Kâinât Kelimeleri Olmayan Bir Kur’ân’dır
Kâinat, Kur’ân-ı Kerim mûcizesinin bir nevî mufassal tefsiri demektir. Yani Kur’ân-ı Kerim, kelimelerden oluşan bir cihan; kâinât ise kelimeleri olmayan bir Kur’ân’dır.
Zerreden kürreye her şey; ilâhî azamet tecellîleri, kudret akışları ve mûtenâ nakışlardır. Ziya Paşa bu ilâhî manzûmeyi ne güzel ifade eder:
Bin ders-i maârif okunur her varakında,
Yâ Rab ne güzel mekteb olur mekteb-i âlem!
“Bu kâinat kitabının her bir yaprağında mârifet ilminin sır ve hikmet tecellîlerinden binlerce hakikat dersi okunur.
Yâ Rabbî! Bu cihan, tefekkür deryâsına dalanlar ve ilâhî vitrinleri seyrederek ibret alanlar için ne güzel bir mekteptir.”
Kâinat, Kur’ân-ı Kerim mûcizesinin bir nevî mufassal tefsiri demektir. Yani Kur’ân-ı Kerim, kelimelerden oluşan bir cihan; kâinât ise kelimeleri olmayan bir Kur’ân’dır.
Bir başka şair de bu hakikati şöyle ifade der:
Bir kitâbullâh-ı âzamdır serâser kâinat,
Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar...
“Kâinat baştan başa Allâh’ın en büyük kitabıdır. Bu büyük kitabın hangi harfini okusan, mânâsının hep Allah olduğunu görürsün. Kâinâtın hangi zerresi üzerinde tefekkür etsen, seni Allâh’a ulaştırır.”
Şeyh Sâdî’nin dediği gibi:
“Ârif gönüller için ağaçlardaki bir tek yaprak dahî bir mârifetullah dîvânıdır. Gafiller için ise bütün ağaçlar, tek bir yaprak bile değildir.”
Bu âlem;
Âkıller için seyr-i bedâyî,
Ahmaklar için yemekle şehvet!
Yani;
“İçinde yaşadığımız kâinat, idrak sahibi kâmil kimseler için ilâhî ihtişam ve saltanatı, ondaki eşsiz güzellik ve mükemmelliği seyretmek, sonsuz ilâhî sanatlardaki sonsuz hârikaları görmektir. Yani ilâhî kudret akışları ve azamet tecellîlerinde derinleşip hayran olmaktır. Ahmaklar için ise diğer mahlûkat gibi sadece yemek ve şehvettir.”
Hazret-i Mevlânâ dünyadaki azamet ve kudret tecellîlerine bîgâne ve kör kalanların perişan hâlini şu teşbihle anlatır:
Bir öküz, Bağdat’a gitmişti. Muazzam tabiî güzelliklerle dolu Dicle’nin aktığı, kâşânelerle, bağlar ve bahçelerle müzeyyen şehri baştan başa dolaştı. Fakat bu mükemmel manzaraların hiçbirini göremedi, onun gözü ancak mezbelelik yerlerdeki kavun, karpuz kabuklarını gördü.
Üzerinde yaşadığımız yeryüzü, trilyonlarca yıldızın arasından seçilen güneşin sistemindeki bir gezegen. Fezâ üzerine yıllardır devam eden araştırmalara rağmen, dünya gibi hayat dolu bir başka gezegen keşfedilebilmiş değildir. Diğer gezegenler; hayata izin vermeyecek derecede ya aşırı sıcak, ya aşırı soğuk, ya oksijensiz, ya gazdan ibaret yahut dümdüz bir kaya vaziyetindedir.
Âlimler, kâinat yaratıldığından beri 13 milyar yıl geçtiğini tahmin etmektedirler. İnsanın varlığı, bu muazzam zaman diliminin ancak son demlerine tesadüf eder. Cenâb-ı Hak da bu hakikati tefekkür etmemizi ister. Âyet-i kerîmede şöyle buyurulmaktadır:
“İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?” (el-İnsân, 1)
İnsanın ismi de cismi de yoktu. Fakat Cenâb-ı Hak bu cihanı insana hazırladı. İnsan için zengin bir tefekkür malzemesi olması için, husûsiyle ilâhî sanat bu küçük gezegende galeyâna geldi.
Tefekkürün bir şekli de, aksini düşünmektir. Bu alışkanlığın tefekküre mâni olmasını da tahdit eder.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Mekteb-i Âlem, Kâinat, İnsan ve Kur’ân, Yüzakı Yayınları