Osman Nuri Topbaş Ehl-i Sünnet Midir?

KİM KİMDİR?

Osman Nuri Topbaş Hocaefendi ehli sünnet midir? Osman Nuri Topbaş Hocaefendi'nin ehl-i sünnet vel cemaat anlayışına bakışı nasıldır?

Osman Nuri Topbaş Hocaefendi ehl-i sünnetttir. Nitekim kendisine ait Nakşibendi tarikatının mürşidlerini anlattığı "Altın Silsile" isimli eserinde, Hâcegân yolunda ilk esası olarak Ehl-i Sünnet îtikana sahip olması gerektiğinden bahsetmekte ve her müslümanın Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat prensipleriyle amel etmesi ve bid’atlerden kaçınması gerektiğini vurgulamaktatır.

Hâcegân Yolunun Esasları

İslâm âlimleri, Kur’ân ve Sünnet’e bağlılığı esas aldıklarından, mutasavvıflar da tasavvufî görüşlerini aynen müctehidler gibi şer’î gerçeklerle te’yid edegelmişlerdir. Ancak meşâyıhın, dînin zâhirî hükümlerini de hazmetmiş insanlardan seçilmediği bir kısım tarîkatlerde “neşve-i sûfiyye”nin galebesiyle bâzı ayak kaymaları olmuştur. Fakat tarîkatler arasında mürşidleri ekseriyetle ilim ehlinden, yani dînin zâhirini de hazmetmiş âlim ve âriflerden gelenler, bu ayak sürçmelerinden korunabilmiştir.

Nitekim tasavvuf tarihinde Kitap ve Sünnet muhtevâsı içinde devam eden “Nakşibendîlik”, mürşidleri daha ziyâde “Hâcegân” zümresinden, yani ilim erbâbı kimselerden geldiği için bu isimle de anılır olmuştur.

Burada Hâcegân yolunun belli başlı esaslarını zikretmek sûretiyle, bir bakıma, sahih bir tasavvuf yolunun ne gibi düsturlara sahip olması lâzım geldiğinin de bir misâlini vermiş olacağız.

1- Ehl-i Sünnet îtikana sahip olmak:

Hâcegân yolunda ilk esas, Ehl-i Sünnet îtikana sahip olmaktır. Nitekim Hâcegân yolu, tarih boyunca Sünnî İslâm anlayışını tarîkatin temel esâsı olarak almış, bu sâyede mensuplarını Bâtınî ve Hurûfî akımlardan muhâfaza etmiştir.

2. Kitap ve Sünnet’e sımsıkı bağlılığı olmak:

Hâcegân yolu, ikinci esas olarak Kitap ve Sünnet’e sımsıkı bağlılığı esas alır. Yeme, içme, uyuma gibi gündelik mevzulardaki en ufak sünnetleri dahî büyük bir titizlikle tatbîk etmeden, mânevî terakkînin tam olarak gerçekleşemeyeceğini tâlim eder. Bu sebeple Hâcegân yoluna giren müridler, Rasûlullah r Efendimiz’in en ufak bir işaretine dahî büyük bir muhabbet ve heyecan içinde tâbî olmaya gayret ederler.

Bâyezîd-i Bistâmî g bu hususta şöyle buyurmuştur:

“Kendisine kerâmetler verilmiş, hattâ havada bağdaş kurup oturan birini görseniz bile hemen ona aldanmayın! İlâhî emir ve nehiylere riâyet ediyor mu, ilâhî hudutları muhâfaza ediyor mu, şer’î hükümleri hakkıyla edâ ediyor mu, ona bakınız! (Aksi takdirde onun bu hâli, kerâmet değil istidrâcdır.[1])”[2]

Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, tarîkatini; Allah Rasûlü r Efendimiz’in Sünnet-i Seniyyesi’ne ve ashâbının sözlerine tâbî olmak diye hulâsa eder[3] ve şöyle buyururdu:

“Biz, Allâh’ın lûtfu ile (mânen) her ne elde ettiysek, Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleri ve Rasûlullah r Efendimiz’in hadîs-i şerîfleriyle amel etmek sûretiyle elde etmişizdir. Amellerden bir netice alabilmek için takvâ ve şer’î kâidelere riâyet etmek, azîmete sarılmak, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat prensipleriyle amel etmek ve bid’atlerden kaçınmak lâzımdır.”[4]

“Ehlullah’tan mânevî zuhûrat ve tulûatları karşısında firâset ve dirâyet sahibi olanlar, o hâlleri şer’î ölçülerle mîzân ederler. Eğer bu hâller şer’î ölçülere uygun ise onlara îtimâd edip izhâr ederler. Şayet bu hâller şer’î kâidelere aykırı ise onlara îtibâr etmezler.

Büyüklerden biri buyuruyor ki:

Kalbimden gelen sözü iki âdil şâhid olan Kur’ân ve Sünnet ile kontrol etmeden kabûl etmem.”[5]

3- Ruhsatlardan ziyâde azîmetlerle amel etmek

Hâcegân yolunun esaslarından biri de “ruhsat”lardan[6] ziyâde “azîmet”lerle[7] amel etmektir.

Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretleri şöyle buyurmuştur:

“Azîmet yolunu tut, ruhsatlardan uzaklaş, Rasûlullah r Efendimiz’in yoluna ve Sünnet’ine tâbî ol, bid’atlerden kaçın!”

Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, seyr u sülûkleri esnâsında dâimâ bu emir ve tavsiyeleri tatbik etmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Müslüman olmak, şer’î ahkâma bağlanmak, takvâya riâyet etmek, azîmetle amel etmek ve güç yettiğince ruhsatlardan kaçınmak; tamamıyla nur, safâ ve rahmettir. Bütün bunlar, velâyet derecelerine ve yüce makamlara ulaşma vâsıtalarıdır. Evliyâullah, bu sıfatların terbiyesi ile velîlik makâmına ulaşırlar.”[8]

4-Helâl lokma yemek

Hâcegân yolunun büyükleri, helâl lokma hususunda çok hassas davranmışlardır. Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, haram lokmadan şiddetle sakınmakla birlikte, durumu şüpheli olan yemekleri de yemez, müridlerine de yedirmezdi.[9] Devlet idârecilerinin sofralarındaki yemeği de şüpheli gördüğü için Melik Hüseyin’in sofrasında bir şey yememişti.[10]

Bâkì Billâh Hazretleri de tasavvuf yolunda ilerlemek için helâl gıdânın çok mühim olduğu üzerinde ısrarla durur ve şöyle buyururdu:

“Yemeğin az olmasıyla yetinilmemeli, onu pişiren odun, su ve kaplarda da helâle ehemmiyet verilmelidir. Ayrıca yemeği pişiren kişi gâfil olmamalı, huzûr-i ilâhîde bulunduğunun şuuru içinde pişirmelidir. Bu hususlara dikkat edilmeden hazırlanan yemekten öyle bir duman çıkar ki, feyz kanallarını tıkar.”[11]

Görüldüğü üzere bir yemeğin helâl olup-olmamasının yanında, hangi hâlet-i rûhiye ile pişirildiğinin bile insanın hâl, hareket ve ibadetlerinin rûhâniyetine tesir etmesi; gıdâlara karşı takınılması gereken tavrın ehemmiyetini ortaya koymaktadır.

5- Nâfile ibadetlere ve sâlih amellere de çok ehemmiyet vermek

Hâcegân yolunda, farz ve vâciplerden sonra nâfile ibadetlere ve sâlih amellere de çok ehemmiyet verilir. Her türlü sâlih amel, ebedî hayat için mühim bir sermâye olarak görülür ve onları yapabilmek, büyük bir ganimet bilinir.

Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri şöyle buyurur:

“Biz tasavvufu kıyl ü kāl, münâkaşa ve cidâl yoluyla elde etmedik. Biz onu açlık, uykusuzluk ve amel-i sâlihlere ihlâs ve sadâkatle sarılma yoluyla elde ettik.”

6-Güzel ahlâkla muâmele etmek

Hâcegân yolu, sâliklerine Muhammedî ahlâkı kazandırmayı hedefler; insanlara güzel ahlâkla muâmele etmeyi emreder.

Nitekim hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulur:

“Kıyâmet gününde mü’min kulun terazisinde güzel ahlâktan daha ağır bir şey bulunmaz. Allah Teâlâ çirkin hareketler yapan, çirkin sözler söyleyen kimseden nefret eder.” (Tirmizî, Birr, 62/2002)

“Cibrîl bana Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu söyledi:

«Bu dîn (yani İslâm), Zât’ım için seçip râzı olduğum bir dîndir. Ona ancak cömertlik ve güzel ahlâk yakışır. Müslüman olarak yaşadığınız müddetçe onu, bu iki hasletle yüceltiniz!»” (Heysemî, VIII, 20; Ali el-Müttakî, Kenz, VI, 392)

7- Hâcegân yolunun hakîkati, her hâlükârda kalbî zikir ve tefekkürle dâimâ Allâh’ın huzûrunda bulunmaktır. Sâlik, hiçbir hâlinde Allah’tan gâfil kalmayıp her an O’nun huzûrunda bulunduğunu ve Allah Teâlâ’nın kendisiyle beraber olduğunu mülâhaza etmelidir.

8-Faydalı ilme büyük ehemmiyet vermek

Hâcegân yolu, ilm-i nâfîye/faydalı ilme büyük ehemmiyet verir. Sâlik, dînî ilimleri öğrenip istifâde etmeli, muktezâsınca yaşamalı ve başkalarının da yaşamasına yardımcı olmalıdır.

Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretleri, fenâ-yı nefs mertebesine sadece Kur’ân-ı Kerîm’i sağ eline, hadîs-i şerîfleri de sol eline alıp bunların nûru ile aydınlık yolda yürüyen kişinin ulaşabileceğini ifâde etmiştir.[12] Bir mürîdine tavsiyelerde bulunurken de:

“Fıkıh ve hadis ilmini öğren, sûfîlerin câhillerinden uzak dur!” buyurmuştur.[13]

Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri de bilhassa hadis ilmi tahsil etmiş olup, ilme ve âlimlere çok ehemmiyet veren bir Hak dostuydu. Bu husûsiyeti sebebiyle Buhâra medreselerindeki birçok hoca ve talebe kendisine mürîd olup sohbetine devam etmeye başlayınca bâzı zâhir âlimleri medreselerin boşalacağından kaygı duymuşlardı. Bunun üzerine Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri, o âlimlere:

“–Tarîkatimizi size anlatalım, eğer Kur’ân ve Sünnet’e aykırı bir husus varsa söyleyin ondan vazgeçelim.” dedi. Âlimler bu konuda söyleyecek bir şey bulamadılar ve:

“–Tarîkatiniz istikâmet üzeredir, (yani Kitap ve Sünnet yoludur), bir îtirâzımız yok.” dediler. Bâzıları:

“–Giydiğiniz külâh şöhrete sebep olmaktadır.” deyince Hâce Bahâüddîn:

“–Mâdem ki külâhım münâkaşa konusu oldu, onu giymemek daha doğrudur.” deyip başındaki külâhı çıkardı ve bir fakire verdi.[14] Bu hâdiseden sonra Nakşibend Hazretleri’nin ulemâ nezdindeki îtibârı bir kat daha artmış oldu.

9-Halk içinde Hak ile beraber olmak

Hâcegân yolunda, insanlardan uzaklaşıp devamlı bir uzlet hayatına çekilmek yoktur. Zira böyle bir uzlette şöhret tehlikesi vardır. Sûfî, toplum içinde Allâh’ın dînine ve kullarına hizmet edebilme fırsatları aramalıdır. Zira İslâm, müslümanların ictimâîleşmesini istemektedir. Kâmil bir mü’min, “halk içinde Hak ile beraber” olmayı öğrenmelidir.

Rasûlullah r Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“İnsanların arasına karışıp onların ezâlarına katlanan (onların dertleriyle dertlenen, hâcetlerini halleden) müslüman, onlara karışmayıp ezâlarına katlanmayandan daha hayırlıdır.” (Tirmizî, Kıyâmet, 55/2507)

Hazret-i Ali t’ın şu sözü ne kadar ibretlidir:

“İki nîmet vardır ki, beni hangisinin daha çok sevindirdiğini bilemiyorum:

Birincisi, bir kimsenin, ihtiyacını karşılayacağımı ümid ederek bana gelmesi ve bütün samimiyetiyle benden yardım istemesidir.

İkincisi de, Allah Teâlâ’nın, o kimsenin arzusunu benim vâsıtamla yerine getirmesi yahut kolaylaştırmasıdır.

Bir müslümanın sıkıntısını gidermeyi, dünya dolusu altın ve gümüşe sahip olmaya tercih ederim.” (Ali el-Müttakî, VI, 598/17049)

Her müslüman, imkân ve istîdâdı nisbetinde dünyanın gidişâtından mes’ûldür. Müslümanların sıkıntılarıyla ilgilenmek ve İslâm’ın galebesi için gayret etmek mecburiyetindedir. Zira ferdî ve hodgâm bir hayat yaşayıp da din kardeşlerinin sıkıntılarına karşı duygusuz kalanlar, şu nebevî tehdide muhâtap olurlar:

“Müslümanların dertleriyle dertlenmeyen, onlardan (yani müslümanlardan) değildir.” (Taberânî, Sağîr, II, 131/907; Beyhakî, Şuab, VII, 361)

Din kardeşinin acısına bîgâne kalmak, çok ağır bir cürümdür. Nitekim bu duygusuzluğu, bir anlık gaflete düşerek yaşamış olan Seriyy-i Sakatî Hazretleri, o hâlinden duyduğu nedâmeti şöyle ifâde etmiştir:

“Bir gün Bağdat çarşısı yanmıştı. Bir talebem koşarak bana geldi ve; «–Üstad! Bütün Bağdat çarşısı yandı, bir tek sizin dükkânınız kurtuldu. Gözünüz aydın!» dedi. Ben de dükkânı yanan diğer kardeşlerimi düşünmeden kendi nefsim adına; «el-hamdü lillâh» dedim. Ancak otuz yıldan beri bu gaflet ânım için istiğfâr ederim.”[15]

10- Mü’minlerin elbiselerinden farklı olmak

Hâcegân yoluna giren sâliklerin elbiseleri, diğer mü’minlerin elbiselerinden farklı olmamalıdır. Bu yolda, tâc, taylasan gibi ayırt edici kıyafetler yoktur. Onlar farklı görünmeye ve şekillere ehemmiyet vermez, husûsî bir kisveye bürünmezler. Mahviyet içerisinde yaşamayı tercih ederler. Herkes kendi meslek sınıfının elbisesini giyer, halk arasında, sûreti ve giyinişi emsallerinden farklı olmaz. Zira dervişlik, kalıpla değil kalp iledir.

Yûnus Emre Hazretleri bu gerçeği ne güzel dile getirir:

Dervişlik dedikleri hırka ile taç değil,

Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil!

Dervişlik olaydı tâc ile hırka,

Biz dahî alırdık otuza kırka!

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî g de şöyle buyurur:

“Tarîkatin esâsı; fırka-i nâciye olan Ehl-i Sünnet’in akāidine yapışmak, azîmetlerle amel edip ruhsatlardan kaçınmak, devamlı Allah Teâlâ’ya yönelip her an O’nun murâkabesi (kontrolü) altında olduğunu düşünmektir. Dünyanın süs ve ziynetinden, hattâ mâsivâdan, yani Allah’tan gayri her şeyden yüz çevirmek, hadîs-i şerîfte «İhsân» diye tâbir edilen, (nefsânî arzularını asgarîye indirip rûhânî istîdatları tekâmül ettirerek) dâimâ Allah ile beraber olma şuuruna ermektir. Yine bu yol, halk arasında bulunduğun vakit bile, yalnızlık hâlindeki gibi zikir ve tefekkürle meşgul olmaktan ibârettir. Bunlarla birlikte dînî ilimleri öğrenip istifâde etmek ve (öğrendiklerini ihlâsla yaşayıp) başkalarına da faydalı olmaktır. (Riyâ ve ucba kapı aralamamak için) diğer mü’minlerin kisve ve kıyafetine girerek mânevî hâlini gizlemektir…”[16]

İşte Hâcegân yolu, bu ve benzeri esaslara riâyet ederek İslâm’ın büyük bir aşk, muhabbet ve îman heyecanıyla yaşanmasını hedefler. Tasavvufun temel harcı ve en mühim sermâyesi “muhabbet”, onun en güzel tezâhürü ise “edebe riâyet”tir. Muhabbet ve edep olmadan mânen seviye katedebilmek mümkün değildir. Aksi hâlde ibadet, muâmelât ve ahlâktan geriye, kuru bir dâvâ ve faydasız bir yorgunluk kalır. Ne îmânın, ne ibadetlerin, ne de hizmetlerin tadına varılabilir. Bu hakîkate işaretle Mevlânâ Hazretleri ne güzel buyurur:

“Aklım kalbime sordu:

«–Din nedir?»

Kalbim de aklımın kulağına eğildi ve fısıldayarak:

«–Din, edepten ibârettir!» dedi.”

Dipnotlar:

[1]. İstidrâc: Kerâmetin zıddı olarak, kâfir, fâsık ve müteşeyyih, yani velî olmadığı hâlde velîlik taslayan bâzı şahıslardan zuhûr eden hârikulâdelikler. Bu hâller birer ilâhî imtihan olup onları derece derece helâke sürükler.

[2]. Beyhakî, Şuab, III, 304; Kuşeyrî, Risâle, s. 58.

[3]. Muhammed Bâkır, Makāmât-ı Hazret-i Hâce-i Nakşibend, Buhâra 1328/1910, s. 58.

[4]. Yâkub Çerhî, Risâle-i Ünsiyye (thk. Muhammed Nezîr Rânchâ), İslâmâbâd 1983, s. 14.

[5]. Muhammed Pârsâ, a.g.e, s. 62-63.

[6]. Ruhsat; meşakkat, zaruret, ihtiyaç gibi ârızî bir sebebe bağlı olarak azîmet hükmünü terk etme imkânı veren ve yalnız söz konusu ârızî durumla sınırlı bulunan, hafifletilmiş, geçici hükümdür.

[7]. Azîmet; meşakkat, zaruret ve ihtiyaç gibi ârızî bir sebebe bağlı olmaksızın ilk olarak konulmuş olan ve normal durumlarda her bir mükellefe ayrı ayrı hitap eden aslî hükümdür. Azîmet farz, vâcip, sünnet, müstehap niteliğindeki bir davranışın yapılmasını; haram, mekruh gibi davranışların da yapılmamasını ifâde eden bütün teklifî hükümleri içine alır.

[8]. Muhammed Pârsâ, a.g.e, s. 24-25.

[9]. Muhammed Kādî Semerkandî, Silsiletü’l-Ârifîn ve Tezkiretü’s-Sıddîkîn, Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud, nr. 2830, vr. 175b.

[10]. Bkz. Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, Enîsü’t-Tâlibîn ve Uddetü’s-Sâlikîn, s. 66, İz Yayıncılık, İstanbul 2003.

[11]. Rüşdî, Melfûzât, s. 34, (Külliyyât-ı Bâkì Billâh, nşr. Ebû’l-Hasan Zeyd Fârukî ve Burhan Ahmed Fârukî, Lahor 1967 içinde)

[12]. Abdurrahman Câmî, Nefahâtü’l-Üns min Hadarâti’l-Kuds (thk. Mahmud Âbidî), Tahran 1375 hş./1996, s. 384.

[13]. Abdülhâlık Gucdüvânî, Vasâyâ, Beyazıt Devlet Ktp., Veliyyüddîn Efendi, nr. 3229, vr. 11a.

[14]. Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, a.g.e, s. 278-279; Ebû’l-Kâsım, er-Risâletü’l-Bahâiyye, vr. 74b-75b; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 79-81.

[15]. Hatîb el-Bağdâdî, Târih, IX, 188; Zehebî, Siyer, XII, 185-186.

[16]. Es‘ad Sâhib, Buğyetü’l-Vâcid, s. 78, no: 4; a.mlf., Mektûbât-ı Mevlânâ Hâlid, İstanbul 1993, s. 121-122, (4. Mektup).

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altın Silsile, Erkam Yayınları