Muhabbetle Kaynayan Kazanlar: Hüdâyî Aşevi’nin Hikâyesi
Abdullah Sert Hocaefendi, Aziz Mahmud Hüdâyî Aşevi’nde asırlardır kaynayan kazanların ardındaki muhabbeti, vakıf ruhunu ve Allah Resûlü’ne duyulan sevdanın hizmete dönüşen bereketini anlatıyor.
1974–1978 yılları arasında İstanbul Vakıflar’da çalışmıştım. O dönemlerde bir vesileyle Aziz Mahmud Hüdâyî Camii’ni ziyaret ettik. Aşağı kısımları gezerken, örümceklerin ağ ördüğü büyük kazanlar gördük. Kendi kendimize:
“Allah Allah, bu camide kazanların ne işi var?” diye düşündük.
Bize dediler ki:
“Burası, yaklaşık 400 sene önce Hüdâyî Hazretleri’nin aşevine ait kazanlardır.”
İçimizden şöyle geçirdik:
“Yâ Rabbi, inşallah bu kazanlar bir daha kaynar.”
Elhamdülillah, bugün kaynıyor… Hem de gerçekten kaynıyor. Pazar sabahları burada ikramlar yapılıyor, başka zamanlarda da ihtiyaç sahiplerine yemek dağıtılıyor. Büyük bir bereket var.
Bu vakıf da aslında çok mütevazı bir başlangıç yaptı. Şu anda hocalarımızın irşat odası olarak kullandığı yerde, küçük bir mutfakla yola çıkılmıştı. Bugün ise adeta bir “dünya mutfağı” hâline geldi. Ramazan ayında Moğolistan’dan Senegal’e, doğudan batıya kadar geniş bir coğrafyada, mütevazı da olsa bir Hüdâyî mutfağı açılıyor. Elhamdülillah, Gazze’de de şu anda bir Hüdâyî mutfağında aş pişiyor.
Peki, bütün bunları besleyen nedir kıymetli kardeşlerim?
Bunu besleyen, insanların Allah Resûlü’ne ve Yüce Rabbimiz’e olan muhabbetidir. Daha doğrusu, Rabbimizin kulundan beklediği o içtimaî ruh; yani diğer kullara yardım etme şuuru…
Bu vesileyle Resûlullah Efendimiz’in bir hadis-i şerifi aklıma geliyor:
“Allah, kul kardeşinin yardımında olduğu sürece, o kulun yardımcısıdır.”
Yani sen Allah’ın kullarından bir kula yardım ediyorsan, o kulun Rabbi olan Allah hem ona yardım eder hem de sana yardım eder. İşte bu, İslâm’ın bize kazandırdığı ayrı bir ruhtur.
Bu ruh; imanla olur, aşkla olur, âhiret inancıyla olur. Yoksa insan:
“Bana ne, ben ne kazanacağım?” diyerek bir başkasına yardım edemez.
Bunu sadece vicdanla izah etmeye çalışıyorlar ama vicdan yetmiyor. Merhum Mehmet Âkif’in dediği gibi:
“Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır;
Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.”
Eğer yüreklerden Allah korkusu, âhiret endişesi ve hesap bilinci çekilip alınırsa; ne vicdan kalır ne de fazilet…
Dünyaya bakıyoruz, bunu açıkça görüyoruz. Sorulduğunda “vicdanımız var” diyorlar; ama Allah korkusu yok ki vicdan olsun.