Salihlerle Beraberlik Kalbe Nasıl Tesir Eder?
Sâlihlerle beraberlik ve râbıtanın gönüldeki mânevî yansımaları, Bâyezîd-i Bistâmî ve Mevlânâ’nın hikmetli sözleriyle ele alınıyor.
Gönül erleri olan sâlih ve ârifler de, kalplerindeki muhabbet, aşk ve vecdlerini sohbetlerine taşırlar. Kalplerindeki esrârın nûru cemaate akseder. Meydana gelen in’ikâs ve insibâğ (boyanma) neticesinde gönüller -kâbiliyet ve istîdâda göre- feyz ve hakîkat nûru ile dolar. Tıpkı; gül, karanfil ve nâdide çiçeklerle bezenmiş bir bahçe üzerinden esen sabah melteminin, gittiği yerlere, gönüllere bahar ferahlığı veren latîf râyihalar götürmesi gibi…
SÂDIKLARLA BERABERLİK VE KALBÎ RÂBITANIN MÂNEVÎ BEREKETİ
Kalbî meziyetlerin inkişâfı ve seviye kazanması için sâlih ve sâdıkların güzel hâllerinden feyz (mânevî enerji) almaya gayret etmelidir. Bu hususta Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle buyurur:
“Ey îmân edenler! Allah’tan ittikā edin ve sâdıklarla beraber olun!” (et-Tevbe, 119)
Hâllerdeki sirâyet, yukarıda temas edilmiş olduğu üzere, muhabbet ve ünsiyet nisbetinde gerçekleşir. Kâmil bir mü’min olabilmek için, sâdık ve sâlihlerle beraber olmak, yani onları sevmek ve onlara yakın bulunmaya çalışmak, bu temâyülün kuvvetlenip arzu edilen neticeyi hâsıl etmesi için şarttır.
Bâyezîd-i Bistâmî’ye mürâcaat eden bir derviş:
“–Beni Allâh’a yaklaştıracak bir amel tavsiye et.” deyince Bâyezîd Hazretleri, ona şu nasihatte bulunmuştur:
“–Allâh’ın velî kullarını sev! Sev ki, onlar da seni sevsinler. Onların gönlüne girmeye çalış! Çünkü Allah, o âriflerin kalplerine her gün 360 defa nazar eder. Onlardan birinin kalbinde senin adını görürse, seni bağışlar!..”
İşte bu sebeple tasavvufî terbiyede sâlikin mensup olduğu yere ve sâdıklara âit muhabbetini taze ve zinde tutabilmesi maksadıyla “râbıta”, dâimî bir temrin hâlinde kâideleştirilmiştir.
Düşünmelidir ki, günah ve mâsıyet yolundaki bir insan, bu kalbî bağlılığın güzel tesirleriyle, belki telâfisi mümkün olmayan pek çok mânevî kayıptan kurtulabilir. Yine bunun yanında kalbî râbıtanın bereketiyle, hayır yolunda nice mânevî kazançlara nâil olabilir.
MUHABBETTEN AYNÎLEŞMEYE: KALBÎ RÂBITA VE FENÂ HÂLİ
Râbıta, muhabbetin şiddetiyle, kalbî duyuş ve hissedişte yüksek bir mânevî hat meydana getirir. Bu hattın iki ucundaki şahsiyetlerde “aynîleşme” istikâmetinde bir rûhî alışveriş başlar.
Ünsiyetle takviye edilen muhabbet, sonunda o hâle gelir ki seven, sevdiğinin varlığında âdeta yok olur. Hazret-i Mevlânâ ancak aşk neticesinde gerçekleşen bu hâli, şu sözleriyle ifâde eder:
“Denize kavuşan bir nehirde nehirlik biter, o, girdiği denizin bir parçası olur. Yediğimiz bir ekmek, bünyemiz içinde erir ve vücudumuzun bir parçası hâline gelir. Seven bir kimsenin varlığı da, duyduğu muhabbetin şiddeti kadar, sevdiğinde kaybolur.”
Hazret-i Mevlânâ devamla, bu aynîleşme ve ifnâ hâlindeki hâlet-i rûhiyeyi de şöyle beyân eder:
“Aşk geldi, kan gibi damarlarıma, derime doldu. Beni benden aldı, varlığımı sevgiliyle doldurdu. Vücudumun bütün cüzlerini dost kapladı. Benden bana kalan, ancak bir isim. Ötesi hep O...”
Tasavvufta, “fenâ fillâh” ve “bekā billâh” denilen keyfiyet de budur. Ancak, muhabbetullah istikâmetinde bu derecede ilerleyebilmek için, kalbin ona tahammül edecek bir liyâkat ve kifâyet kazanması lâzımdır. Bu ise, muhabbetli beşerî temrinlerle elde edilebilir.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Muhabbetteki Sır, Erkam Yayınları