İyilik ve Güzelliklere Set: Günahlar

İSLAM VE İHSAN

Günah, beşerin kendi hevâ ve hevesini, ilâhî emrin üstüne çıkararak iyiliği ve güzelliği reddetmek, Allâh’ın emrine karşı nefis ve şeytanın yanında bulunmaktır.

Bir adam Hasan-ı Basrî’ye gelerek:

“-Ey Ebû Saîd! Ben yattığımda gece ibadete kalkmayı istiyorum. Abdest suyumu da yanımda hazır bulunduruyorum, ama bir türlü kalkamıyorum. Bunun sebebi nedir?” diye sordu.

Hasan-ı Basrî -Allah ondan râzı olsun- şöyle cevap verdi:

“-Ey kardeşimin oğlu! Günahların seni bağlamaktadır.”[i]

Günah, beşerin kendi hevâ ve hevesini, ilâhî emrin üstüne çıkararak iyiliği ve güzelliği reddetmek, Allâh’ın emrine karşı nefis ve şeytanın yanında bulunmaktır.

Günah; sonu pişmanlık ve hüsran olan anlık arzu ve heveslerdir. Tıpkı yemiş olduğu bir elmanın tadını, yıllarca pişmanlık ve gözyaşı ile ödemeye çalışan Âdem -aleyhisselâm- gibi…

Günah, genel mânâda fıtrata muhâlif olan her şeydir. Nitekim Âlemlerin Rabbinin insana nefhetmiş olduğu ruhla birlikte yüceliğine inat; insanın içinde onu aşağıların aşağısına çeken ve bedbahtların içine dâhil etmek isteyen süflî heves ve arzular da bulunmaktadır. Âdeta, fıtratın tabiîlik ve temizliğini bozan ve hızla ilerleyen virüsler gibi… Bunlar, başlangıçta masum bir arzu ve istekle kalplere yerleşip yavaşça bütün bedeni ve kalbi esir alan haz ve heveslerdir. Hattâ zamanla günaha alıştırıp o günaha kendince bir meşrûiyet kazandırmakta ve savunma psikolojisi ile onu benimsetmektedir.

Yakın bir arkadaşımın kızıyla yaptığım sohbette, tesettürün bizzat Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ’nın emri olduğunu bildiği hâlde, kendisine verilen irâdeyle başını örtmek istemediğini, dünyada hiç kimsenin tesiri altında kalmadan “dilediği gibi yaşamak” istediğini söylemişti. Nefsi, işlediği günahı, akla bürüyerek onu kandırmıştı.

Görülüyor ki günahlar, her an sığınma ve korunmaya ihtiyaç duyan zayıf ve âciz yaratılan insana; enâniyet ve başkaldırıyı telkin eder. Malı olan malından, mevkii olan statüsünden, bilgisi (!) olan ise nefsinden güç alarak; egosundan başka söz sahibi tanımaz. Her türlü zulüm ve küfre kapı aralar, isyanı körükler.

Son zamanlarda artış gösteren tatminsizlik, mutsuzluk, sıkıntı hâli, aslında tam da günahların kalbi çepeçevre kuşatmasının neticeleridir. Fıtratın aradığı itmi’nan ve sâfiyet eksikliği, üstüne sosyal ve görsel medyanın nüfuzu, beyinleri ve gönülleri âdeta iğdiş etmektedir. Özellikle gençlerle yapılan görüşmelerde tam bir “beyin tutulması” görülmektedir. Zira onlarla konuşurken, değil müslümanlığın güzel hasletleri, insan olmanın asgarî îcaplarından bile mahrum bir tavırla muhatap olmak, çok acı tecrübelerdir.

Canlı olan her şeyin suya ve gıdaya ihtiyacı olduğu gibi, kalbin de istiğfâra, tesbihe, tahmîde (hamd etmeye) ve tebessüme ihtiyacı vardır. Sâlih amellerle beslenemeyen, yardımlaşma ve ikram etme ulviyetinden mahrum kalan kalpler; susuz ve güneşsiz kalan bitkiler gibidir.

İbn-i Mücâhid -Allah ondan râzı olsun- şöyle der:

“Kalp, açık bir el gibidir. Kul, her günah işledikçe bir parmak kapanır. Nihayet elin bütün parmaklarının kapandığı gibi, kalp üzerine perde çekilir. İşte kalbin kapanıp mühürlenmesi böyledir.”[ii]

Bugün sıcak-soğuk endişesi olmadan lüks imkânlar içerisinde misafir kabul edilemeyen evlerin, hakkıyla îfâ edilemeyen ibadetlerin, öğrenilemeyen ilimlerin sebebi nedir acaba?

Günahın Küçükleri ve Büyükleri

Rablerine vermiş olduğu sözün şuurunda olan mü’minler, rızâ-yı Bârî’yi kazanmak üzere iyilik ve doğruluğa muhâlif söz ve amellerden uzak kalırlar. Gizli ve açık her hâl ve hareketlerinde helâl ölçüleriyle yaşamaya dikkat etmelerine rağmen zaaflarından kaynaklı hata ve günahlarında hemen Rablerinden mağfiret dilerler. Zira Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“-Ey Âişe! Göze önemsiz gibi görünen günahlardan sakın! Çünkü bu günahlar için Allah tarafından tayin edilmiş bir vazifeli vardır. Küçük günahlar, insanda bir araya gelince onu helâk eder. Tıpkı çöl arazide bulunup da yanına kavmin işçileri gelen şu adamın hâli gibi. O adam ve diğerleri odun taşıyıp üst üste yığarlar ve bir yığın meydana getirirler.”[iii] buyurmuştur.

Diğer bir hadîs-i şerîf ise, mü’min ve münâfığı şöyle tasvir etmektedir:

“Mü’min, günahlarını sanki dibinde oturup her an üzerine düşeceğini sandığı bir dağ gibi görür ve her zaman korunup kaçınmak ister. Münafık ise, günahlarını burnunun ucuna konan ve az sonra bırakıp gidecek bir sinek gibi görür.” (Buhârî, Deavât, 4)

Kullarını çok seven ve onlara karşı çok merhametli olan Allah Teâlâ, işlenen günahları meleklerine hemen kaydettirmez, kullarının tevbe etmeleri için mühlet tanır. Nitekim zayıf olarak yaratmış olduğu kulları her an hata ve günaha meyletme zaafı içerisindedirler. Kul, işlediği günahtan pişmanlık duyup bir daha yapmamak üzere tevbe ettiği zaman, kudsî hadîste bildirildiğine göre, Cenâb-ı Hak; “Kızgın çölde devesini kaybedip üzülen ve aramaktan yorgun düşerek uyuyakalan ve uyandıktan sonra devesini başucunda bulan kişiden daha fazla sevinir.”[iv]

Nitekim Âlemlerin Rabbi, Kur’ân-ı Kerîm’inde her an şöyle nidâ etmektedir:

“Ey îman edenler! Samimî bir tevbe ile Allâh’a dönün. Umulur ki, Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter…” (et-Tahrîm, 8)

“De ki: «Ey kendi nefisleri aleyhine aşırı giden (günahkâr) kullarım! Allâh’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.»” (ez-Zümer, 53)

Dipnotlar: 1) Ali el-Mekkî, Kūtü’l-Kulûb, 1/199. 2) İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, 1/524. 3) Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/402. 4)  Bkz. Müslim, Tevbe, 7.

Dipnotlar:

[i] Ali el-Mekkî, Kūtü’l-Kulûb, 1/199.

[ii] İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, 1/524.

[iii] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/402.

[iv] Bkz. Müslim, Tevbe, 7.

Kaynak: Seher Küçük, Altınoluk Dergisi, 2022-Kasım, Sayı:441