir de, sünnet-i seniyye üzere yaşamazsa, ya kibrinden ya da gafletindendir.”
ÇALIŞIRSAM EVLİYA OLUR MUYUM?
Adanalı Ahmed Fatih Andı amca anlatıyor:
“1940 yıllarında Adana’da onbeş yaşında bir çocuktum. Bir gün devlethâneye vardığımda Üstâdımız abdest tazelemekteydi. Fakir hemen havluyu aldım kapıda beklemeye başladım. Salona çıkar çıkmaz havluyu iki elimle uzatıp verdim.
Beni görünce: “Hoş geldin Ahmed Fatih!..” dedi. Havluyu aldı ve mübarek yüzünü silerek odaya geçti. Peşinden ben de odaya girdim. Gönlümü, zihnimi meşgul eden bir soru vardı kafamda. Çocukluk, gençlik ne dersen de! Çekinmeden gülümseyerek Üstâdımıza:
“-Efendim! Çalışırsam evliya olur muyum?” diye sordum.
O da fakire gülümseyerek hemen “Olur amma!..” dedi ve bir müddet sükût etti. Sonra insana hedef ve heyecan veren şu tavsiyede bulundu:
“-Evlâdım! Evliya olmak için çalışırsanız olamazsınız. Amma Allah için çalışırsanız, o zaman Allah dilerse size evliyalığı da verir.” buyurdu.
AHDE SÂDIK KALMAK
Lütfi Eraslan Hoca ağabey anlatıyor:
“1970 senelerinde idi. Ankara’dan on kişi İstanbul’a Erenköy’e ziyarete geldik. Muhterem Üstaz Mahmud Sâmi Ramazanoğlu (k.s) hazretlerinin Güllü Köşk’teki odasına ikişer ikişer kabul edildik. Fakir son guruba kalmıştım. İçeri girdik ve huzurunda oturduk. Nur gibi parlayan yüzüne, edeben ancak ara ara bakabiliyorduk.
Muhterem Üstaz rahmetullahi aleyh söyleyeceklerini hep bana bakarak söylüyordu. Sanki karşısında sâdece ben oturmuştum da, başka kimse yok gibi davranıyordu. Bir hikmetinin var olduğuna inandığım bu hareketin inceliğini kavrayamamıştım. İşaretlerden anlayamamıştım. Muhterem Üstaz bizi uğurlarken:
“– Siz bu kardeşimizi ders almaya getirmişsiniz amma biz istiharesiz ders vermeyiz” buyurdular.
Fakir heyecan ve telaşla; “Efendim kardeşimiz derslidir” dedim.
Bu cevaptan hoşnut olmayan Muhterem Üstaz hazretlerinin nur cemâli birden değişiverdi. Celâlli bir şekilde kardeşimize döndü ve:
“– Siz demek dersi terk ettiniz öyle mi?” dedi.
Peşinden Şâh-ı Nakşbend (k.s) Efendimiz’in şöyle söylediğini nakletti:
“– Bizden bir kimse inâbe alır da terkedecek olursa sû-i hâtime ile gider...” Yâni sonu kötü olur.
KALBİNİ İHYA EDEN ÖLMEZ
Dr. Hulûsi Baybal anlatıyor:
Sami Efendi Üstazımız kalp eğitimi ile ilgili olarak; “İnsanın bir sureti, bir de sîreti vardır. İnsan sîretiyle, kalbiyle insandır, kalıbıyla değil. Kalıp olarak ahsen-i takvim olarak halk edilmiştir. Ama bu ahsen-i takvim oluşu, kalbinin ihyasına bağlıdır. Kalbinin Mevla’ya ve oradaki iman neşesinin tam mânâsıyla yerleşmesine bağlıdır.” buyururlardı.
İlk haccımızda Medine-i Münevvere’de Ârif Hikmet kütüphanesinde sohbet buyurmuşlardı. Sohbetleri o zaman çok daha dinç, enerjik, heyecanlı oluyordu. Bir sohbetinde iki dizi üzerine gelerek ayağa dikilip:
“İnsan ölmez, insan ölmez, insan ölmez. Ölen hayvandır. Ehli Zikir ölmez. Kalbini ihya eden ölmez.” buyurmuşlardı. O sohbet bugünkü gibi hala kulağımda çınlar.
SEHER VAKTİNİN KIYMETİ
Fatihli Hüseyin amca anlatıyor:
“Üstadımız fakire bir ziyaretimde şu tavsiyelerde bulunmuştu:
“– Bir ihvan seher vakti kalkmazsa, seher vakti dışında bütün gün seccadeden başını kaldırmasa yine o vaktin ecrine ulaşamaz.” Yine bir görüşmemde Sami Efendi Üstadımız elini göğsüne koyarak şunları söylemişti:
“– Şu insan sadrında o kadar hücreler vardır ki, yedi kat semayı kuşatır. İnsan ne kadar mükerrem değil mi? Ama ne yazık ki çoğumuz gaflet içindeyiz.”
HASTALIKLARIN MERKEZİ
Ali Hüsrevoğlu Bey anlatıyor:
Muhterem Üstaz (k.s.) hazretleri yarım asrı aşan irşad hayatında hiçbir kimseye emr-i vâkî yapmamıştır. Kendisini sevenlerden hiçbirine: “Gel benden ders al!, şunu yap, şunu yapmazsan helâk olursun, sakal bırak, şöyle giyin!..” gibi bir söz sarf etmemiştir. Zamanın önde gelen din âlimlerinden bir zât, resmi vazifesi dolayısıyla fötr şapkasıyla, kravatıyla, tam bir bürokrat gibi giyinir ziyaretlerine gelirmiş. Huzuruna kim, hangi kıyafetle gelirse gelsin asla onun giyim kuşamıyla uğraşmamıştır. Kendilerini ziyarete gelenlere sohbetler yaparak onların gönüllerinde yeni ufuklar açılmasına gayret etmiştir.
Onlara hep şu tavsiyede bulunmuştur:
“- Bütün hastalıkların merkezi kalptir. Orası düzelmeden hiçbir şey düzelmez.”
BAHTİYAR İNSAN
Merhum Ali Ege Ağabey’den naklen Selâmi Şenel Hoca şöyle anlatıyor:
“-Merhum Ali Efendi ağabeyimiz bizlere sohbetlerde ‘bahtiyar insan’ tarifini yapardı. Sâmi Efendimiz’den duyduğu ‘bahtiyar insan’ tarifini bütün sevdiklerine adetâ ezberletmişti. Her fırsatta bir vesîle bulur Muhterem Üstaz hazretlerinin o sözlerini sık sık tekrar eder ve hatırlatırdı. Şöyle derdi:
‘-Bahtiyar insan, dünya okyanusunda, gönül gemisini hasara uğratmadan, sâlimen, sâhile ulaştıran insandır.”
MERCEK MİSALİ
Bir gün Namrun yaylasında Sâmi Efendimizi ziyarete gitmiştim. Eve vardığımda Üstadımızı sofada oturuyor olarak uzaktan gördüm. Huzurlarına varıp selâm verdim. Elinde kalemi deftere bir şeyler yazıyordu. Fakir’i yanına çağırdılar.
Yanlarında bir mercek bulunuyordu. Merceği alıp güneş ışığına tutarak kağıda yansıttılar. Biraz sonra kağıt yanmaya başladı. Bir bez parçasına tuttular onu da yaktı. Bir tahta parçasına tuttular o da yanmaya başladı.
Sonra fakire dönerek:
“- Bak Abdulkadir! Bu maddî bir cisim iken güneş ışığını içine alıyor ve nereye yansıtılırsa orayı yakıyor. İşte Evliyâullah’ın kalbi de aynen bu mercek gibidir. Karşısına gelen kabiliyet sahibi müridin kalbine nûr-i İlâhiyi yansıtır ve emrâz-ı kalbisini yakar. Böylece kalbimizi her türlü kötülüklerden temizlemiş olur” buyurdular.
İSTİKAMET - KERAMET HASSASİYETİ
Mustafa Eriş Bey anlatıyor:
Çiçekçi İbrahim Efendi, vefat edeceği hastalığın üstesinden gelmeye çalışıyordu. Gönlü “lâ taknetü mirrahmeti’llah” (Allah’tan ümidinizi kesmeyiniz) ilâhî hitabının sırrına ayna olmuş, bizlere hep sevimli yüzüyle ümit saçıyordu. Kendisi, o sırada muhterem Adnan Bey’in hanelerinde ikamet ve istirahat ediyordu.
Ziyaretine vardık, elini öptük, hal-hatır soruşturması derken, her zamanki âdeti üzere sohbeti başlatmış oldu:
“- Hadi bakalım Kur’ân’dan bir sayfa açalım, bize Allah’ın sözlerini anlat!”
Bazen o, bazen biz; tevafukla açılan sayfada Bedir Ashabı’nın savaş çilesinden kazandığı iman gücünü (ve li-yumahhısallâhü’llezine âmenû...) konuşa konuşa sohbeti sürdürdük. Sonunda “Ve’l-asri” okundu, sohbet noktalandı. Biraz tefekkür ve murakabe sessizliğinden sonra fakire dönerek:
“- Hocam balkona çıkalım, size bir şey göstereceğim; ardından da üstadım Sâmi Efendiyle aramızda vuku bulan bir hatıramı yâdedeceğim.” dedi.
Balkona çıktık, tevâfuk o ya, hava güneşliydi. Hemen sandalyelere oturduk. Biraz soluklandı. Çok geçmeden çay servisi yapıldı. Çaylarımızı yudumlamaya başlarken parmağıyla çok aşağılarda, Ulus’tan gelen yolun sağ tarafında kavaklık küçük bir yeri işaret etti:
“- Bak hocam, bak; görüyor musunuz şurayı? Kaç gündür orası dikkatimi çekiyor. Manen, oradan kara kara dumanların çıktığını görüyorum. Orası galiba gayrimüslim mezarlığı.”
Dikkatle baktık ama gösterdiği yerin mezarlığa benzer bir yanı yoktu. Kendisi o bölgenin mahiyetini civarda sordurtmuş ve orada eskiden gerçekten bir gayrimüslim kabristanı olduğunu öğrenmişti. Sordum:
“- Çiçekçi Baba, o siyah bulutların gayrimüslimlerin ruhları olduğunu nasıl anladınız?”
O da karşılık vererek bir süre durgunlaştı:
“- Bak hocam, size anlatayım nasıl anladığımı...”
Ufuklara doğru sabitlenen gözlerinde nemler gözüktü. Belli ki sadık dostu ve muhterem efendisi Sâmi Efendi’yi düşünüyordu. Çok geçmeden konuşmasını sürdürdü:
“- Hocam, sülukumun bir döneminde tayy-ı zaman ve tayy-ı mekân olayı yaşadım. Bedenimin maddiliği gitmiş, göklerde Kâbe’ye doğru yolculuk yapıyordum. Çok zevkli bir şeydi bu! Yolda bazen beyaz bazen de siyah bulutlarla karşılaşıyordum. İçlerine dalıp dalıp gittim. Ama bu maneviyat âleminde siyah bulutlar neyin nesiydi, iyice merakımı çekmişti. Ertesi gün baktım bir telefon geldi: "Hadi Çiçekçi, Sâmi Efendi seni acele istiyor, hemen devlethaneye gel!" dediler. Apar topar atladık arabaya, gittik devlethaneye!.. Hemen huzura alındık. Baktım Efendimin yüzü oldukça endişeli... "Bir iş var yine galiba" dedim; vardım, saygıyla nur saçan ellerinden öptüm. Yer gösterdi, oturdum. Hemen sadede gelerek şöyle buyurdu:
“- İbrahim Efendi evladım! Bizim yolumuzda keramet değil, istikâmet esastır. Kur’an-ı Kerim’de Allah, Hud Suresinde "Festekım kemâ umirte..." buyuruyor. Yani emrolunduğumuz gibi dosdoğru olacağız. Kerametler kulu gurura sevk eder, yolda alıkoyar. Siz kerameti değil, istikameti tercih ediniz. Dün gece yaşadığınız olaydan haberimiz var. Öyle şeylere sakın rağbet etmeyiniz. Ve o hâl sizden, sizin üzerinizden alındı; bir daha olmayacak.”
Sevgili Efendim bana "olmayacak" deyince, ben "olacak" der miydim? "Evet Efendim" diyerek kendisine canügönülden arz-ı inkıyâd eyledim. Ancak istifsar için sordum:
“- Efendim, yolculukta önüme çıkan o siyah bulutlar neyin nesiydi?”
Cevap verdi:
“- Evladım onlar kâfirlerin ruhlarıydı, beyaz bulutlar da müminlerin...” (Mustafa Eriş, Sami Efendi’den Hatıralar-1, s. 154)
Kaynak: Mustafa Eriş, Altınoluk Dergisi, Sayı: 480