Kuran Mucizeleri Nelerdir? | Kozmolojik ve Bilimsel Keşifler
Mûcize ne demektir? Kur'an-ı Kerim'in eşsiz belâgati ve muhafazası, sadece tarihî bir hakikati değil, aynı zamanda insanın acziyeti karşısındaki ilahî meydan okumayı mı temsil ediyor? Kozmolojide kâinatın genişlemesi, yıldızların yerleri, yeryüzünde yürüyen dağlar ve karışmayan denizler gibi bilimsel keşifler, neden 14 asır önce 'Akletmez misiniz?' sorusuyla nazara verildi? Embriyolojiden anne sütündeki zenginliğe, parmak izi hassasiyetinden korunmuş tavana kadar her detay, o çağın bilgi birikimini aşan bir kaynaktan geldiğini haykırıyorken, kalbin takvâsı ile bu mucizevî işaretler arasında nasıl bir bağ kurmalıyız? Kuran mucizeleri nelerdir? İşte madde madde bilimsel şerhleri ve ayetlerle Kuran mucizeleri...
Mûcize, peygamberlerden sâdır olan olağanüstü hâdiselerdir. Mûcize, peygamberlerin peygamberliğinin ilâhî teyidi ve delîlidir. Bir benzerini gösterme konusunda insanları acze düşüren ilâhî kaynaklı olağanüstü olaylardır.
İÇİNDEKİLER
KUR’ÂN’I TEFEKKÜR (Tekrar içindekiler kısmına git)
Kur’ân-ı Kerim, Son Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in kıyâmete kadar bâkî mûcizesidir. Önceki semâvî kitaplar tahrife uğramışken, Kur’ân ilâhî sıyânet ile muhafaza edilmiştir.
Kur’ân’ın Muhafaza Edilişi ve Eşsiz Belâgati
Peygamber Efendimiz’in gönderildiği toplumun fârik husûsiyeti, şiir ve edebiyattı. Fuarlar düzenlenirdi. En beliğ kabul edilen şiirler, Kâbe duvarına asılırdı. Aslında bu; lisânın, Kur’ân-ı Kerîm’e hizmet edebilecek seviyede gelişmesi için bir sevk-i ilâhî idi.
Kur’ân-ı Kerim gelince; o devrin şairleri, belâgatli hatipleri sükûta büründüler.
Çünkü Kur’ân-ı Kerim meydan okudu;
Kur’ân’ın Meydan Okuması ve İnsanlığın Âcizliği
«Madem Kur’ân’a beşer kelâmı diyorsunuz, siz de bir benzerini getirin bakalım!» meâlinde muârızlarını sıkıştırdı:
“Yahut «Onu kendisi uydurdu!» mu diyorlar? Hayır, onlar îmân etmezler. (İnanmadıkları için iftira ediyorlar.) Eğer doğru iseler onun benzeri bir söz getirsinler.” (et-Tûr, 33-34)
Daha sonra Cenâb-ı Hak, yardımlaşmaya da izin vererek, on sûreye tenzil etti:
“Yoksa; «Onu (Kur’ân’ı) kendisi uydurdu!» mu diyorlar? De ki: «Eğer doğru iseniz Allah’tan başka çağırabildiklerinizi (yardıma) çağırın da siz de uydurulmuş ona eşit on sûre getirin.»” (Hûd, 13)
Yine bu meydan okumaya hiçbir cevap çıkmadı. Daha sonra Cenâb-ı Hak, bir sûreye indirerek davetini tekrarladı:
“Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız; haydi onun benzeri bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah’tan gayrı şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın.” (el-Bakara, 23)
“Yoksa onu (Muhammed) uydurdu mu diyorlar? De ki: «Eğer sizler doğru iseniz Allah’tan başka, gücünüzün yettiklerini çağırın da (hep beraber) onun benzeri bir sûre getirin.»” (Yûnus, 38)
Nihayet belâgatin altın çağını yaşadığı bir devirde, kimse bu meydan okumaya cevap veremeyince, Cenâb-ı Hak, bütün insan ve cin toplulukları bir araya gelse de bundan âciz olacaklarını kıyâmete kadar ilân buyurdu:
“De ki: Andolsun, bu Kur’ân’ın bir benzerini ortaya koymak üzere ins ü cin bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini ortaya getiremezler.” (el-İsrâ, 88)
Böylece fuarlar sona erdi. Kâbe duvarında asılı şiirler indirildi. Çünkü Hakk’ın kelâmı gelmiş ve herkesi kendisine hayran etmişti.
Kur’ân’ın Mûcizevî Özellikleri
Kur’ân-ı Kerim; muhteşem ilâhî diksiyonuyla; nazmındaki müstesnâ letâfet ve azametiyle; mânâlarındaki uçsuz bucaksız derinlik ve zenginlikle; mükemmel belâgat ve fasâhatiyle; muhtevâsındaki insan ve toplumun ferdî, ailevî, içtimâî, iktisâdî ve siyasî bütün dertlerine şifâ ve derman oluşuyla; gaybdan verdiği haberlerle ve kıyâmete kadar insanoğlunun emekleye emekleye bulduğu kevnî, ilmî hakikatleri asırlar önce ifade etmesiyle mûcizeler mûcizesi bir hârikadır.
Kur’ân-ı Kerim, kâinâtın ve insanın yaratılış gayesini kavramayı sağlar. Kundak ile kefen arasındaki hayatı tanzim eder. İnsanı, dünyada vicdan huzuruna, âhirette ise ebedî saâdete hazırlayan kanun ve kaideler manzûmesidir.
Kur’ân-ı Kerim; beşerin kıyâmete kadar taşıyabileceği kemâlâtı, hakikati ve esrârı ihtivâ eder.
Kâinat ve hâdisâtın kalp aynasında temâşâsında da aynı idrak ve şuur farkı görülür. Çünkü kalp aynasının günah ve haram paslarından ne derecede arınmış; îman, takvâ ve ihlâs cilâlarıyla ne kadar mücellâ hâle gelmiş olduğu; elbette ki, ondaki tecellîlere aksedecektir.
Kalbin Takvâsı ve Kur’ân’dan İstifade
Kur’ân’ın bir adı da «Zikir»dir. İnsan, ruhlar âleminde Rabbine verdiği sözü unutur, yeniden Rabbine döneceğini unutur, âhireti unutur, yaratılış gayesini, merhameti, vicdanı ve ahlâkı unutur. Zikir, hatırlatmadır.
İnsan, yaratılışının şifresi ve hayatının kılavuzu olan Kur’ân’ı okudukça, insâniyetini hatırlar, «mebde ve meâd»ı, yani bu âlemin niçin yaratıldığını ve nereye doğru aktığını tefekkür eder, yarını ve yarına ne hazırladığını tedebbür etmeye başlar.
Mü’min; Kur’ân-ı Kerîm’in âyetlerini de kalbinin takvâsı nisbetinde tefekkür edebilir. Aynı rahle başına oturan müteaddit şahıslardan her biri, Kur’ân’ın mânâ ummânından farklı derecelerde istifâde edebilir.
Ancak kalbinde kilit olanlar Kur’ân’dan istifâde edemezler. Âyet-i kerîmede buyurulur:
“Onlar Kur’ân’ı (inceden inceye) düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi?” (Muhammed, 24)
Kur’ân-ı Kerim; dâimâ insanı tefekküre, akletmeye, ilâhî azameti ve âkıbeti düşünmeye davet eder:
AKLETMEZ MİSİNİZ? (Tekrar içindekiler kısmına git)
“Akletmez misiniz?”
“Düşünüp ibret almaz mısınız?”
“Görmez misiniz?”
“Tefekkür etmez misiniz?”
Tefekkürün ne büyük bir îmân anahtarı olduğunu şu âyet-i kerîmeler de ifade eder. Kıyâmette feryat edenlere şu iki husus hatırlatılır:
“Size;
Düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi?
Hem size uyarıcı da gelmişti.” (Fâtır, 37)
Cehennem Ehlinin İtirafı
Cehennem ehli de şu itirafta bulunurlar:
“Şayet (uyarıcılara) kulak vermiş veya (tefekkürle) aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık!” (el-Mülk, 10)
Cihan dershânesinde temâşâ edilen tecellîleri, Kur’ân-ı Kerim; temsiller, tasvirler hâlinde, sır ve hikmetlerine temas ederek anlatır:
“Muhakkak ki Biz, bu Kur’ân’da insanlara her türlü misâli çeşitli şekillerde anlattık.” (el-İsrâ, 89)
Böylece Kur’ân okuyan ve cihan dershânesine tefekkür nazarıyla bakan insan kalbinde, kıvam ve derinliğine göre tefekkür meydana gelir; böylece «mârifetullâh»a pencereler açılmış olur.
Kur’ân’ı tefekkür ile tilâvet ettiğimizde; îmânımızı kuvvetlendiren, yakînimizi artıran bir ilâhî inâyetle daha karşılaşırız:
On dört asır evvel, Kur’ân’ın belâgati içinde ifade edilmiş, kevnî hakikatler.
KUR’ÂN MÛCİZELERİ (Tekrar içindekiler kısmına git)
Mîlâdî 7. asır. İnsanlık semâya baktığında binlerce yıldızı görüyor, fakat onların ne olduğunu bilmiyor. Şekillerini benzeterek uydurduğu isimlerle fal bakıyor, az çok da yol bulma, cihet tespitinde onlardan istifâde edebiliyor.
Yıldızların Yerleri
Kur’ân-ı Hakîm’de ise Cenâb-ı Hak yemin ediyor:
“Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, bilirseniz bu, gerçekten büyük bir yemindir.” (el-Vâkıa, 75-76)
«Yıldızın yeri» olarak tercüme edilen ifade, «mevki»dir ki, düşülen yer mânâsına da gelir. Günümüz fizik ve astrofizik uzmanları; «yıldızların mevkileri»nden maksadın, onların doğdukları beyaz delikler ve ölüp kayboldukları kara delikler olduğunu ifade ederler. İnsanlık ancak teleskopun icadından uzun bir zaman sonra 19 ve 20. asırlarda fezâya dair mâlûmatını bir miktar vuzuha kavuşturabilmiştir.
Gökyüzünde siyah ve beyaz delikler mevcuttur. Cenâb-ı Hak, müsbet ilmin yeni keşfettiği bu boşluklara Kur’ân-ı Kerim’de yemin etmektedir. Bugünkü ilmin henüz tespit edebildiği şu hakikat ne kadar müthiş bir ihtişamla karşı karşıya bulunduğumuzu ifade eder. Yıldızların doğduğu yere beyaz delik; öldüğü yere de siyah delik adı verilir. Beyaz deliklerden küçük bir cisim çıkmakta ve ânî bir genişlemeyle gövdesinin trilyonlarca katı büyüyerek dev bir yıldız kütlesini meydana getirmektedir. Ve dünyamızdan kat kat daha büyük nice dev kütleli yıldızlar da, vakti gelince kara deliklerin içine girerek ölmekte yıldız mezarlığına düşmektedir. Bu itibarla bizim semâmızı aydınlatan güneş de bir gün:
“Güneş dağılıp parçalandığı zaman...” (Tekvîr, 1) âyetinde buyurulan gerçeği yaşayacaktır.
Kâinâtın Başlangıcı ve Ayrılması
Geçmişte münkir filozofların ekserîsi; müşâhede ve delillere istinâd etmeyen akıl yürütmeleriyle, kâinâtın ezelî olduğunu iddia ediyordu. Ancak müsbet ilimlerde yapılan araştırmalar, kâinâtın bir başlangıç noktasının olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı. Geliştirilen bir nazariyeye göre, madde henüz gaz bulutu hâlinde birleşik iken bir infilâk ile kâinât oluşmaya başladı.
Kur’ân-ı Kerim bu hakikatlere 7. asırda işaret etmişti:
“Sonra (Allâh’ın iradesi) göğe yöneldi; o zaman gök duman hâlinde idi.” (Fussılet, 11)
“İnkârcılar bilmezler mi ki, göklerle yer birbirine bitişik idi; onları Biz ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. (Bilip de) hâlâ îmân etmezler mi?” (el-Enbiyâ, 30)
Kâinâtın bir noktadan başlayarak genişleyen bir enerji akışıyla, (nazariyeye göre bir patlamayla) meydana geldiğinin ispatı; 20. asırda teleskop müşâhedeleriyle tespit edilen kâinâtın hâlâ genişlemeye devam ettiği hakikati oldu. Bu kanuna göre koskoca galaksiler, aralarındaki uzaklıkla doğru orantılı bir şekilde birbirinden uzaklaşmaktadır. Meselâ, bizden 10 milyon ışık yılı uzaktaki bir galaksi, saniyede 250 kilometre hızla bizden uzaklaşırken, 10 milyar ışık yılı uzaktaki bir galaksinin uzaklaşma hızı saniyede 250.000 kilometredir.
KÂİNÂTIN GENİŞLEMESİ (Tekrar içindekiler kısmına git)
Bu duruma Kur’ân-ı Kerim’de şöyle işaret edilir:
“Semâyı kendi ellerimizle (kuvvetle ve çok sağlam bir şekilde) Biz binâ ettik ve Biz (onu) elbette genişletmekteyiz.” (ez-Zâriyât, 47)
Yirminci asırda ancak bir avuç ilim adamının farkına varabileceği bir hakikati, asırlar öncesinden Kur’ân bir bir tâdâd etmişti. Şu manzara ifade etmektedir ki:
Kur’ân önden gitmekte, ilim ancak onun arkasında emeklemektedir.
Fezâyı Kur’ân ile tefekkür etmeye devam edelim:
Bize bir beşik, bir döşek gibi hazırlanmış dünyamızda emniyet içinde yaşamaktayız. Hâlbuki dünyamızın etrafı tehlikelerle doludur. Bunların çoğundan nasıl korunmaktayız?
KORUNMUŞ TAVAN (Tekrar içindekiler kısmına git)
Ömrünü tüketip patlayan yıldızların parçaları olan göktaşları, semânın her tarafına dağılır. Jüpiter ve müthiş çekim kuvvetiyle Satürn, dünya için tehlikeli olacak pek çok cismi tutarlar. Zaman zaman bu iki gezegeni aşıp dünyamıza yaklaşan göktaşlarını da Ay çeker.
Atmosferi olmadığı için Ay’a düşen her göktaşı sathına çarpar. Bu çarpmaların Ay’da meydana getirdiği kraterleri küçük bir dürbünle bile görebiliriz.
Atmosferin Koruması
Ay engelini de aşan göktaşları, eğer çok büyük değillerse atmosfere girince sürtünme sebebiyle yanmaya başlarlar. Bizim manzarasına bakıp; «yıldız kayması» diye adlandırdığımız bu hâdise sayesinde; göktaşları, yeryüzüne ulaşamadan Mezosfer tabakası içinde un ufak toz zerreleri hâlinde dağılırlar.
Ayrıca dünyanın hareketinden meydana gelerek onu kuşatan manyetik alan ve atmosferin muhtelif tabakaları da, dünyayı uzaydan gelen zararlı ışınlardan ve Güneş patlamalarından muhafaza eder.
Atmosfer bizi fezâdaki eksi 270 dereceyi bulan akıl almaz soğuktan da muhafaza eder. Meselâ atmosferi olmayan Ay’da sıcaklık, eksi 150 ilâ artı 100 derece arasında değişmektedir. Çünkü «korunmuş tavan»ı olmadığı için Güneş’ten gelen tüm ısı ve ışık, olduğu gibi Ay sathına düşer.
Kur’ân-ı Kerim’de bu hakikatlere şöyle işaret edilir:
“Biz, gökyüzünü «KORUNMUŞ BİR TAVAN» gibi yaptık. Onlar ise, oradaki (Allâh’ın varlığını gösteren) delillerden yüz çeviriyorlar.” (el-Enbiyâ, 32)
Ozon Tabakası ve Fesadın Zuhûru
«Korunmuş tavan»ın ehemmiyetine, son yıllarda bir başka husus daha fazla dikkatimizi çekmiştir.
İnsanlığın sera gazlarındaki israf ve ifsatlarıyla «Ozon tabakası»nın zayıflamaya başladığı tespit edilmiştir. Bunun kutuplardaki buzların erimesi, iklim değişikliği, cilt kanseri vb. zararları olduğu ifade edilmekte, tedbirler alınmaya çalışılmaktadır. İnsanoğlunun tasarruflarıyla yeryüzünde fesâdın zuhûruna da Kur’ân-ı Kerim temas etmiştir:
“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat zuhûr etti, düzen bozuldu.
Bu, belki (tuttukları kötü yoldan) dönerler diye Allâh’ın onlara, yaptıkları şeylerin bazı kötü neticelerini tattırması içindir.” (er-Rûm, 41)
YAĞMUR AŞISI (Tekrar içindekiler kısmına git)
Rüzgârların Vazifesi
«Korunmuş tavan»ın, atmosfere giren yabancı cisimleri toz hâline getirdiğini ifade etmiştik. Sonra bu toz zerreciklerinin her biri bir yağmur taneciğine çekirdek olur. Çünkü güneşin buharlaştırdığı suyun tekrar yağmur olarak yere inebilmesi için, «yoğunlaştırma çekirdeği» adı verilen zerrelere ihtiyaç vardır.
Deryâların üzerinden kalkan tuz zerrecikleri, çöllerden savrulan tozlar, yanardağların püskürttüğü küller, rüzgâr vasıtasıyla atmosferin üst tabakalarına kadar taşınır. Bunlarla havadaki su buharı aşılanarak su zerreleri hâline gelir. Rüzgârlara da, bu toz zerreciklerini taşımak vazifesi verilmiştir. Âyet-i kerîmede buyurulmuştur:
“Biz, rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik ve gökten bir su indirdik de onunla su ihtiyacınızı karşıladık...” (el-Hicr, 22)
Rüzgârın yağmurdaki aşılayıcı vazifesi, ancak asrımızda fark edilebilmiştir.
Âyet-i kerîme rüzgârların, nebâtâtın aşılanmasındaki vazifesine de işaret etmektedir.
Çünkü birçok nebâtatta da meyvelerin çiçek tozlarıyla, polenleriyle, tohumlarla döllenmesi gerekir. Çünkü Allah vahdâniyeti kendine has kılmış, her şeyi çift yaratmıştır.
BİLMEDİKLERİNİZ DE ÇİFT (Tekrar içindekiler kısmına git)
Âyet-i kerîmelerde buyurulur:
“Her şeyden de çift çift yarattık ki, düşünüp öğüt alasınız.” (ez-Zâriyât, 49)
“Yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allâh’ı tesbih ve takdîs ederim!” (Yâsîn, 36. Ayrıca bkz. er-Ra‘d, 3, nebâtâtın cinsiyeti için ayrıca bkz. Tâhâ, 53)
Atom Altı Âleme İşaret
Cenâb-ı Hakk’ın; «İnsanların henüz bilmedikleri şeyleri de çift yarattık.» buyurmasının bir hikmeti asrımızda anlaşılmıştır. Çift yaratılış, bütün kâinatta cârîdir. Atomlar da çifttir. Onların bir kısmı artı, bir kısmı eksi yüklüdür. Meselâ artı elektrik, eksi elektriğe akar, ışık yanar; artı bulut, eksi buluta akar, yağmur yağar. Nazarî fizikte de atom altı unsurların zıtlarının varlığı tespit edilmiştir.
Varlıkların en küçük parçasının «Atom: Zerre» olduğu düşüncesi eski Yunan’dan beri vardı. O telâkkîde; atom, tecezzi edilemez, parçalanamaz en küçük varlık zannediliyordu. Fakat 20. asırda atom altı âlem keşfedilebildi, çekirdek etrafında dönen elektronlar anlaşıldı. Sonra çekirdeğin de proton, nötron ve diğer parçacıklardan oluştuğu anlaşıldı. Daha sonra onların da kuarklardan meydana geldiği idrâk edildi. Hâlen kuarktan ötesi araştırılmakta. Fakat on dört asır evvel nâzil olan âyet-i kerîmelerde, zerreden de küçük parçalara işaret edilmekteydi:
“...Ne yerde ne gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak (ve gizli) kalmaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü yoktur ki apaçık kitapta (levh-i mahfuzda) bulunmasın.” (Yûnus, 61)
“İnkârcılar: «Kıyâmet bize gelmeyecek!» dediler.
De ki: «Hayır! Gaybı bilen Rabbim hakkı için o, mutlaka size gelecektir. Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey bile O’ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyüğü de şüphesiz, apaçık kitaptadır (yazılıdır).»” (Sebe’, 2-3)
Rüzgâr ve yağmur münasebetine geri dönelim. Âyet-i kerîmede bulutların ağır olduğu beyan buyurulmaktadır:
BULUTLARIN AĞIRLIĞI (Tekrar içindekiler kısmına git)
“Rüzgârları rahmetinin önünde müjde olarak gönderen O’dur. Sonunda onlar (o rüzgârlar), ağır bulutları yüklenince onu ölü (kurak) bir memlekete sevk ederiz. Orada suyu indirir ve onunla türlü türlü meyveler çıkarırız. İşte ölüleri de böyle çıkaracağız. Herhâlde bundan ibret alırsınız.” (el-A‘râf, 57)
50 kilometrekarelik bir alanı 1 santim kalınlığında kaplayacak yağmurun ağırlığı yarım milyon ton olarak hesaplanmıştır. Tek bir yağmur bulutunun da 300.000 ton ağırlığında olabileceğini ifade etmişlerdir. Bu muazzam sıkletteki bulutların gökyüzünde durması ve ondan yağan yağmur ve karların yeryüzündekilere zarar vermemesi de ilâhî rahmetin bir tezâhürüdür. Ancak zaman zaman yağan dolu ile kısmî bir zarar olabilmektedir.
Şu âyet-i kerîmede ise; yağmurun meydana gelmesindeki yoğunlaşmaya, dolu ile şimşeğe ve ikisi arasındaki münasebete işaret edilir:
“Görmez misin ki Allah birtakım bulutları (çıkarıp) sürüyor; sonra onları bir araya getirip üst üste yığıyor. İşte görüyorsun ki bunlar arasından yağmur çıkıyor. O; gökten, oradaki dağlardan (dağlar büyüklüğünde bulutlardan) dolu indirir. Artık onu dilediğine isabet ettirir; dilediğinden de onu uzak tutar; (bu bulutların) şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri alır!” (en-Nûr, 43)
Semâya bakmaya devam ettiğimizde tefekkürümüzü en çok meşgul edecek iki büyük lâmbamız vardır:
GÜNEŞ ve AY... (Tekrar içindekiler kısmına git)
Güneş ve Ay Işığının Farkı
Âyet-i kerîmelerde her ikisinin ışığı için ayrı ifadeler kullanılmıştır:
“Gökte burçları var eden, onların içinde bir çerağ (güneş) ve nurlu bir ay barındıran Allah, yüceler yücesidir.” (el-Furkān, 61)
Güneş için ışığının kaynağını içinde bulunduran «Sirâc: Kandil, çerağ» teşbihi kullanılırken, ay için «Nur: Akseden ışık» ifadesi kullanılmıştır.
Bu hakikat başka âyetlerde de ifade buyurulur:
“Görmediniz mi, Allah yedi göğü birbirleriyle âhenkli olarak nasıl yaratmış? Bunların içinde Ay’ı bir NUR, Güneş’i de bir KANDİL yapmış!” (Nûh, 15-16)
Güneşin Yörüngesi
Güneş hakkında Batlamyus nazariyesi, dünyanın merkezde durduğu ve güneşin onun etrafında döndüğü şeklindeydi. Çünkü dünyadan görünen manzara böyleydi.
Zamanla insanlık güneşin dünya etrafında değil, dünyanın güneş etrafında döndüğünü öğrendi. Fakat bu sefer güneşin durduğunu zannetti. Hâlbuki güneş de Samanyolu içinde kendi yörüngesinde gitmekteydi. Kur’ân-ı Kerim, bu hakikati de beyan etmişti:
“Güneş de kendi yörüngesinde akıp gitmektedir...” (Yâsîn, 38)
“O; geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.” (el-Enbiyâ, 33)
HİÇ ESKİMEYEN YENİ (Tekrar içindekiler kısmına git)
Kur’ân-ı Kerim, yeri ve göğü Yaratan’ın ezelî kelâmıdır. Asırlar önce dünyaya nâzil olmuştur; fakat onda, sonradan keşfolunan hiçbir ilmî/kevnî hakikat ile tenâkuz meydana gelmemiştir.
Kur’ân ve Beşer Eseri Farkı
Hâlbuki, beşer dâimâ bilgisine zanları, kanaatleri ve ispatlanmamış nazariyeleri katmak zorunda olduğundan, insanın elinden çıkan eserler zamana karşı dayanıksızdır.
Sadece elli sene evvel yazılmış tıbbî bir eser incelense, bugün birçok hükmünün geçerliliğini kaybettiği görülür. Kalabalık heyetler tarafından, her sahada mütehassıslara yazdırılan ansiklopediler; çok geçmeden tashih ciltleri neşretmeye mecbur kalırlar.
Kur’ân-ı Kerim; fezânın derinliklerinden, insanın yaratılışına, sütün vücuda gelişinden, arının balı meydana getirişine birçok husûsa temas etmiş, her hususta nüzül devrindeki insanların bilmediği, ancak asırlar sonra ortaya çıkacak nice hakikatleri bildirmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’in işaret ettiği hakikatlerin tamamı da henüz tahakkuk etmiş değildir. Velhâsıl Kur’ân, dâimâ önden gitmekte, fennî ilimlerdeki yanlışları tashih etmekte ve en nihayet bütün ilimler Kur’ân’ın arkasından gelmektedir.
Kur’ân’ın bu hakikatleri, sarih ve vâzıh bir şekilde değil de, şifreli şekilde ifade etmesi de; geçmişteki insanların bilgisizliklerinden dolayı onu yalanlamamaları içindir. Dolayısıyla bu da bir başka Kur’ân mûcizesidir ki, aynı ifadelerle; hem mîlâdî 7. asrın insanına hem de asırlar sonrasının insanına hitâb etmiştir.
Zamanın İzâfiyeti
Meselâ, zamanın izâfiyeti meselesi; 20. asırda ortaya atılmış, çok zor anlaşılan bir husustur. Fakat Cenâb-ı Hak bizim âlemimizdeki zaman telâkkîsinin nisbîliğini açıkça ifade etmiştir:
“Allah, gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir. Sonra (bütün bu işler) sizin sayageldiklerinize göre bin yıl tutan bir günde O’nun nezdine çıkar.” (es-Secde, 5)
“Melekler ve Rûh (Cebrâîl), oraya, miktarı (dünya senesi ile) elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkar.” (el-Meâric, 4)
Âyetlerdeki rakamlar; farklı mesafeleri, kesretten kinâye üslûbuyla ifade etmiş, asıl olarak ise, zamanın izâfîliğini ortaya koymuştur.
Kur’ân mûcizelerine yine semâmızdan devam edelim:
DÜNYA YUVARLAK (Tekrar içindekiler kısmına git)
İnsanlık tâ 15-16. asra kadar Dünya’nın yuvarlak mı düz mü olduğunu tartışıyordu. Kur’ân-ı Kerim ise Dünya’nın yuvarlak olduğuna pek çok âyet-i kerîme ile işaret etmişti:
“...Allah; geceyi gündüze, gündüzü de geceye doluyor!..” (ez-Zümer, 5)
Bu âyette geçen tekvîr «يُكَوِّرُ» kelimesi, baş gibi kürevî bir cismin etrafında bir şeyi, meselâ sarığı döndürerek sarmak, daha açık bir tâbirle «dolamak» demektir.
Dünyanın Geoit Şekli
Nâziât Sûresi’deki;
âyet-i kerimesine;
“Ondan sonra da yerküreyi döşedi.” meâli verilmekte; ancak «dehâ» kelimesinin «devekuşu yumurtası şekli verdi» mânâsını da ihtivâ ettiği, böylece Kur’ân’da bizzat dünyanın geoit (üstten basık küre) şekline işaret ettiği bildirilmiştir.
Şemsî ve Kamerî Yıl Farkı
Ashâb-ı Kehf’in mağarada uyutulma müddeti ifade edilirken;
“Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar, dokuz da artırdılar.” (el-Kehf, 25) ifadesiyle 365 gün 6 saatlik şemsî yıl ile yaklaşık 355 günlük kamerî yıl arasındaki fark beyan buyurulmuştur. Aradaki yaklaşık 10-11 günlük farktan dolayı 33 şemsî yıl, 34 kamerî yıla tekâbül etmektedir. Bu da 300 yılda tam 9 sene ilâveyi gerektirir. Asr-ı saâdette güneş takvimi yoktu ve onun mâhiyeti bilinmiyordu. Bu mâhiyeti içine alan bir beyan, Kur’ân’ın ayrı bir mûcizesidir.
YÜRÜYEN DAĞLAR (Tekrar içindekiler kısmına git)
Bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:
“Sen dağları görür, onları hareketsiz, sâbit sanırsın. Hâlbuki onlar, bulutların yürümesi gibi yürümektedirler!..” (en-Neml, 88)
Kıtaların Sürüklenmesi ve Dağların Vazifesi
Bu âyette dünyanın hareketinin, bulutlara teşbih edilerek ifade edilmesinin bir hikmeti de şöyle îzâh edilmiştir:
Yeryüzünün takrîben üç buçuk-dört kilometre üzerinde bulunan ana bulut kümeleri, -hava şartlarının tesirleri yoksa- dâimâ batıdan doğuya doğru hareket eder. Dünya da aynı istikamette dönmektedir.
Dünya; kendi etrafında saatte 1.667 kilometre hızla dönerken, Güneş etrafında da SANİYEDE yaklaşık 30 kilometre hızla döner, aynı zamanda güneş sistemi ve Samanyolu Galaksisi’yle beraber fezâda da hızla hareket eder. Ama ilâhî kanun sebebiyle, biz bu dehşet verici sürati hissetmeden huzur içinde yaşıyoruz. Çünkü atmosfer de aynı hızla dönüyor.
Aynı âyet-i kerîmede, kıtaların birbirinden ayrılması hakikatine de işaret vardır. Kıtalar her sene 1-5 cm. civarında farklı yönlerde sürüklenerek birbirlerinden ayrılmaktadır. 20. asrın başlarında Alfred Wegener’in yaptığı bu keşif, başta ciddîye alınmamış, ancak 1980’lerden sonra jeolojik bir hakikat olarak kabul edilmiştir.
Yine jeolojik açıdan; dağların, zelzeleleri azaltan ve tesirlerini hafifleten tesiri âyet-i kerîmelerde bildirilmiştir:
“Yeryüzünü bir yatak (gibi) yapmadık mı? Dağları da kazıklar (gibi çakılı) yapmadık mı?” (en-Nebe’, 6-7)
Çadır kazığının yarısına yakın bir kısmı yere çakılmaktadır. Bunun gibi:
“Dağları da (Allah) sapasağlam çaktı!” (en-Nâziât, 32) âyetiyle dağların yere çakılı olduğu belirtilmiştir.
Bugünkü jeoloji ilminin ifadelerine göre de dağların altyapısı kazık görünümündedir. Altlarında âdetâ onları tutan bir kök tabaka vardır.
Dünya; tıpkı bir yumurtanın sarısı, akı ve kabuğu gibi üç tabakadan meydana gelmektedir. En içte çekirdek, onu saran manto ve en üstte yer kabuğu mevcuttur. Yer kabuğu yumurtada olduğu gibi sert, kabuğun altındaki mağma kızgın ve akıcıdır. Yer kabuğunun kalınlığı okyanus tabanlarında ince (8-10 km.), yüksek dağların olduğu kısımlarda kalındır (30-40 km.)
Yine dağların, mağma üzerinde yüzen kıta bloklarının dengesini sağlamada mühim bir unsur olduğu; ancak asrımızda anlaşılmıştır. Kur’ân-ı Kerim ise bu gerçeği on dört asır önce pek çok âyetinde ifade etmiştir. Bu âyetlerden birinde şöyle buyurulur:
“...Sizi sarsmasın diye yeryüzüne de sâbit dağlar attı...” (Lokmân, 10)
Jeo-fizikte, «sıcak noktalar» denilen ve dünyada 110 kadar olduğu belirlenen büyük dağ kütleleri vardır. Bunlar yer kabuğunun hareketine mâni olmakta olup yerin çok derinliklerinden yükselen ve yer kabuğunu deldikten sonra katılaşarak âdetâ bir perçin şeklinde kabuğu sâbit tutan ve yüce muvâzeneyi sağlayan büyük mağma kitleleridir.
KARIŞMAYAN DENİZLER (Tekrar içindekiler kısmına git)
Denizlerin birleştiği boğazlarda ve nehirlerin denize döküldüğü noktalarda ısı ve tuz oranı farklı olan suların görünmez bir perde ile birbirine karışmadıkları, ancak asrımızda tespit edilebilmiştir. Kur’ân-ı Kerim ise bu hakikati de bildirmiştir:
Rahmân Sûresi’nin 19 ve 20. âyetlerinde;
“İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. (Fakat) aralarında bir engel vardır; birbirine geçip karışmazlar! (Kendi yapılarını muhafaza ederler.)” buyurulmuştur.” (er-Rahmân, 19-20; Ayrıca bkz. el-Furkān, 53)
FOSİL YAKITLAR (Tekrar içindekiler kısmına git)
Âyet-i kerîmede buyurulur:
“O Rabbin ki; otlakları çıkardı, sonra da onları karamsı bir sel köpüğüne çevirdi.” (el-A‘lâ, 4-5)
Bu âyetin tefsirinde Hamdi Efendi şöyle der:
“Cenâb-ı Hak; önceleri otlak, yayla, bahçe ve ormanlardaki her türlü ağacı yetiştirdi ve daha sonra da bunları kapkara bir gübre ve kömür hâline getirdi.” (Elmalılı, VIII, 5747)
Âyetteki «ahvâ» kelimesi; karamsı, esmer, koyu yeşil, isli, duru renklere verilen bir isimdir. Burada siyah, esmer ve yeşil mânâlarıyla tefsir edilmiştir. (Bkz. Elmalılı, VIII, 5748)
Kömür ve petrol gibi yakıtlar; asırlar evvel yetişen dev cüsseli ağaçların yer altında fosilleşmesi, kara bir sel suyu gibi akışıyla meydana geldiği, ancak günümüzde tespit edilen ilmî hakikatlerdendir.
ÖLÜDEN DİRİYE (Tekrar içindekiler kısmına git)
Ölü organizmalar uzun zaman içinde ve belirli şartlar altında fosilleşir. Hâlbuki tabiatta sürekli ölü organizmalar ortaya çıkmaktadır. Çürükçüller denilen mantar ve bakteriler âlemi, tabiatta bütün ölüleri parçalar ve yeniden gıdâ zincirine dâhil eder. Âyet-i kerîmede nebât ve çürükçüller âlemine atıf vardır:
“Şüphesiz Allah; tohumu ve çekirdeği çatlatandır, ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkarandır. İşte Allah budur. O hâlde (haktan) nasıl dönersiniz!” (el-En‘âm, 95)
SABAHIN NEFESİ (Tekrar içindekiler kısmına git)
Âyet-i kerîmede, tohum ve çekirdeğin çatlamasına işaret edilmiştir. Bu, bitkiler için çok mühim bir başlangıçtır. Nebâtat hayâtiyetini fotosentez ile sürdürür. Fotosentez esnasında bitkiler; geceleri oksijen alıp, karbondioksit verirken, gündüzleri tam tersini yaparlar;
“Ve nefes almaya başladığı zaman sabaha and olsun!” (et-Tekvir, 18) âyeti, buna işaret etmektedir.
BASINÇ FARKI (Tekrar içindekiler kısmına git)
Deniz seviyesinden itibaren göğe doğru yükseldikçe ortalama her 10,5 metrede basınç 1 milibar azalır. Sıcaklık ise yükseldikçe ortalama her 100 metrede 0,5 derece düşer. Aynı şekilde, yerden yükseldikçe atmosfer yoğunluğu ve tozların, dolayısıyla oksijen yoğunluğunun da azaldığı görülür. Bu sebeple, yükseldikçe; nefes darlığı, konuşma ve görme zorlukları, baygınlık hâlleri meydana gelir. Âyet-i kerîmede buna işaret edilmiştir:
“Allah, ... kimi saptırmak isterse onun göğsünü, o kimse gökte yükseliyormuş gibi dar ve tıkanık yapar!..” (el-En‘âm, 125)
Uçaklar yerden yaklaşık 10 bin metre yüksekliğe çıkarlar; çünkü yerçekiminden uzaklaşarak, düşük basınçta sürtünmeyi azaltarak daha az yakıt harcarlar. Fakat o yükseklikte oksijen azaldığı için de bir ârıza esnâsında oksijen maskeleri ile tedbir alınmıştır. Daha yükseğe ise oksijen iyice azaldığı için daha hususî tertibatlar olmadan çıkamazlar.
İlâhî Ekolojik Dengeye İtimat
Hiçbir ateist, yarın havanın oksijeni değişir ve bozulur mu diye; «Bir oksijen tüpü ile gezeyim...» demez. Bilir ki kâinattaki bu ilâhî ekolojik denge bozulmaz, bozulacağına da ihtimal vermez. Yani ilâhî iradeye gizli bir itimat ve inanç hâlindedir. Bunu ters ifade ettiği için nankörler sınıfına düşmüş ve kaybedenlerden olmuştur.
Kâinatta bu hakikatler karşısında hiçbir inançsız yoktur aslında. Herkes gizli bir îman ve teslîmiyet hâlinde yaşar da farkında olmadığı için kendini inançsız zanneder ve hüsrana sürüklenir.
COĞRAFÎ TESPİT (Tekrar içindekiler kısmına git)
Rûm Sûresi’nde Cenâb-ı Hak, Mekke’deki insanlara hem tarihî hem coğrafî bir tespitte bulunur:
“Rumlar, (Arapların bulunduğu bölgeye) en yakın ve seviyesi en düşük bir yerde yenilgiye uğradılar...” (er-Rûm, 2-3)
Arapların bulunduğu bölgeye en yakın ifadesinin Arapça ifadesi «ednâ’l-arz»dır. «Ednâ» en yakın demek olduğu gibi, aynı zamanda «en denî, en alçak» demektir. Yerkürenin rakımı en düşük yeri demek olur. İşaret edilen bölge Lût Gölü’nün bulunduğu deniz seviyesinden 400 metre aşağıda olan yerdir.
Tefekkürü insanın yaratılışına getirdiğimizde çok daha hayret verici neticelere ulaşırız. Zira Kur’ân-ı Kerim, insanın nutfeden meydana gelmesi ve anne karnında teşekkülü husûsunda muazzam tafsilât bildirmiştir.
BİYOLOJİ ve EMBRİYOLOJİ (Tekrar içindekiler kısmına git)
İnsanlık, insanın babanın nutfesinden yaratıldığını dahî bilmiyordu.
“Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, biz sizi;
-
Önce topraktan,
-
Sonra nutfeden,
-
Sonra alekadan (aşılanmış yumurtadan),
-
Sonra uzuvları belli belirsiz canlı bir çiğnem et parçasından (uzuvları zamanla oluşan ceninden) yarattık ki, size (kudretimizi) gösterelim!...” (el-Hacc, 5)
Günümüz embriyoloji ve anatomi / ilm-i teşrih imkânlarıyla yapılan tespitler, Kur’ân-ı Kerîm’in bildirdiği bu safhalarla birebir aynıdır.
Duyuların Oluşum Sırası
Kur’ân’da insana bahşedilen hissiyat; «duyma, görme ve idrak» olarak sıralanır. (Bkz. en-Nahl, 78; el-Mü’minûn, 78) Bu sıra ilmen de ispatlanmıştır. Fetüste (anne karnında cenin hâlinde) ilk inşâ edilen işitme duygusudur.
Her Canlı Sudan Yaratıldı
İnsanoğlunun çözemediği en büyük muammâ «hayat»tır. Kâinatta başka hayat olup olmadığı araştırılmakta, bir yerde su bulunursa orada hayat da olabileceği düşüncesiyle heyecan duyulmaktadır. Çünkü tahminlere göre canlı varlıkların prototipi ilk kez sularda ortaya çıkmıştır. Hayatın belireceği tek ortam olan protoplazma (hücre zeminindeki yapı) neredeyse tamamıyla sudan müteşekkildir.
Her şeyin Yaratıcı’sı ise Kur’ân’da asırlar öncesinden buyurmuştur:
“Biz her canlı varlığı sudan yarattık.” (el-Enbiyâ, 30)
Canlıların spermden dünyaya gelişi de sudan yaratılıştır.
PARMAK İZİ (Tekrar içindekiler kısmına git)
Yeniden dirilişi inkâr eden kâfirlere, Cenâb-ı Hak şöyle hitâb eder:
“İnsan; Biz’im, kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanıyor? Evet toplarız; onun parmak uçlarını bile düzgünce, yerli yerince yapmaya gücümüz yeter!” (el-Kıyâme, 3-4)
Parmak uçlarındaki, parmak izleri, her insanda farklıdır ve bugün kriminoloji sahasında bu bilgiden istifâde edilmektedir.
ACI ÇEKEN DERİDİR (Tekrar içindekiler kısmına git)
Kur’ân, her şeyi bilen bir zâtın hikmet dolu kitabı olduğu için; onda farklı bahisler ifade buyurulurken dahî, ilmî hakikatlere işaretler ortaya çıkmaktadır.
Kıyâmetteki azâbı anlatan şu âyet gibi:
“Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek ateşe sokacağız! Onların derileri pişip acı duymaz hâle geldikçe de, derilerini başka derilerle değiştiririz ki, acıyı duysunlar! Allah dâimâ üstün ve hakîmdir.” (en-Nisâ, 56)
Tayland Chiang Mai Üniversitesinden Prof. Dr. Tejatat Tejasen, dermatoloji üzerinde çalıştı ve; acıyı, derideki sinir dokusunun beyine aktardığını, derideki bu dokunun yanıp körelmesi durumunda acı hissedilmeyeceğini tespit etti. Tespitinin Kur’ân-ı Kerim’de yer aldığını görünce şahâdet getirerek müslüman oldu.
Uyku ve İşitme Hissi
Uykuda iken çalışan tek hissimizin, işitme olduğu hakikati; Ashâb-ı Kehf’in uyutulması anlatılırken;
“Onların kulakları üzerine vurduk / ağırlık verdik.” (el-Kehf, 11) buyurularak ifade edilmiştir.
SÜTÜN MEYDANA GELİŞİ (Tekrar içindekiler kısmına git)
Sütün canlı organizmalarda nasıl meydana geldiğini Kur’ân-ı Azîmüşşân, muazzam bir netlikte ifade buyurdu:
“Muhakkak ki, davarlarınızda da sizin alacağınız bir (ibret) ders(i) vardır: Onların (bedenlerinin) içinde bulunan ve bağırsak muhteviyâtıyla kan arasındaki birleşmeden çıkan ve onu içenlere içimi kolay olan saf bir sütü, Biz size içecek olarak veriyoruz.” (en-Nahl, 66)
Âyette geçen «bağırsak muhteviyâtı» ve «kan» ibarelerinin hakikati, kimya ilminin ve sindirim fizyolojisinin elde ettiği ilerlemelerle günümüzde henüz yeni anlaşılabilmiştir. Peygamber Efendimiz’in zamanında kanın; sindirilmiş gıdâlardan ayrışmış besinleri, süt salgı bezlerine taşıdığı, bu salgı bezlerinin de kendilerine ulaşan ham maddeleri işleyerek süt ürettiği bilinmemekteydi. Zira ihtisas gerektiren böyle bir bilginin; Kur’ân’ın indirildiği devirde insanlar tarafından bilinmesinin mümkün olmadığı, son derece açıktır.
Doğum ve Hurmanın Hikmeti
Kur’ân-ı Kerim’de Hazret-i Meryem, İsa -aleyhisselâm-’ı dünyaya getirmeden önce tecellî eden ahval anlatılırken de; çok mühim tıbbî ve biyolojik sırlar ifade edilmiştir: Âyet-i kerîmelerde buyurulur:
“Doğum sancısı onu (Meryem’i) bir hurma ağacına (dayanmaya) sevk etti. «Keşke.» dedi. «Bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!» Aşağısından (İsa yahut melek) ona şöyle seslendi: «Tasalanma! Rabbin senin alt yanında bir su arkı vücuda getirmiştir. Hurma dalını kendine doğru silkele ki; üzerine taze, olgun hurma dökülsün. Ye, iç. Gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen de ki: ‘Ben, çok merhametli olan Allâh’a oruç adadım; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.’»” (Meryem, 23-26)
Bu âyetlerde Cenâb-ı Hak; Meryem’i su arkına yönlendiriyor ve hurma ağacından yemesini emrediyor. The Lacent Dergisi Aralık 1983 sayısında Michel Odent’in yazısında suyun doğum esnasında annenin stres ve heyecanını azalttığından ve kasların doğrudan geriliminde tesirli olduğundan bahsediyor ve doğum odalarının yanına su havuzlarının yapılmasını tavsiye ediyor.
Hurma ise, doğumda ihtiyaç duyulan şeker ve birçok vitamin ve mineralin deposudur. Fakat hurmada bir sır daha var:
1900’lü yıllarda doğumu başlatan ve hızlandıran bir hormon keşfedildi: Oksitosin. Bu hormon; rahim adalelerinin kasılması, tahrip olan damarların tamiri, sütün ifrâzâtı ve psikolojik olarak da bağlanma ve itimat gibi annelik hissiyâtını pekiştiren bir rol oynuyordu. Hattâ bu husûsiyetleri sebebiyle hormona; «Kolay doğum» mânâsına gelen bir isim verildi. Abese Sûresi’nin 20’nci âyetinde Cenâb-ı Hak, doğum hâdisesinin ilâhî yardımla kolaylaştırıldığını ifade buyurur. Hazret-i Meryem’e yemesi emredilen hurma ise, tabiî oksitosin bakımından çok zengindir.
ANNE SÜTÜNDEKİ ZENGİNLİK (Tekrar içindekiler kısmına git)
Anne sütü de Kur’ân-ı Kerîm’in dikkatimizi çektiği bir ilâhî ikramdır. Âyetlerde buyurulur:
“Emzirmenin tamamlanmasını isteyen kimse için anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler...” (el-Bakara, 233)
“Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü annesi onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur...” (Lokmân, 14)
Asrımızdaki tetkiklere kadar, anne sütünün bebekler için çok mühim bir gıdâ olduğu bilinmiyordu. Hattâ, insanı evrim mahsûlü gören şaşkın gafiller nazarında anne sütü, iptidâî bir gıdâ olarak görülüyordu.
Tetkikler neticesinde anlaşıldı ki;
Anne sütü, ilâhî kudret akışları ile dolu bir mükemmellik arz etmektedir. Onda, çocuğun hayâtî ihtiyaç duyduğu; vitaminler, hormonlar, koruyucu maddeler ve mikroplarla mücadele eden enzimler; mânen de annenin karakterini çocukta teşekkül ettirecek unsurlar mevcuttur.
İdeal Emzirme Müddeti
Anne sütünde; insanın beslenmesi açısından temel unsur olan protein, şeker, yağ, fosfor ve vitaminlerin tamamı, bebeğin bünyesine uygun gelecek şekilde çok âhenkli bir nisbet ve ölçüde mevcuttur. Bunlar ilâhî olarak tanzim edilmiştir. Faydalı bir emzirmenin asgarî (altı ay) ve ideal (iki yıl) müddetleri de mûcizevî bir şekilde âyetlerde ifade edilmiştir. (bkz. el-Ahkāf, 15)
Kur’ân mûcizeleri, gönle inşirah vermektedir. Devrimizin câhiliyyesinin telkinlerine kapılarak tereddüt edenlere karşı, Kur’ân’ın Cenâb-ı Hak katından nâzil olduğu hakikatine birer yeni delil ve şahit olmaktadır.
Tahrif edilmiş eski semâvî kitaplarda böyle bir haslet bulunmamaktadır. Meselâ yukarıda güneş ve aydan bahsederken, Kur’ân’ın, bunlardaki ışık kaynaklarının farklarına işaret ettiğini belirtmiştik. Muharref Tevrat’ta ise ay ve güneşten, sadece «iki ışık» diye bahsedilmektedir.
Hâsılı, Kur’ân’a nâiliyyetimiz için ne kadar şükretsek azdır!
Kaynak: Osman Nuri Topbaş Hocaefendi, Mekteb-i Alem, Kainat Kuran ve İnsan, Erkam Yayınları