Musîbet Nedir? Musîbetzede Kime Denir?
Musîbet nedir? Musîbet çeşitleri nelerdir? Musîbetzede kime denir?
Musîbet; insânın genellikle kendi irâdesinin dışında gerçekleşen ve beklemediği şekilde karşılaştığı durumlardır. Musîbet kelimesinin kökü olan “اصاب ” e-sa-be fiîlî, “başa gelmek, isâbet, etmek, ulaşmak” gibi anlamlara gelmektedir. İnsanın başına gelen her üzücü olay musîbet sayılır. Musîbetzede, musîbete uğramış olan, hastalık veyâ başka dertlerle imtihân olan ve belâya uğrayan demektir.[1]
Mûsibet denilince sabredildiği takdîrde sevâp kazandıracak olan hastalık, kıtlık, malın eksilmesi veyâ yok olması, yangın, deprem, sel gibi âfetler, sevdiklerinden birinin ölümü vb. ağır sıkıntı ve insânlardan gelen eziyet ve zulüm gibi şeyler akla gelmektedir.[2] Ömür boyu süren hastalıkla boğuşmak, engelli doğmak, engelli olarak hayâtını sürdürmek, zekâ özürlü olmak, delirmek, sakat kalmak, gâzî olmak, savaşta her şeyini kaybetmek, köle olmak, evsiz açıkta kalmak, hapse atılmak, işkence görmek, iflâs eden müflis bir tüccar olmak, bakıma muhtâç dul kalmak, fakîr, yetîm, boşanmış bir âilenin çocuğu olarak hayâtını sürdürmek, âilesi ile bağı koparılmak, tecâvüze uğramak, bunamış bir ihtiyâr durumuna düşmek, doğal felâket yaşamak, çok sıcak ve soğuğa mâruz kalmak, temel ihtiyâçları karşılamaktan, teknolojik imkânlardan yoksun bırakılmak ve çok uzun süre açlık ve susuzluk çekmek en dikkat çekici musîbet örnekleridir.
Seyyid Şerîf Cürcânî musîbeti “insânın tabîatına uymayan şey” diye tanımlamış ve buna ölümü örnek göstermiştir.[3] Ya‘kûb b. İshak el-Kindî’den îtibâren pek çok İslâm âliminin benimsediği anlayışa göre ölüm de dâhil olmak üzere musîbetler hayâtın bir parçasıdır, tabiî ve kaçınılmaz gerçeklerdir. İki Cihân Serveri Peygamberimiz Hz Muhammed Mustafâ (s.a.s) bir hadîsinde musîbeti “Mü’mine eziyet verecek her şey, ona bir musîbettir.”[4] şeklinde açıklamışlardır.[5]
Musîbet kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de on âyette geçmektedir. Ayrıca altmış dört yerde musîbetle aynı kökten gelen fiiller kullanılmıştır. Allâh’ın insânları korku, açlık, mal, can ve ürün kaybı gibi musîbetlerle sınamaya tâbi tuttuğu belirtildikten sonra bu tür musîbetler karşısında, sabır ve metânetlerini kanıtlayanlar Allâh’ın lütûf ve rahmetiyle müjdelenmekte ve bunların doğru yolu bulmuş oldukları bildirilmektedir.[6]
Temel olarak musîbetler, iki kısma ayrılır. Bu musîbetlerden birincisi, kaynağı insânlar olan ve onların vâsıtasıyla meydâna gelen ve yok edip ortadan kaldırmaya güç yetiremedikleri iftirâya uğramak, dedikoduya mâruz kalmak gibi eziyet ve musîbetlerdir. İkincisi ise doğrudan Yüce Allâh tarafından gönderilen ve kişilerin onları bertaraf etmeye güç yetiremediği ölüm ve depremlerle malın yok olması gibi büyük felâketlerdir.[7]
Bâzı âyetlerde her türlü musîbetin bir kitâpta yazılı olduğu ve musîbetlerin Allâh’ın izniyle gerçekleştiği[8] bildirilirken bâzısında ise musîbetlerin insânların kendi fiillerinin bir sonucu olduğu ifâde edilmektedir.[9]
“Başınıza gelen her musîbet kendi yaptıklarınız yüzündendir; kaldı ki O birçoğunu bağışlar” meâlindeki Şûrâ sûresinin 30. âyeti ikinci tür âyetlerin özeti mâhiyetindedir. Hak Dîni Kur’ân Dili Tefsiri’nde Elmalılı Hamdi Yazır bu âyet-i kerîmeyi şöyle açıklamaktadır: “Yeryüzünde ve ne de nefislerinizde hiçbir musîbet vuku bulmaz ki bir kitâpta yazılmış olmasın. Musîbet, hedefine isâbet eden mermi gibi insâna şiddetle dokunan hâdise ve felâkettir. Arzda vuku bulan musîbet, yerde herhangi bir zarar ve harabeye sebeb olan âfet ve ziyânlardır. Bu, kuraklık, kıtlık, ürünler veyâ hayvanlara ârız olan âfetler, ev veyâ şehir yıkımı, arâzi ziyânı ve zelzele gibi diğer bütün zararları içine almaktadır. Nefislerdeki musîbet ise, ölüm, hastalık, yara bere, kırık, hapis, işkence, açlık, susuzluk, züğürtlük gibi insânlarla ilgili olan acılardır. Tatlı başarılar Allâh'ın lütfu olduğu gibi bütün musîbetler de Allâh'ın ezeli ilminde veyâ Levh-i mahfûz'da yazılmış bir takdîridir. O halde takdîr edilen musîbetten kaçınmakla kurtulma mümkün olmaz. O yazılmış ise yalnız müsâbakaya girişenlere değil, kaçanlara veyâ oturup zevk ve rahatına bakanlara dahî gelir çatar. Bu husûsta, böyle bir inanca sâhip olmalı ve o yolda hareket edilmelidir. Musîbetlere karşı kadere bağlanmanın kalbe kuvvet ve sağlamlık vermesi yanında, gerek acı ve gerek tatlı hâdiseler karşısında insânı sarsmayan bir faydası da vardır.”[10]
İslâm âlimleri, musîbetlerin hayâtın ağır sıkıntıları karşısında tahammül gücü ve irâde kazandıran, insânları olgunlaştıran rolüne dikkat çekmişlerdir. Gazzâlî, insânın üstesinden gelemeyeceği musîbetlere tahammül gösterip sabretmesini sabrın en yüksek derecelerinden biri olarak zikretmiştir.[11] Mâverdî de “Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn” adlı eserinin “Sabır ve Tahammülsüzlük” başlıklı bölümünde musîbetleri kolaylıkla atlatmanın ve acılarını hafifletmenin yollarını göstermiş, tahammülsüzlüğün musîbetlerden doğan acıları daha da arttıracağını belirtmiştir. Ona göre musîbetler karşısında sabırlı ve metânetli davrananlar onlardan daha çabuk kurtulabilir.[12]
Nisâ sûresinin 78. âyetinde “iyilik ve kötülük olarak insânların başına gelenlerin hepsinin Allâh’tan olduğu” bildirilirken 79. âyette, “Sana gelen iyilik Allâh’tandır, başına gelen kötülük ise kendindendir” buyurulmuştur. Müfessirler, bu farklı ifâdeleri kader kavramı çerçevesinde musîbetlerin yaratma fiîlî açısından Allâh’a; sebeplere tevessül, irâde, kazanma ve hak ediş gibi beşerî etkenler açısından kula âit olduğu şeklinde açıklamışlardır.[13]
Musîbet Çeşitleri
- Yeryüzüne isâbet eden musîbetler (deprem, fırtına, sel, yangın, kuraklık vs.)
- İnsana isâbet eden musîbetler (hastalık, sakatlık, engellilik, zulüm, işkence, yoksulluk vs.)
- Mala isâbet eden musîbetler (çalınma, bozulma, kaybolma, yanma, gasp edilme, iflâs vs.)
- Dîne isâbet eden musîbetler (şirk, nifak, küfür, isyân vs.)[14] Bu musîbetler ya umûmî olur ya da şahsî olur. Kişinin küfre düşmesi, rûhî sıkıntı içinde olması, münâfık olması, büyük günâhları hafife alarak işleyebilmesi, iftirâya uğraması dîne gelen şahsî, mânevî musîbetlerdendir. Vatanın işgâl edilmesi, ezânın susturulması, ırz ve nâmûsların ayaklar altına alınması umûmî musîbetlerdenden olup toplu mücâdele etmeyi gerektirir.
Fizîksel olarak sağlam gözüken ama kalp ve rûhu günâhlar ve dünyevî olaylarla yaralanan insânların engelleri, görünür engellerden daha vahîmdir. Tehlikeli ve bizim için zararlı olan musîbet, ahlâkımıza, îmânımıza gelen musîbettir. Bir Müslümanın başına gelebilecek asıl musîbet Allâh’ı unutmasıdır. Kulun ibâdetten ve îmândan uzaklaşması, günâh işlemesi ve sevâplı işleri bırakması da yine büyük musîbetlerdendir. Müslümanların İslâm’ı tam temsil edememesi bir musîbettir. Günâha giden yolların çoğalması bir musîbettir. Bu tür musîbetlerden her zamân Allâh’a sığınmamız ve ağlayıp sızlanmamız gerekir.[15]
Dînî olmayan musîbetler, hakikat noktasında farklı hikmetler barındırabilirler. Bunların bir kısmı, Allâh’ın bir îkâzı ve uyarısı anlamına gelebilir; bir kısmı günâhlara keffâret olabilir; bir kısmı ise, yanlış yoldan dönmemiz için Allâh’ın bir iltifâtı ve bizim için mânevî bir temizlik aracı olabilir.[16]
Allâh’a kulluk vazîfesiyle sorumlu tutulmuş olan insân, dünyâ hayâtında yaşadığı süreçte ebedî âhiret hayâtını kazanma veyâ kaybetme potansiyeline sâhiptir. Dünyâda rahat ve kolay bir hayât yaşanarak âhirette ebedî mutluluğu elde etmek, pek de mümkün gözükmemektedir. Başta Peygamberimiz (s.a.s) olmak üzere tüm rasûller, dîni yayma uğruna sıkıntı ve zorluklarla karşı karşıya kalmışlardır. Kur’ân-ı Kerîm’de dünyâ hayâtında çok farklı musîbetlere mâruz kalabileceğimiz şu şekilde vurgulanmıştır:
“Yoksa sizden öncekilerin çektikleriyle karşılaşmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız? Onlar öylesine yoksulluk ve sıkıntı çekmişler, öyle sarsılmışlardı ki peygamber ve yanındakiler, “Allâh’ın yardımı ne zamân gelecek?” demeye başlamışlardı…”[17]
Cennette yüksek derecelere kavuşması için mü’mine musîbet gelebilir. Hadîslerde, Allâh’ın, sevdiği kullarını zamân zamân musîbetlerle imtihân edeceği[18], peygamberlerin en büyük musîbetlere dûçâr kaldıkları[19] belirtilmekte ve musîbetlere sabretmenin fazîletine[20] işâret edilmektedir:
“İnsanların en çok musîbete uğrayanları evvela peygamberlerdir, sonra derecelerine göre (velîler ve sâlihler) gelir. Kişi, dînine göre belâ ve imtihânlara mâruz kalır. Eğer dîne bağlılığı varsa, belâsı daha da artar. Fakat dîninde gevşek yaşıyorsa ona göre musîbetlerle karşılaşır. Kişiye belâlar gelir gelir de artık onun üzerinde hiçbir günâh kalmaz.”[21]
Diğer bir hadîs-i şerîf de de şöyle buyurulmaktadır: “Bir kul kendisi için (cennette) hazırlanmış olan makâma ameliyle erişemeyecekse, Allâh onun bedenine veyâ malına veyâ çoluk çocuğuna bir belâ verir de bu belâya sabrı sebebiyle o makâma eriştirilir.”[22]
Allâh sevdiği kullarına musîbet verir. Musîbet insânlara sâdece günâhları sebebiyle gelmemiştir. Eğer sâdece günâhları sebebiyle insânlara musîbet gönderilmiş olsaydı, ismet (günâhsız) sıfatına sâhip peygamberlere hiçbir musîbet gelmemesi gerekirdi. Hâlbuki musîbetlerin en büyükleri peygamberlere isâbet etmiştir. Sahâbeler ve Allâh dostu velî kullar da musîbete uğramışlardır. Meselâ meşhûr sahâbelerden Ebû Ubeyde b. Cerrâh ve Muâz b. Cebel vebâ hastalığından vefât etmişlerdir.[23]
Yorgunluk, hastalık, tasa ve kederden ayağına diken batmasına kadar müslümanın başına gelen her türlü musîbetin günâhlarına keffâret olacağı müjdesi verilmektedir.[24] Nitekim hadîs-i şerîfte şu ifâdeler yer almaktadır:
“Ateşin demirin is ve paslarını giderdiği gibi bîr müslümanın hastalığı da onun günâhlarını giderir”[25],
Hadîslerde ayrıca musîbete uğrayanların teselli edilmesi, acılarının paylaşılması ve yakınlarını kaybedenlere tâziyede bulunulması tavsiye edilmektedir.[26] Rasûlullâh’ın, oğlu İbrâhim’in vefâtı sırasında ağlamasını yadırgayan bâzı sahâbîlere,
“Şüphesiz gözden gözyaşı dökülür, Kalp hüzünlenir; ancak biz Rabbimizin râzı olmayacağı hiçbir söz söylemeyiz”[27] demesi, musîbetler karşısında yaka-paça yırtınmadan üzüntüden dolayı sessizce ağlamanın sakıncasının bulunmadığına delil olarak gösterilir.[28]
İnsanın musîbetlerden korunmaya çalışması ve uğradığı bir musîbetten kurtulmak istemesi, kurtulamaması hâlinde üzüntü ve acı duyması, gözyaşı dökmesi tabiî bir durumdur. Ondan istenen önlenebilir musîbetlere katlanmak değil musîbetten korunma yönünde önlem almak, başa gelen bir felâketten kurtulmak için her türlü çabayı göstermek, kurtulma imkânı bulunamaması hâlinde durumu sabır ve metânetle karşılamaktır.
Dipnotlar:
[1] https://www.seslisozluk.net/musîbetzede-nedir-ne-demek/
[2] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “svb” md.; Lisânü’l-ʿArab, “svb” md. c:1 s: 533-537.
[3] Taʿrîfât, “el-Musîbe” md.
[4] Suyutî, Celalüddin Addurrahman b. Ebî Bekr, el-Câmîu’s-Sağır fi Ehâdisi’l-Beşîri’n-Nezir, Kahire, 1982, C.II, s.93; Münâvî, Feyzü'l-kadir şerhi'l-Câmii's-sağır, (thk. Hamdi ed-Demr Daniş Muhammed), Mektebetu Nizar Mustafa el-Baz, Mekke 1998, IX, 4481.
[5] Ali Yıldız Musahan, “Müslüman Düşüncesinde Musîbet-Rahmet İlişkisi”, Ekev Akademi Dergisi, Yıl: 20 Sayı: 66 Iğdır, Bahar 2016, s.135.
[6] DİB. İslâm Ansiklopedisi, Mustafa Çağrıcı, Musîbet md.
[7] İsmail Karagöz, Kur’an’a Göre Musîbetler Açısından İnsân ve Toplum, Çelik Yayınevi, İstanbul, 1996, s. 40.
[8] Tevbe: 9/50-51; Hadîd: 57/22; Tegābün: 64/11.
[9] Âl-i İmrân: 3/165; Nisâ: 4/62; Kasas: 28/47.
[10] Heyet, Kur’an Yolu: Türkçe Meâl ve Tefsîr, DİB Yayınları, Hadîd Suresi - 22-25. Âyet Tefsîri.
[11] Gazzâlî, İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn, IV, 72-73.
[12] Mâverdî, Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, s. 405-421.
[13] Taberî, IV, 176-177; Zemahşerî, II, 113-114; Kurtubî, V, 284-285; Elmalılı, II, 1397-1399.
[14] https://risale.online/soru-cevap/musîbet
[15] Tirmizî, “Deavât” 79.
[16] Geniş bilgi için bakınız: Buhâri, Îman: 39, Müslim, Birr: 52.
[17] Bakara: 2/214.
[18] Buhârî, “Merḍâ” 1; Tirmizî, “Zühd” 57.
[19] Buhârî, “Merḍâ” 2, 3; İbni Mâce, “Fiten” 29; Tirmizî, “Zühd” 57.
[20] Müsned, I, 177, 182; Tirmizî, “Cenâiz” 36; Nesâî, “Cenâiz” 22.
[21] Tirmizî, “Zühd” 57; Ahmed b. Hanbel 1,172, 174.
[22] Ahmed b. Hanbel V-272.
[23] İsmail Çevik, Musîbet Kavramının Etimolojisi ve İtikadi-Ameli Sonuçları, YDÜ İslâm Tetkikleri Merkezi Dergisi, Yıl 6, Cilt 6, Sayı 1, 2020 s.271-300.
[24] Müsned, VI, 114, 120; Buhârî, “Merḍâ” 1, 3; Müslim, “Birr” 49.
[25] İbni Mâce, Tıb 18.
[26] Muvaṭṭaʾ, “Cenâiz” 41; İbni Mâce, “Cenâiz” 55, 56.
[27] Buhârî, “Cenâiz” 44; Müslim, “Feżâil” 62.
[28] DİB. İslâm Ansiklopedisi, Mustafa Çağrıcı, Musîbet md.
Kaynak: Hasan Serhat YETER, Engellinin İlmihâli, 2022