Şeyh Alâeddin Ali (Hâce Ali) Erdebili Kimdir?
Şeyh Alâeddin Ali (Hâce Ali) Erdebîlî kimdir, hayatı ve tasavvufî etkileri nelerdir? Safeviyye tarikatının önemli simalarından olan bu sûfî, Anadolu tasavvuf tarihine nasıl bir iz bırakmıştır?
Erdebil’de doğan ve Safeviyye tarikatının önde gelen simalarından Hâce Ali Erdebîlî, hem sûfî geleneğinin derin bir temsilcisi hem de Anadolu tasavvuf tarihinde önemli bir köprü figürü olarak tanınır.
ŞEYH ALÂEDDİN ALİ (HÂCE ALİ) (833/1429) KİMDİR?
Safeviyye tarikatı şeyhlerinden Şeyh Sadreddîn’in vefâtından sonra yerine Hâce Ali şeyh oldu.
Şeyh Sadreddîn’in oğlu olan Hâce Ali dedesinin ve babasının nüfûz ve şöhretinden de istifâde ederek devrinde büyük bir i’tibâre mazhar oldu. Timur (277/1370 – 807/1405) tarafından köyleriyle birlikte Erdebil’in bu zâta verilip bu arazîde her türlü kayıttan âzâde olarak âdetâ müstakıl hareket etme hakkının tanınmış olması da bunu te’yîd etmektedir.
Timur’un Anadolu Seferi (804/1401 – 1402)’nden beraberinde getirdiği Türkmenler –ki sayıları 30.000 civârındadır- Hâce Alî’nin şefâatı ile serbest bırakılınca onun mürîdi oldular. Bunların bir kısmı Erdebil’e yerleşirken, diğer bir kısmı da Anadolu’ya dönerek Hâce Ali ve Erdebil Safevîleri lehinde propaganda yapmaya başladılar.
Erdebil’de kalıp bir mahalle teşkil eden Anadolu Türkmenleri ise XVII. Asır’da bile “Sûfiyân-ı Rumlu” adını taşıyorlardı. Esâsen Safevî Tarîkatı mensûplarının çoğu da Türk’tü.
Timur’un oğlu ve halefi Şahruh (823/1420 – 848/1444) da Karakoyunlu hükümdarı Kara Yûsuf’a karşı 814/1412 Mart’ı başlarındaki seferinde Erdebil’e gelip Şeyh Hâce Ali ile görüşmeyi ihmâl etmemişti.
Şeyh Alî’nin hayâtlarını bağışladığı Anadolu Türkmenlerinden olan sâdık mürîdlerinin faâliyet ve propagandaları netîcesinde “Safevîler’in şöhreti iyice artarak Bursa’da bulunan Osmanlı pâdişâhlarına kadar ulaştı. Bu yüzden Osmanlı sultânlarının her yıl “çerağ akçesi” adı altında bunlara kıymetli hediyeler gönderdiklerini görüyoruz.
Şeyh Hâce Alî, 833/1429 yılında Kudüs’te vefât etmiş ve oraya defnolunmuştu. Mezarı bugün “Seyyid Ali A’cemî” olarak bilinmektedir.
Hâce Alî’nin siyah imâme sarındığı ve onun zamanında siyâdet iddiasında bulunulmadığı rivâyet edilir.
Safevi Devleti Nasıl Kuruldu?
Hâce Alî’den sonra tarîkat silsilesine göre Hamîdüddin Aksarâyî’ye geçmesi gerekirken biz burada Safevîlerin bundan sonraki durumu hakkında kısa bir bilgi vermeyi mevzûumuza ışık tutması bakımından gerekli bulduk. Hâce Alî’nin yerine Şeyh Şâh diye ma’ruf oğlu İbrâhim postnişîn oldu. (v. 851/1447)
İbrâhim de babası gibi büyük bir hürmet ve i’tibar kazanarak gerek Îran’da gerekse Türkiye’de yayılmış olan tarîkatın daha da yaygınlaşmasını sağladı.
Şeyh İbrâhim’in (851/1447)’de vefâtı üzerine mürîdler onun yerine kardeşi Cafer’i şeyh ilân ettiler. Ancak bir müddet sonra İbrâhim’in oğlu Şeyh Cüneyd (864/1460), Şiîlik ve Râfizîlik fikirleriyle ortaya çıktı.
Safevî ailesinden Şeyh Safiyyüddin, Sadreddîn, Hâce Alî ve İbrâhim sünnî idiler. Bu ailede ilk def’a Şiîliği benimseyerek saltanat da’vâsına kalkışan da Şeyh Cüneyd’dir.74 Bu âilede saltanat da’vasına kalkışanların ilki Şeyh Cüneyd olmakla beraber, bunların devlet adamlarıyla olan münâsebetleri ise oldukça eskidir. Ancak bu münâsebetler daha çok dînî mâhiyette idi. İlhanlı vezîri ve büyük târihçi Reşîdüddin (718/131)in, Şeyh Sâfî (735/1334) hakkında gösterdiği teveccüh ve Timur’un Hâce Alî’ye karşı lütufkâr ve hürmetkâr tavrı buna örnektir.
Şeyh Cüneyd’in Şiî ve Rafizî fikirlerle ortaya çıkmasının sebebinin Sûriye, Anadolu ve Azerbaycan’daki Şiîlerle Sîmâvnakadısıoğlu’na mensûp sûfîleri yanında toplamak olabileceğini söylemek mümkündür.
Şeyh Cüneyd, Şiîlik ve Râfizîlik fikirleriyle ortaya çıkınca amcasıyla arası açıldı ve Erdebil’de tutunamıyacağını anlayınca da babasının mürîdlerinden kendisini destekleyenleri yanına alarak Arrân, Azerbaycân ve Doğu Anadolu bölgelerindeki Türkmen oymak ve boyları arasında dolaşmaya başladı. Diğer taraftan da Anadolu ve Îran’daki Safevî tarîkatı hankâh ve zâviyelerine mürîdler göndererek Râfizîlik ve Şiîlik fikirlerini yaymaya çalışıyordu.
Şeyh Cüneyd’in, Türkmen boylarını Râfizîleştirme çabalarını devletin selâmeti ve bütünlüğü bakımından zararlı gören Cihanşah (Karakoyunlu hükümdarı saltanatı: 1428 – 1467), Cüneyd’in amcası ve ba’zı emîrlerin teşvîkiyle onu tazyîk ederek Karakoyunlu ülkesini terke mecbûr etti.
Karakoyunlu ülkesini terkeden Cüneyd, bir kısım mürîdanıyla Anadolu’ya geldi. O devirde Osmanlı tahtında pâdişâh olan II. Murad (824/1421 – 855/1451)’a hediyelerle elçiler gönderip yerleşmek için yer istedi. Onun “Şiîlik ve Râfizîlik” fikirlerini yaymakta olduğunu bilen pâdişâh, “Bir tahtta iki pâdişâh olmaz.” diyerek teklîfini reddetmiş, bu arada da kendisine 200 Filori, elçi olarak gelen dervişlere de 1000 akçe harçlık vermişti.
Osmanlı pâdişâhından yüz göremeyen Cüneyd, bu sefer Karamanoğlu İbrâhim Bey (v. 868/1464)’e ilticâ etmeğe ve yerleşme yeri istemeğe karar vererek Konya’daki Sadreddîn Konevî Zâviyesi’ne geldi. Zâviye’de şeyh olan Abdullâtîf Makdisî (856/1452) –ki Zeyniyye Tarîkatının kurucusu Zeyneddin Hâfînin halîfesidir- ile sohbetlerde bulundu.
Konya’da ne kadar kaldığını bilmiyoruz; ancak buradan ayrılmasına sebep olarak Abdullâtif Makdisî ile yaptıkları münâkaşada küfrü iltizam etmiş olması gösterilmektedir.
Bu münâkaşadan sonra Karaman ülkesinde de tutunamıyacağını anlayan Şeyh Cüneyd, ertesi gün Varsak ülkesi olarak bilinen Taşeli (İçel)’ne müteveccihen yola çıktı.
Bu arada şeyh Abdullâtif de Lârende’de bulunan İbrâhim Bey’e mektup yazarak: “Bu şeyh Cüneyd’in murâdı sûfilik değildir. Şeriat bozup kendi emâret taleb eder” diye haber gönderdi. Bunun üzerine Karamanoğlu İbrâhim Bey, Varsak beylerine “Şeyh Cüneyd’i tutun!” diye emir verdi. Cüneyd, Varsak’tan da kaçtı ve Halep ilinde Ersüz Dağı’na vardı. Bu bölgeye hâkim olan Bilâoğlu’ndan Ersüz dağındaki bir ıssız kal’ayı almağa muvaffak oldu. Burayı ta’mir ederek kendine mesken yaptı. O bölgede oturan Türkmenler arasına adamlar göndererek kendine taraftar kazanmaya çalıştı. Ve Zül-kadr beyliğinden bir kısım boy ve oymakları elde etmeğe muvaffak oldu. Bu esnâda Rumeli ve Anadolu’da bulunan Sîmâvnakadısıoğlu mürîdleriyle çokça mâceracı orada toplânmış bulunuyordu. Şeyh Cüneyd’in hareketleri ve taraftarlarının çoğalması Mısır devletinin de dikkatinden kaçmıyordu. Zâten Halep’te bulunan ve Zeyniyye Tarîkatı meşâyıhından olan Abdülkerim Halîfe ve Ahmed Bekrî, Mısır Sultânı Çakmak (v. 857/1453)’a haber gönderip: “Var onu Halep askerîyle tut” dediler. Nihâyet yapılan baskında Şeyh Cüneyd kaçtı, yetmiş kadar adamı öldürüldü. Bunlardan yirmibeşi Sîmâvnakadısıoğlu Şeyh Bedreddin’in adamlarındandı.
Şeyh Cüneyd, bu sefer Canik’e gitti. Canik’ten Trabzon’a geçti, orayı harâb etti. Rumeli beylerbeyi Hızır Bey, topladığı askerlerle üzerine yürüdü. Şeyh Cüneyd bu sefer de kaçmayı başararak Akkoyunlu devleti hükümdârı Uzun Hasan (v. 883/1478)’a sığındı. Ve Uzun Hasan’a:
– Beni öldürme, benim şu kadar taraftârım var, sana yardım edeyim, deyince Uzun Hasan bu teklîfi kabûl ettiği gibi kızkardeşini de ona verdi.
Dört sene kadar Diyârbekir bölgesinde oturan ve dervişlerini muhtelif bölgelere göndererek propaganda yaptıran ve böylece “silâhlı dervişler ordusu” meydana getiren Şeyh Cüneyd, 863/1459’da Uzun Hasan’dan ayrılıp Erdebil’e geri döndü. Fakat kendisini rakîb kabûl eden aşırı fikirlerinden dolayı ondan nefret eden amcası Şeyh Ca’fer, kendisinin yakın dostu ve oğlunun kayınpederi Cihânşâh’ı tahrîk ederek Şeyh Cüneyd’i Erdebil’i terke mecbûr etti.
Şeyh Cüneyd, memleketinden bu ikinci ayrılışında önce Şirvan ülkesine gitmiş; fakat orada da birtakım karışıklıklara sebebiyet verdiğinden Şirvan hükümdarı Halil Bey, onun üzerine yürümüş ve bir ok isâbetiyle Şeyh Cüneyd öldürülmüştü. (864/1460)
Şeyh Cüneyd giriştiği bu hareket ve faâliyetleri yüzünden Safevîler arasında devlet kurmak isteyenlerin ilki telâkkî edilebilir. Onun yarıda kalan bu teşebbüsünü Uzun Hasan’ın kızkardeşinden doğan oğlu Şeyh Haydar (893/1488) devâm ettirmiştir.
Şeyh Haydar, babasının ölümünden sonra Uzun Hasan’ın kızıyla da evlenerek yerini bir kat daha sağlamlaştırmıştı. Mürîdlerine oniki dilimli kızıl tacla beraber sarık da sardırmış ve bundan dolayı mensuplarına “kızılbaş” adı verilmiştir.
Haydar’ın oğlu İsmâil, anne tarafından büyük babası Uzun Hasan’dan sonra Akkoyunlu Devleti’ndeki kargaşalıklardan istifâde ederek “Şah” unvânı ile devletin başına geçti ve “Safevî Devleti”ni kurdu.
Kaynak: Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, Aziz Mahmut Hüdayi, Erkam Yayınları