Kendimizi ve Ailemizi Cehennem Ateşinden Nasıl Koruyabiliriz?

Aile Hayatımız

Kendimizi ve ailemizi cehennem ateşinden korumak için çocuklarımızın iman, ibadet, edep ve ahlâk eğitimine önem vermeliyiz.

Halife Harun Reşîd döneminin meşhur meczuplarından Behlûl Dâne bir gün üstü başı dağınık, yorgun argın, toz-toprak içinde bir taraftan geliyordu.

CEHENNEM ATEŞİ NEREDEN GELİR?

Oradakiler biraz da dalga geçmek ve eğlenmek kastıyla:

“– Ey Behlûl! Bu ne hâl böyle! Nereden geliyorsun?” diye sordular. Behlûl’ün cevâbı hiç de onların bekledikleri türden olmadı. İlginç bir şekilde:

“– Cehennemden geliyorum!” dedi. Soruyu soranlar kendi kendilerine: “İşte yine meczupluğu tuttu, böyle cevap olur mu?” diyerek tekrar:

“– Peki, cehennemde ne işin vardı?” diye sordular. Behlûl yine hiç istifini bozmadan aynı tavırla :

“– Ateş lâzım oldu da onun için gitmiştim...” dedi. Halk “Peki, ateşi aldın mı bâri?” dediklerinde Behlûl şöyle cevap verdi:

“– Hayır, maalesef ateşi alamadım. Cehennemin bekçileri bana dediler ki: “Sanıldığı gibi burada ateş bulunmaz, ateşi herkes dünyadan kendisi getirir!”

Bu bir ders vermesi ve ibret olması için nakledilen menkıbedir, ama bir gerçekliğe de açıkça işaret etmektedir.

KENDİMİZİ VE AİLEMİZİ CEHENNEM ATEŞİNDEN KORUMAK

Allah Teâlâ cenneti yarattı ve bizi cennete davet etti: “Allah esenlik yurduna çağırıyor ve dilediğini doğru yola iletiyor. Güzel yapanlara daha güzeli, bir de fazlası vardır. Onların yüzlerinde ne toz toprak bulaşığı olur ne de aşağılanmışlık izi. İşte bunlar cennetlik kullardır, kendileri orada sonsuza kadar kalıcıdırlar.”  (Yûnus 10/25-26)

Cennete götürecek salih amellerin yapılmasını emretti: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda çaba harcayın ki kurtuluşa eresiniz.”  (Mâide 5/35)

Allah Teâlâ cehennemi yarattı ve ona götürecek günahları yasaklayıp onlardan uzak durmamızı istedi: “Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi değerli bir yere (cennete) koyarız.”  (Nisâ 4/31)

Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de çok yoğun ve tekitli bir şekilde ahiret vurgusu yapmakta, her işimizde daima ahireti öncelemeyi ısrarla emretmekte, dünyaya aldanmamızı telkin etmekte ve öncelikli olarak kendi canımızı peşinden de ehl ü iyalimizi ateşten korumaya yönlendirmektedir. Bu konunun ele alındığı en etkileyici âyet-i kerimelerden biri şudur:

“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır.”  (Tahrîm 66/6)

ÇOCUKLARIN DİNÎ TERBİYESİNDE AİLENİN SORUMLULUĞU

İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: “Siz (iman ve amellerinizle) kendinizi koruyunuz, aile halkınıza da zikir, dua ve ibadet etmelerini söyleyiniz; ta ki Allah sizin vasıtanızla onları da korusun.” 

Hz. Ali, Katade ve Mücahit (r.a.) bu ayeti şöyle tefsir etmişlerdir: “Yaptığınız işlerle kendinizi koruyunuz, onlara yapacağınız tavsiyelerle de aile halkınızı koruyunuz.” (Kurtubi, el-Câmi, XXI, 92)

Âyet-i kerîme ve hadis-i şeriflere göre, âile fertlerinin ve bilhassa çocukların gözetilip korunmasından ve dînî terbiyesinden, daha ziyâde babanın sorumlu olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim bu âyet-i kerîme nâzil olduğunda ashâb-ı kirâm:

“–Yâ Rasûlallah! Gerekli ibadet ve taati yaparak kendimizi ateşten koruyabiliriz, ya ehlimizi nasıl koruyacağız?” diye sordular. Resûlullah (s.a.v.) şu cevâbı verdi:

“–Onlara Allah’a kul olmayı, tâat ve ibâdeti emredersiniz. Allah’a isyân etmekten ve günah işlemekten de sakındırırsınız. İşte bu onları korumak demektir.” (Kurtubi, el-Câmi, XXI, 94; Âlûsî, Rûhu’l-meânî, XXVIII, 156)

EVLATLARA BIRAKILACAK EN GÜZEL MİRAS: GÜZEL TERBİYE

Kişinin, sadece kendisini Allah’ın azabından kurtarmaya çalışması yeterli değildir. O, aynı zamanda, gücü yettiğince aile fertlerini de Allah’ın sevdiği kullar olacak şekilde yetiştirmekten sorumludur. Eğer onlar yanlış inanç, hal ve hareketleriyle cehennem yolunu tutmuşlarsa, gücü ölçüsünde buna engel olmaya çalışmalıdır. Onların sadece bu dünyadaki yeme, içme, barınma, huzur ve refahlarını değil, bundan daha fazla onların âhirette cehennem yakıtı olmamalarını da düşünmelidir. O halde kişinin kendisini itaat ile ıslah etmesi, aile halkını da tıpkı çobanın sürüsünü ıslah etmesi gibi ıslah etmesi gerekir.

Bu mühim hususlara işaret etmek üzere Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Devlet reisi çobandır ve sürüsünden sorumludur. Erkek, âilesinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Kadın, kocasının evinde çobandır, o da sürüsünden sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malından ve sürüsünden sorumludur.” (Buhârî, Ahkâm 1; Müslim, İmâret 20)

“Çocuğun baba üzerindeki hakkı ona güzel bir isim vermesi, ona yazı yazmayı öğretmesi ve ergenlik çağına geldiğinde onu evlendirmesidir.” (Deylemî, Firdevs, II, 131)

“Bir babanın evladına bırakacağı en güzel miras, güzel terbiyedir.” (Tirmizî, Birr 33) 

ÇOCUKLARIN DİNÎ TERBİYESİ NE ZAMAN BAŞLAMALI?

Resûlullah (s.a.v.)’in terbiyesinde yetişen Hz. Ömer (ra.), ondan aldığı ilhamla bir babanın evladına karşı görevlerini şöyle sıralamaktadır:

Hz. Ömer (r.a.)’ın hilâfeti zamanıdır. Bir baba gelip evlâdının kendisine yaptığı kötülüklerden şikâyet eder. Halife gencin derhal huzuruna getirilmesini emreder. Genç gelince halîfe ona babasına böyle kötü davranmasının sebebini sorar. Genç şöyle bir sual ile cevap verir:

“–Ey mü’minlerin emiri, evladın babası üzerinde hakkı nedir?” Ömer (r.a.) şöyle hulâsa eder: “Üç hakkı vardır: Annesini (sâliha bir hanım olarak) güzel seçmesi, evlâdına güzel bir isim vermesi ve Ona Kur’ân-ı Kerîm’i öğretmesi…”

Genç “(Ona kötü davrandığımdan şikâyet ediyor ama) babam bana karşı bu vazifelerinin hiçbirini yerine getirmedi” der ve ihmallerini bir bir sayar. Hz. Ömer bunun üzerine, babaya döner ve şöyle der: “Oğlum bana zulmediyor diyorsun ama önce sen, ona zulmetmişsin!” (Semerkandî, Tenbîhü’l-Ğâfilîn, 152)

Buna göre çocuklarımıza ve ailemize kendisinden müstağni kalamayacağımız dinimizin emrettiği iman, amel, edep ve ahlakı öğretmek bizim en önemli vazifelerimizden biridir. Nitekim “Aile fertlerine namazı emret, kendin de bunda kararlı ol. Senden rızık istemiyoruz; asıl biz seni rızıklandırıyoruz. Mutlu gelecek, günahlardan sakınanların olacaktır”  (Tâhâ 20/132) ayeti de bunu emreder. Peygamberimize hitaben gelen “Yakın akrabanı da uyar” (Şuarâ 26/214) ayeti de buna yakın bir talimat verir. Hadis-i şerifte de “Çocuklarının yedi yaşına geldiklerinde onlara namaz kılmalarını emrediniz” Ebû Dâvûd, Salât 26; Tirmizî, Mevâkît 182 buyrularak kişiyi ateşten koruyacak İslami terbiyenin çok erken yaşlarda başlaması gerektiği öğretilir.

Dolayısıyla anne babaların, özellikle ailenin reisi olmaları hasebiyle babaların, aile fertlerinin dinî terbiyesi açısından mesuliyetleri çok büyüktür. Bu konu hiç ihmal ve gevşeklik götürmeyecek derecede ciddidir. Çünkü özellikle gençlerin dini duygularını silip süpüren, nefsânî duygularını kamçılayan, onları mâneviyattan koparıp nefsin kulu kölesi yapan çok güçlü haricî tesirler söz konusudur. Günümüzde özellikle okul, sokak ve çevre de bu açıdan faydadan çok zarar verecek bir mâhiyet taşımaktadır. Yazılı ve görsel medyanın, internetin yıkıcı tesirleri ifadeye sığmaz boyuttadır. Bütün bunlar karşısında nasıl bir dikkat ve gayretle çocuklarımızın dini terbiyelerine eğilmemiz gerektiği ortadadır.

Kaynak: Ömer Çelik, Altınoluk Dergisi, Sayı: 486