Namaz Hazırlığı Nasıl Olmalıdır?

Namaz

Namaz hazırlığında dikkat edilmesi gereken şartlar nelerdir? Taharet, abdest, kıble, setr-i avret, vakit ve niyet gibi namazın temel hazırlıklarını öğrenin.

Abdestten kıbleye yönelmeye, temizlikten niyete kadar namazın ön şartları ve edepleri...

HADESTEN TAHÂRET

Hades, hükmen kirli olmak demektir.

Cünüp ve abdestsiz bir kişi, ilâhî huzûra duramaz. Cünüplükten temizlenmek gusül abdesti almakla olur. Her mü’min, gusül ile alâkalı teferruâtı ilmihâlden öğrenmekle mükelleftir.

GUSÜL ALMAK

Gusül, bedenin tamamını yıkamak demektir.

Guslün farzları üçtür:

  1. Mazmaza: Ağzına bolca su alıp, boğaza kadar çalkalamak.
  2. İstinşak: Genize kadar su çekip burnu temizlemek.
  3. Bütün vücudu iğne ucu kadar bile kuru bir yer kalmayacak şekilde yıkamak.

Guslün Sünnetleri:

  • Bileklerle beraber elleri üç defa yıkamak.
  • Avret mahallini (mahrem yerleri) yıkamak.
  • Bedende pislik varsa onları temizlemek.
  • Namaz için alınan abdest gibi abdest almak.
  • Bütün vücudu üç defa yıkamak.
  • Guslederken önce üç defa başa, sonra üç defa sağ omuza, daha sonra da üç defa sol omuza ve diğer yerlere su dökmek.
  • Kalbiyle niyet ederek başlamak ve dil ile «cünüplüğün giderilmesine...» veya «cünüplük için gusletmeye niyet ettim.» demek.
  • Elleri yıkarken besmele çekmek.
  • Suyu; ne fazla ne de az, normal bir miktarda kullanmak.
  • Guslederken avret yerlerinin açılmamasına dikkat etmek. Hamamlarda avret yerlerin korunmasına çok dikkat edilmelidir.
  • Yıkanırken bütün uzuvları iyice ovalamak. 
  • Guslederken, kimsenin görmeyeceği yerde yıkanmak. 
  • Guslederken hiçbir şey konuşmamak müstehaptır. 
  • Guslederken kıbleye yönelmemek.

ABDESTİN SÜNNETLERİ

Hanefî mezhebine göre abdestin sünnetleri şunlardır:

  • Abdest almaya niyet etmek.
  • İstiâze (Eûzü) ve Besmele ile başlamak.
  • Evvelâ elleri bileklerine kadar yıkamak.
  • Ağzı misvak veya fırça ile temizlemek, bunlar yoksa dişleri baş ve şahâdet parmakları ile ovmak.
  • Bir uzvu kurumadan diğerini yıkamak.
  • Yıkadığı âzâları güzelce ovmak.
  • Ağzına üç kere su alıp her defasında çıkarmak.
  • Oruçlu olmadığı vakit, suyu ağzına doldurup çalkalamak (mazmaza).
  • Burnuna üç defa su çekmek ve sol eli ile sümkürüp bu suyu çıkarmak (istinşak), oruçlu olmayınca suyu fazla çekmek.
  • Abdest alırken sırayı gözetmek.
  • Her âzâyı üç kere yıkamak.
  • Elleri ve ayakları yıkamaya parmak uçlarından başlamak.
  • Parmak aralarını aralamak (hilâllemek).
  • Sakalı sık olan kimsenin, parmaklarıyla sakallarını ovması.
  • Parmağında yüzük varsa onu oynatmak.
  • Kulakları mesh etmek.

ABDESTİN FAZÎLETİ

Abdest mü’min için bir nurdur. Hadîs-i şerifte buyurulur:

“Mü’minin nûru ve beyazlığı, abdest suyunun ulaştığı yere kadar varır.” (Müslim, Tahâret, 40)

Abdest, günahların dökülmesine vesile olur:

“Bir müslüman (veya mü’min) abdest aldığı zaman, yüzünü yıkarken gözleriyle işlediği günahlar abdest suyu (veya suyun son damlası) ile dökülür gider.

Ellerini yıkadığında elleri ile işlediği günahlar abdest suyu (veya suyun son damlası) ile dökülür (öyle ki kişi bütün günahlardan arınır ve tertemiz olur).

Ayaklarını yıkadığında da, ayaklarıyla işlediği günahları abdest suyu (veya suyun son damlaları) ile akıp gider. Nihayet o müslüman günahlarından tamamıyla arınmış olur.” (Müslim, Tahâret, 32. Ayrıca bkz. Tirmizî, Tahâret, 2)

Abdestten dolayı affolunacak günahlar, husûsî tevbeyi gerektiren büyük günahlar ile kul hakkıyla ilgili olmayan küçük günahlar ve hatalardır.

FİRASET

Ebû Hanîfe Hazretleri, abdest alan bir genç görmüş;

“–Şu şu hataları yapma!” demişti. Genç, hayret edip Hazret-i İmâm’a;

“–Yâ İmam! Bu hataları işlediğimi nereden bildiniz?” diye sordu. Ebû Hanîfe Hazretleri de;

“–Abdest âzâlarından dökülen sulardan!” buyurdu.

PARIL PARIL

Ebû Hüreyre radıyallahu anh anlatır:

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kabristana geldi ve;

“–Selâm size ey mü’minler diyarı! İnşâallah biz de size katılacağız. Kardeşlerimizi görmemizi çok isterdim.” dedi. Ashâb-ı kiram;

“–Biz Sen’in kardeşlerin değil miyiz, yâ Rasûlâllah?” dediler. Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem;

“–Sizler benim ashâbımsınız, kardeşlerimiz henüz gelmemiş olanlardır.” buyurdular. Bunun üzerine ashab;

“–Ümmetinden henüz gelmemiş olanları nasıl tanıyacaksın, ey Allâh’ın Rasûlü?” dediler. Peygamber Efendimiz;

“–Ne dersiniz? Bir adamın alnı ak ve ayakları sekili bir atı olsa, yağız ve doru at sürüsü içinde kendi atını tanımaz mı?” diye sordu. Sahâbe;

“–Evet, tanır, ey Allâh’ın Rasûlü!” dediler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;

“–İşte onlar da abdestten dolayı yüzleri nurlu, el ve ayakları parlak olarak gelecekler. Ben havzın başına onlardan önce varacağım.” buyurdular. (Müslim, Tahâret, 39. Ayr. bkz. İbn-i Mâce, Zühd, 36)

HASANEYN’İN EDEBİ

Mevlânâ Hazretleri, Fîhi Mâ Fîh adlı eserinde şu kıssayı rivâyet eder:

Hikâye ederler; Allah ikisinden de râzı olsun, Hasan’la Hüseyn radıyallahu anh çocukken birinin yanlış abdest aldığını gördüler. Adamın abdesti şerîate sığmıyordu. Ona en güzel şekilde abdest almayı öğretmek istediler. Adamın yanına gittiler. Birisi dedi ki:

“–Bu kardeşim, bana; «–Yanlış abdest alıyorsun!» diyor. İkimiz de sizin yanınızda abdest alalım; bakın bakalım; ikimizden hangimizin abdesti şerîate uygun?” İkisi de adamın yanında abdest aldılar. Adam (bu zarif üslûp ile kendi abdestinin kusurlarını anladı ve);

“–A çocuklar” dedi, “Sizin abdestiniz şerîate tam uygun, doğru, güzel; bu yoksulun abdesti yanlışmış.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, ağız ve diş temizliğine de ayrı bir ehemmiyet vermiştir.

Bir hadîs-i şerîfinde de şöyle buyurmuştur:

“Eğer ümmetime zor gelmeyeceğini bilseydim, her namaz (hazırlığın)da misvak kullanmalarını emrederdim.” (Buhârî, Cum’a, 8)

Demek ki İlâhî huzûra dururken; bulaşık bir ağızla, kirli ve kötü kokulu dişlerle durmamak, gerekli temizliği yaptıktan sonra o makama yönelmek lâzımdır.

NECÂSETTEN TAHÂRET

Yüce dînimiz hükmî temizlik gibi zâhirî temizliğe de büyük ehemmiyet verir. Rabbimiz;

“...Allah temizlenenleri sever.” (el-Bakara, 222) buyurmak sûretiyle mü’minleri maddî ve mânevî temizliğe teşvik etmiştir. Bu âyet-i kerîme, su ile temizliğe riâyet eden Kubâ ahalisi hakkında nâzil olmuştur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de;

“Allah temizdir, temizliği sever.” buyurmuştur. (Tirmizî, Edeb, 41/2799)

İslâm; tahâret, nezâfet ve nezâket esasları üzerine kurulu bir nizam getirmiştir. Nitekim, temizliğin îmandan olduğu bildirilmiştir.

Hadis ve fıkıh kitaplarımızın neredeyse tamamı, tahâret / temizlik bahsiyle başlar. Dînimizde temel bir esas olarak, vücut ve mekân temizliği yapılmadan, bazı ibâdetler câiz ve makbul görülmemiştir.

Bu meyanda meselâ tuvalet âdâbına çok ehemmiyet verilmiştir. Müslümanların elbiselerine necâset sıçratmamaları, güzelce istibrâ yapmaları emredilmiştir. Allah Rasûlü;

“Kabir azâbının çoğu, necâsetten gereği gibi sakınmamaktan kaynaklanır.” (İbn-i Mâce, Tahâret, 26) buyurarak ümmetinin bu hususta titiz davranmasını istemiştir.

NECİSTEN SÂLİM

Dînen necis olan; kan, irin, idrar, kusmuk, alkol ve benzeri kirlerin namaz kılan kişinin vücudunda, elbisesinde ve namaz kıldığı yerde bulunmaması îcâb eder.

Bu vesileyle, İslâm bir su medeniyeti tesis etmiştir. İslâm medeniyetinin ulaştığı her yerde; hamamlar, çeşmeler ve sarnıçlar inşâ edilmiştir.

Yine bu vesileyle, dünyanın birçok yerinde nüfusu kırıp geçiren vebâ salgınları yaşanırken; müslüman beldeler, temizlik alışkanlığı sayesinde bunları hafif atlatmışlardır.

Necis şeyler, insanın mânevî / psikolojik hâline de zarar verebilir. Mânevî rahatsızlıkların, rûhî sıkıntıların bir kısmı bu gibi necâsetlerden sakınmamaktan hâsıl olabilir. Namaz ibâdeti bu vesileyle, müslümanın hem bedenî hem de rûhî sıhhatini korur.

İbn-i Abbas radıyallahu anh şöyle anlatır:

“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; Medîne-i Münevvere’nin bahçelerinden birinden çıktığı esnada, kabirlerinde azap gören iki kişinin sesini işitti. Bunun üzerine; «Bu ikisi, kendilerince büyük olmayan birer günah sebebiyle azap görüyorlar. Aslında günahları gerçekten büyük idi.

  • Biri idrarından sakınmaz,
  • Diğeri de söz taşır, dedikodu yapardı.» buyurdular.

Sonra yaş bir hurma dalı istediler. Onu iki parçaya ayırıp, birini bir kabrin, diğerini de öbür kabrin başına diktiler ve; «Kurumadıkları müddetçe azaplarının hafifletilmesi umulur.» buyurdular.” (Buhârî, Edeb, 49, Vudû, 55-56, Cenâiz, 82)

İSTİBRA

Gerek hadesten tahâret gerekse necâsetten tahâret husûsunda dikkat edilmesi gereken bir diğer mühim mevzu istibrâdır.

İstibrâ; küçük abdest bozulduktan sonra, mesâneden gelen idrarın tamamen kesilmesini, mutmain oluncaya kadar beklemektir.

Bir müddet helâda bekledikten sonra, bir miktar yürümeli sonra tekrar helâya gidip kontrol edilmelidir. Ancak idrarın tamamen kesildiğini anladıktan sonra abdest almak îcâb eder.

İstibrâ için, fıkıh kitaplarında öksürmek, sol tarafa uzanmak, ayakları hareket ettirmek gibi tavsiyeler vardır. Eğer idrardan sonra acele edilip, istibrâ yapmadan hemen abdest alınırsa, bir müddet sonra gelebilecek idrar;

  • Hem abdesti bozacak,
  • Hem de vücuda ve çamaşıra necâset bulaştıracaktır.

Kişi belki de abdestsiz bir şekilde namaz kılmış olacaktır. Hanefî mezhebimizde; avuç içi boşluğundan, yaklaşık bir lira kadar bir necâsetten fazlası namaza mânîdir. Bundan azı, namaza mânî olmazsa da ilk fırsatta temiz elbise ile değiştirilmesi gerekir.

Gerekenler yapıldıktan sonra vesveseye düşmemek gerekir. Hattâ Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, vesveseye mâni olması için, çamaşıra temiz su serpmeyi tavsiye etmiştir.

TAKVÂ VE FETVÂ

Vesveseye düşmeksizin, temizliğe îtinâ göstermek, Hak dostlarının usûlüdür.

Bir defasında elbisesindeki çok ufak bir kiri temizlerken İmam Ebû Hanîfe’yi görenler sorarlar:

“–Yâ İmam! Verdiğiniz fetvâya göre şu ufacık leke namaza mânî bir kir değil; ne diye zahmet çekip onu gidermeye çalışıyorsunuz?”

İmâm-ı Âzam Hazretleri buyurur:

“–O fetvâdır, bu ise takvâ!..”

VESVESE VE İSRAF YOK!..

Şeytan; müslümanları, ibâdet ve tâatten geri bırakmak için zaman zaman sağdan yaklaşır. Yani iyi niyetli görünen bâtıl telkinler verir. Mü’mine ibâdetinin kabul olmadığı vesveseleri vererek, onu bıktırıncaya kadar tekrar tekrar abdest aldırmaya, aynı uzvu, sünnet olan üç kereden daha fazla, tekrar tekrar yıkatmaya, gusülde banyodan çıkamaz hâle getirmeye başlar. Sıkıntı, psikolojik rahatsızlıklara kadar uzanır.

Aynı zamanda bu vesveseler, kişiyi dînimizde yasak olan israfa da düşürür. Temizliğe îtinâ ve ihtimam gösterirken, vesvese ve israftan da uzak duracağız. Bunun ölçüsünü, Sünnet-i Seniyye’den öğreneceğiz.

Temizlik, çok su harcamakla olmaz. Sünnet’e uymakla olur. Enes bin Mâlik radıyallahu anh bildiriyor:

“Nebiyy-i Ekrem Efendimiz, bir sâ’ ve nihayet beş müdd (2,120 ilâ 3,328 litre) su ile gusleder, bir müdd (530 ilâ 832 gram) su ile de abdest alırlardı.” (Buhârî, Vudû’, 47)

Bir bedevî abdest hakkında sorular sormak üzere Hazret-i Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e gelmişti. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, uzuvlarını üçer kere yıkayarak abdesti ona gösterdi ve şöyle buyurdu:

“İşte abdest böyle alınır. Kim bundan daha fazlasını yaparsa hatalı davranmış, haddini aşmış ve zulmetmiş olur.” (Nesâî, Tahâret, 105)

RUHSATLARI BİLMEK GEREK...

Dînimiz; zarûret ve zorluk anlarında kolaylıklar sağlayan, meşakkate yer vermeyen müsamahakâr bir şerîattir.

  • Abdest âzâlarında, sargı, yara vb. bir şeyin bulunması,
  • Vücuda bir hastalık sebebiyle merhem sürüldüğünde, bir süre su değdirilmemesinin doktor tarafından tembih edilmiş olması,
  • Birtakım yara ve hastalık gibi durumlarda, abdest bozulmasının ara vermeyecek şekilde sürekli olması ve benzeri hâllerde dînimizin;
  • Teyemmüm,
  • Özürlü abdesti,
  • Mest / sargı üzerine mesh gibi ruhsat ve kolaylıklarından istifâde etmelidir. İleri yaşlardakiler için farklı mezheplerin kolaylıklarından yararlanmakta da beis olmasa gerektir.

Meselâ; Mâlikî mezhebinin özürlü abdesti kaideleri, Hanefî mezhebine göre daha geniştir. Şâfiî mezhebinde kan çıkması abdesti bozmamaktadır. Bu kitapta bu tafsilâtı veremeyeceğiz. Ancak ilmihâl kitaplarından bu bilgileri edinmeli, lâkin her hâlükârda ibâdet ve tâatten geri kalmamalıdır. Dînimiz her hâlükârda, zorluklara kolaylıklar tanımakta lâkin her dâim, kulun Cenâb-ı Hak ile mülâkat olan namaza devam etmesini emretmektedir.

AKAN NEHİRDE BİLE!..

Bir gün Sa‘d bin Ebû Vakkas radıyallahu anh abdest alırken Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onun yanına uğramıştı;

“–Bu ne israf?” buyurdu. Sa‘d;

“–Abdestte de mi israf olur?” diye sorunca, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem;

“–Evet, akan bir nehirde(n) bile (abdest alıyor) olsan (israf olur).” diye cevap verdi. (İbn-i Mâce, Tahâret, 48)

Bugün çeşmelerimiz nehir gibi akıyor, lâkin iklim değişikliği gibi sebeplerle birçok yerde su sıkıntısı yaşanabiliyor.

Her namaz için taze bir abdest almak israf değildir, sünnettir. Abdestimiz varken, yaklaşan namaz için abdest tazelemek «nûrun alâ nûr / nur üstüne nur» olarak vasfedilmiştir. Sâlih mü’minler dâimâ abdestli bulunmaya riâyet ederler. Sabah kalkınca, akşam istirahate geçerken, her dâim abdestli olmak tavsiye edilmiştir.

Hadîs-i şerifte buyurulur:

“Abdeste, ancak mü’min kimse müdâvim olur.” (Muvattâ, Tahâret, 6)

Necâset temizliğinin ötesinde, namaz kıyafetlerinin, takke ve namaz örtülerinin pırıl pırıl bir nezâhet içinde tutulması, ibâdet mahallerinin güzel kokularla ferah hâle getirilmesi, ibâdete gösterilen ehemmiyetin bir tezâhürüdür. Hak dostlarının namaza îtinâlarında bunun misalleri vardır.

İSTİKBÂL-İ KIBLE

Zaman ve mekândan münezzeh ve Müteâl olan, her yerde hâzır ve nâzır olan Cenâb-ı Hak; namazda kullarının yönelmesi için, bazı mübârek mekânları bir kıble olarak tayin buyurmuştur.

Âyet-i kerîmede yeryüzünde mâbed olarak kurulan ilk mekânın Mekke’deki Kâbe-i Muazzama olduğu bildirilmiştir.

“Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidâyet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mâbed), Mekke’deki (Kâbe)dir.” (Âl-i İmrân, 96)

Hadîs-i şeriflere göre, bundan 40 yıl sonra da Kudüs’teki Beyt-i Makdis kıble olarak vaz olunmuştur. (Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 10)

Buraya Hazret-i Süleyman’ın, mâbed inşâ etmesi ise, asırlar sonra gerçekleşmiştir. Cenâb-ı Hak, önceki bazı ümmetlerde Beyt-i Makdis’i kıble tayin buyurmuş, hicreti müteâkip bir müddet mü’minlere de Beyt-i Makdis’i kıble edinmelerini emretmiştir.

Daha sonra bu hükmü neshederek, nihâî olarak, Hazret-i Fahr-i Âlem j’e ve biz ümmetine, Efendimiz’in doğup büyüdüğü Mekke-i Mükerreme’deki Mescid-i Harâm’a doğru yönelmemizi ferman kılmıştır. Bu da Rasûlullah Efendimiz’in Allah katındaki kıymetini ifade eden husûsiyetlerden biridir. (el-Bakara, 142-150)

Kâbe-i Muazzama’nın tarihinin, Hazret-i Âdem’e kadar uzandığını, Nuh tûfânında kumlar altında kaldıktan sonra Hazret-i İbrahim tarafından, Cebrâil aleyhisselam’ın bildirmesiyle ortaya çıkarılıp yeniden inşâ edildiğini biliyoruz.

KIBLE: HAKK’IN ŞİÂRI

Hac ve umredeki tavaf ibâdetinin de merkez noktası olan Kâbe-i Muazzama, Allâh’ın evidir. Bu ev ifadesi elbette, mânevî ve mecâzî bir mâhiyettedir. O’na yalvarmak, kapısında af dilemek, gözyaşlarıyla tevbe ve istiğfâr etmek için lutfedilmiş en mübârek mekândır. Mescid-i Haram’da işlenen ibâdetlere 1’e 100.000 ecir va‘dedilmiştir. (İbn-i Mâce, İkāme, 195; Ahmed, III, 343, 397)

Tevhîde çok büyük ehemmiyet gösteren, şirke en küçük bir taviz dahî vermeyen dînimizde; Kâbe, Haceru’l-esved, Arafat, Müzdelife ve benzeri mekânların kudsiyeti, Cenâb-ı Hakk’ın onları birer şiar kılmış olmasından neş’et eder.

Nebîler Silsilesinde yaşanan aziz hâtıraları bünyesinde barındıran bu mukaddes mekânlar, Allâh’ın af ve inâyeti için birer remiz, birer semboldür. Asla bu mekânların ve bu mekânlardaki binaların fizikî varlıklarına, şiâr olma hakikatinin ötesinde bir kudsiyet isnâd edilmez.

Hâsılı; Secde, rükû, tavaf ve istilâm, bu ibâdetlerin hepsi Allâh’adır. Cenâb-ı Hakk’ın tespit ve tayin buyurduğu şiarlara teveccüh edilerek yapılmasını yine Cenâb-ı Hak emretmiştir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Doğu da Allâh’ındır batı da. Nereye dönerseniz Allâh’ın yüzü (Zâtı) oradadır...” (el-Bakara, 115)

KIBLENİN İŞÂRÎ MÂNÂLARI

Mutasavvıflar; bu hakikate dikkat çekerek, namazda bedenin kıblesinin Kâbe olduğu gibi, gönlün kıblesinin de Cenâb-ı Hak olması gerektiğini hatırlatmışlardır. Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Hacca gidenler, orada Kâbe’nin sahibini arasınlar. Eğer orada Kâbe’nin Rabbini bulabilirlerse (gönüllerini tecellîgâh-ı ilâhî hâline getirebilirlerse) bundan sonra Kâbe’yi her yerde bulabilirler.”

Nitekim gönlü nazargâh-ı ilâhî hâline gelmiş sâlih bir mü’min hakkında İbn-i Ömer v’nın Kâbe-i Muazzama’ya hitâben söylediği şu sözler çok mânidardır:

“(Ey Kâbe!) Sen ne büyüksün! Senin şânın ne yücedir! Fakat gerçek bir mü’minin Allah katındaki şerefi senden de üstündür.” (Tirmizî, Birr, 85)

Abdülkādir Geylânî Hazretleri ise âdetâ bu yüceliğin şartını ifade sadedinde şöyle der:

“Gönül, ancak mâsivâdan arınmış, mârifetullah tâliplerine Kâbe olur.”

SETR-İ AVRET

Namazda, erkek ve kadınların, örtülmesi gereken avret mahallerini; temiz, bol ve düzgün bir kıyafetle örtmeleri gerekir. Erkeklerin omuzları açık namaz kılmaları mekruhtur. Peygamberimiz, -ihramlı olduğu vakitler hâriç- hiç başı açık olarak namaz kılmadığı için, takke veya sarık gibi sünnete uygun bir örtüyle başı örtmek namazın sünnet ve âdâbındandır.

Câhiliyyede, bazı kabîleler, çirkin bir âdet olarak Kâbe’yi çıplak tavaf ederlerdi. Cenâb-ı Hak bunu reddederek şöyle buyurdu:

“Ey Âdemoğulları! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık.

  • Takvâ elbisesi... En güzel ve en hayırlı elbise işte odur. Bunlar Allâh’ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi).” (el-A‘râf, 26) Cenâb-ı Hak devamında da;

“Ey Âdemoğulları! Her secde edişinizde güzel elbiseler giyinin...” (el-A‘râf, 31) buyuruyor.

Demek ki; Allâh’ın huzûruna pasaklı, kirli ve intizamız bir şekilde çıkılmaz. Kılık-kıyafet olarak da en düzgün şekilde ilâhî huzura durmak, huşûu sağlayan mânevî âmillerdendir.

Mâlûm; Sen Allâh’ı görmüyorsan da O seni görüyor! Bir müslüman; günlük hayatında, avret mahallini düzgün bir şekilde örtecek kıyafetlerle, şahsiyetine uygun şekilde giyinir. Namazda ise daha derli toplu, intizamlı olmaya gayret eder. Maalesef zamanımızda; günlük hayatta erkeklerin bile dar, vücuda yapışan, rükûa gittiğinde beli ve avret mahalli açılan kıyafetler giydiğini, bazen bu vaziyette cuma namazına geldiğini görüyoruz.

KIYAFETTE İSLÂMÎ ÖLÇÜ

Maalesef; câhiliyyeye dönüşen zamanımızda erkekler arasında da;

  • Dar, sıhhate aykırı, şahsiyete uyumsuz kıyafetler yaygınlaştı.
  • Kadın-erkek şahsiyeti birbirine karıştı.
  • Yabancı özentisi arttı. Ecnebî yazıların, çirkin resimlerin işlendiği kıyafetler yayıldı.
  • Çocuklar hevesini alsın diye, birçok nâhoş şeyler hoş görüldü.
  • Erkekte de kadında da tesettür hassâsiyetinde aşınmalar meydana geldi.

Bir mü’min, kimlerle ünsiyet edeceğini gayet iyi bilmelidir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in;

“Herhangi bir topluluğa benzemeye çalışan, onlardandır.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 4/4031) hadîs-i şerîfini unutmamalıdır. Nitekim Hazret-i Ömer radıyallahu anh da Azerbaycan ve Dağıstan’a gönderdiği ordularına şöyle seslenmişti:

“‒Aman sakın siz, putperestlerin giyindiği gibi giyinmeyin! Onların yediğinden yemeyin! Orada İslâm şahsiyetini muhafaza edin.”

VAKİT DİSİPLİNİ

Cenâb-ı Hak; bizlere farz kıldığı beş vakit namaz için, gün içerisinde, güneşin hareketleriyle tespit edilen beş vakit tayin buyurdu. Her gün, herhangi bir vakitte, şu kadar rekât namaz kılın, demedi.

Bu vakitlerin belirlenmesi için güneşin hareketlerinin seçilmesi, İslâm’ın âlemşümullüğünün bir yansımasıdır. Yeryüzünün her yerinde görülen güneş ile ibâdet takvimi belirlenmiş olur.

Bu ibâdetin, gün içerisine yayılmış olarak bu şekilde edâ edilmesi, mü’minin hayatını namaza göre tanzim etmesine, vakit disiplini kazanmasına vesile olan büyük bir rahmettir. Ezanlar bu vakit eğitiminin bir nevi anonsları hükmündedir.

Farz bir namaz, vaktinden evvel defalarca kılınsa da edâ edilmiş olmaz. Oruçta da beş saat evvel imsak edip beş dakika evvel iftar edilse ibâdet yerine geçmez. Ancak yorgunluk olur.

Kurban bayramında, bayram namazı kılınmadan kurban kesilse, ibâdet yerine gelmez. Arefe günü dışında, Arafat’ta ne kadar durulursa durulsun, vakfe olmaz.

İbâdetler ve bilhassa beş vakit namaz, müslümana günlük hayatta bir vakit disiplini, dakiklik ve tertipli olma şuuru kazandırır. Yani İslâm, ibâdet hayatında yaşattığı bu intizam ve disiplin ile bir bakıma hayatın hiçbir sahasında rastgele ve gayr-i nizâmî hareket etmemek gerektiğini tâlim ve telkin eder.

Dakiklik, Hak dostlarının güzîde hasletlerindendir. Bilhassa M. Sâmi RAMAZANOĞLU ve muhterem pederim Hâce Musa Efendi Hazretleri; ziyaretlerinde, seyahatlerinde, işlerinde, hâsılı bütün hayatlarında dâimâ intizam ve dakikliğe çok riâyet ederlerdi. Dakik olmayan, mülâkatlarına geç kalan, erken gelen kardeşler için üzülürlerdi.

GÜNÜN BEREKETLENMESİ

Beş vaktin her biri güne ayrı bir bereket katar:

  • Sabah namazı, düzenli ve dinç bir şekilde erken kalkmaya vesile olur. Tıp ve eğitim dünyası, dâimâ erken kalkmanın kıymetini bildirirler.

Cenâb-ı Hakk’ın yemin ettiği Fecr vakti; Rabbimiz’in, ömür defterinde bizler için açtığı yeni ve boş sahifeyi nasıl dolduracağımızı tefekkür ettirir.

  • Öğle namazı, dünya meşgalelerine verilen bir mâneviyat molası gibidir. Oturanı harekete geçirir, çalışanı dinlendirir. Güneşin en tepedeki hâli, Arş’ın gölgesinden başka gölgenin olmadığı kıyâmet gününü hatırlatır.
  • Kıyâmeti hatırlatan gurûba / güneşin batışına doğru bir geri sayım mâhiyetindeki ikindi vakti, uhrevî âlemleri tefekkür ettirir. Uzayan gölgeler, daralan vakti düşündürür.
  • Akşam, insanların geceye de namazla girmelerini sağlar. Oruçlunun iftar ettiği, insanların evlerine döndüğü bu vakitte, kıyâmette de Rabbimiz’in huzûruna dönüş tefekkürüyle, secdelere kapanılır.
  • Günün istirahate çekilmeden önceki, son mülâkatı da yatsı namazıyla gerçekleşir. Günün muhasebesi, o beyaz yaprağın hangi kayıtlarla kapandığı tefekkür edilir.

Peygamberimiz; seher ve fecirde kalkmaya mâni olmaması için, yatsıdan sonra dünyevî konuşmalara dalınmasını kerih görmüştür. Ancak uzun gecelerde; yatsı namazı vakti daha erken girdiği için, bir miktar hayırlı meşgalelerle meşgul olunması da sünnete aykırı olmayacaktır.

CEM ETME RUHSATI

Peygamberimiz, sefer ve şiddetli yağmur gibi hâllerde;

  • Öğle ve ikindi namazlarını,
  • Akşam ve yatsı namazlarını cem etmiş, yani birleştirerek kılmıştır.

Cem; öndeki vakitte ise, cem‘-i takdim, sonraki vakitte ise, cem‘-i te’hir diye adlandırılır. Hanefî mezhebinde, sadece hacda Arafat ve Müzdelife’de bu uygulama benimsenmiştir.

Ancak günümüzde Hanefî âlimler de uçak ve hızlı tren yolculukları gibi zarûrî hâllerde, namazların kazâya bırakılması yerine cem edilmesini uygun görmektedir.

VUKÛF-I ZAMÂNÎ

Beş vakte ilâveten, kuşluk ve bilhassa seher vaktinin ihyâsıyla, namaz, tasavvuftaki şu muhasebenin yaşanmasına vesile olur:

Tasavvufta vukûf-ı zamânî yani zaman hakkında vukûfiyet hâli; sâlikin her ân ve her hâlin muhasebesini yaparak huzurda geçirdiği ânına ve hâline şükredip, gafletle tükettiği zamanlar için tevbekâr olmasıdır. Bir başka ifade ile;

  • Kabz hâlinde istiğfâra,
  • Bast hâlinde ise şükre devam etmesidir.

Bu sûretle her hâlükârda gafletten sakınan bir kimse; gereksiz mâzî endişesinden ve istikbal telâşından kurtularak, yaşamakta olduğu hâlin ihyâsıyla meşgul olur ki tasavvuftaki; «Sûfî, ibnü’l-vakt olmalıdır.» prensibi de bunu ifade eder.

Âyet-i kerîmede mü’minlerin hasletleri meyânında şöyle buyurulur:

“Onlar namazlarında devamlıdırlar.” (el-Meâric, 23) Bu âyet; zâhiren, namazları aksatmamak, kaçırmadan vaktinde edâ etmek mânâsındadır. Hak dostları ise, işârî bir tefsir ile şu mânâyı tahsil etmiş ve gaye edinmişlerdir:

“Onlar, namaz bittikten sonra da sanki namazdaymış gibi mânevî bir hâlet-i rûhiye içindedirler. Böylece namazdaki huşû hâlini bütün vakte yayarlar.”

Hazret-i Mevlânâ şöyle buyurur:

“Öyle bir abdest al ki hiç bozulmasın.

Öyle bir namaz kıl ki hiç bitmesin.

Âşığa beş vakit namaz yetmez. Beş yüz bin vakit ister.

Gerçek âşık, vuslatın bitmesini hiç ister mi?” (Mesnevî)

VAKTİN KIYMETİ

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, en çok aldanılan iki nimeti;

  • Sıhhat ve
  • Boş vakit olarak bildirmiştir. (Bkz. Buhârî, Rikāk, 1)

Beş vakit namaz disiplinine sahip bir mü’min, dâimâ bir namazı edâ edip diğerini hasret ile bekleme hâlinde yaşar.

“Bir (hayırlı) işi bitirince, hemen başka bir (hayırlı) işe giriş! Hep Rabbine yönel!” (el-İnşirâh, 7-8) âyetine muvâfık bir şekilde hareket eder. Böyle olursa, Cenâb-ı Hak onun ömrüne ve gününe bereket verir. Asr-ı saâdetteki şu kıssa bu hakikati ne güzel ifade eder:

VAR MI?

Bir gün Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem sabah namazını kıldıktan sonra ashâbına dönüp;

“–İçinizde bugün (nâfile olarak) oruçlu olan var mı?” diye sordu. Hazret-i Ömer radıyallahu anh;

“–Yâ Rasûlâllah! Dün gece oruç tutmak aklıma gelmedi, onun için şimdi oruçlu değilim.” dedi. Hazret-i Ebûbekir radıyallahu anh ise;

“–Ben dün gece oruç tutmayı düşündüm ve sabaha oruçlu çıktım.” dedi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz yine;

“–İçinizde bugün hasta ziyaretinde bulunan var mı?” diye sordu. Hazret-i Ömer radıyallahu anh;

“–Yâ Rasûlâllah! Sabah namazını yeni kıldık ve yerimizden ayrılmadık, nasıl hasta ziyaret edebilelim ki?” dedi. Hazret-i Ebûbekir radıyallahu anh ise;

“–Duydum ki kardeşim Abdurrahman bin Avf rahatsızlanmış. Mescide gelirken, bakayım durumu nasıl olmuş diye, ona bir uğrayıverdim.” dedi. Yine Fahr-i Kâinât Efendimiz;

“–İçinizde bugün bir yoksulu doyuran var mı?” diye sordu. Hazret-i Ömer radıyallahu anh;

“–Yâ Rasûlâllah! Sabah namazını yeni kıldık ve henüz yerimizden ayrılmadık.” dedi. Hazret-i Ebûbekir radıyallahu anh ise;

“–Mescide girdiğimde, ihtiyacını arz eden birini gördüm. Oğlum Abdurrahmân’ın elinde bir parça arpa ekmeği vardı. Onu alıp yoksula verdim.” dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem;

–SENİ CENNETLE MÜJDELERİM!

(ey Ebûbekir)!” buyurdu. Hazret-i Ömer derin bir iç çekerek;

“–Âh cennet!” dedi. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem onun da gönlünü alacak bir söz söyledi ve şöyle buyurdu:

“–Allah Ömer’e rahmet eylesin, Allah Ömer’e rahmet eylesin! Ne zaman bir hayır yapmak istese Ebûbekir muhakkak onu geçer.” (Heysemî, III, 163-164. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Zekât, 36/1670; Hâkim, I, 571/1501)

Burada Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, mü’minin dâimâ sâlih ameller işleme niyeti içinde bulunmasının ehemmiyetini bildirmektedir. Eğer niyet samimî ise, bu sâlih amelleri işleme imkânı kulun karşısına çıkacaktır.

NİYET

Namazın şartlarından biri, kulun hangi vaktin namazını, farzını mı sünnetini mi kıldığını bilecek şekilde, huzûr-i ilâhîye durmasıdır.

Fukahâ, niyeti dille söylemeyi de müstehap görmüştür. Ancak dille söylenen değil, kalpte niyet edilen esastır. Yani dil sürçse dahî kalpten geçirilen muteberdir.

İşârî olarak bu hakikat, namazda kalp huzuruna ve şuura işaret eder. İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri şöyle der:

Egerçi çokdurur, ey dil, şerâit-i zâhir,

Huzûr-ı kalp hakîkatte vech-i sıhhattir.

“Ey gönül, zâhirde namazın sahih olması için şartlar çok. Fakat namazda hakikat ehli için sıhhat şartı, huzûr-ı kalptir, yani namazda kalbin Allâh’ın huzûrunda olduğunun idrâkinde olmasıdır.”

Yani kul, zâhirî şartlara gösterdiği ehemmiyeti ve hattâ daha fazlasını, niyetini tashih etmeye, ibâdeti yalnız Allah rızâsı için yapmaya sarf etmelidir. Çünkü;

“Ameller niyetlere göre değerlendirilir.” (Buhârî, Bed’u’l-Vahy, 1)

“Kulun niyeti, amelinden hayırlıdır.” (Heysemî, I, 61)

Niyet hayır ise âkıbet hayırdır. Niyet ihlâslı ise Cenâb-ı Hak, kulunun ameldeki kusurlarını düzeltmesine vesileler halk eder.

RİYÂ / GİZLİ ŞİRK

Fakat niyet bozuk ise, niyete riyâ / gösteriş sızmış ise, o namaz zâhiren tam olsa da, Allah katında bir paçavra hükmündedir. Fahr-i Kâinat sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; riyâyı, «gizli şirk» olarak ifade etmiştir.

Hazret-i Mevlânâ, ihlâstan mahrum bir şekilde ibâdet eden kimselere şöyle seslenir:

“Ey gafil! Keşke secde ettiğin zaman yüzünü samimiyetle Hakk’a çevirebilseydin de; «Yücelerden yüce olan Rabbim, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir.» demenin mânâsını bilebilseydin. Yani sırf şekil secdesi değil de gönül secdesi yapabilseydin!..”

İhlâssız ibâdetler, ortaklar ve kirlerle doludur. O hâlde ibâdetleri saflaştırıp ulvîleştirecek olan sır, ihlâstır. Aksi hâlde şu itâb-ı ilâhînin muhatabı olmaktan kurtulmak mümkün değildir:

“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki; namazlarını ciddiye almaz, (sadece) gösteriş yaparlar!” (el-Mâûn, 4-6)

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Mü'minin Hayatında Namaz ve Zekât, Yüzakı Yayıncılık