İtikad Nasıl Korunur?
Günümüzün tehlikeleri karşısında imanımızı ve itikadımızı nasıl koruyabiliriz?
Her devrin kendi ilmî, fikrî, siyasî ve iktisadî buhranı olduğu gibi îtikâdî buhranları da olmuştur. Tarih, îtikâdî buhranlarla mücadele için eserler telif eden âlimlerin en büyük şahididir. Geçmişe dönüp bakıldığında kimi zaman, ortaya çıkan îtikâdî ihtilafların bugün için çok bir anlam ifade etmediğini rahatlıkla söyleyebiliyoruz.
GÜNLÜK HAYATTA İTİKAD NASIL KORUNUR?
Her ihtilaf kendi döneminin îtikâdî anlamda kırılma noktasını gösterir, insanların pamuk ipliğine bağlı itikatlarının ufak bir rüzgarla sarsılabileceğini ortaya koyar.
Günah ve İtikad Arasındaki Fark
Hakikatte insanın itikadına zarar verdikten yahut şüpheyi kalbe yerleştirdikten sonra îtikâdî bir ihtilafın küçüğü-büyüğü olmaz. Bu bir anlamda, günahlar arasında tercih yaparak ikisinden birini işlemeye benzer. Mesela namazın terk edilmesiyle ortaya çıkan günah ile sarhoşluk veren bir haram işlendiğinde ortaya çıkan günah arasında haram işlenmesi bakımından bir fark yoktur. Yani namaz kılmamak, örtünmemek, harama bakmak, içki içmek gibi günahları “Zina etmedik ya! Hırsızlık yapmadık ya! Adam öldürmedik ya!” diyerek basite indirgemek ve meşrulaştırmak, şeytanın kurduğu büyük bir tuzaktır. Bu sebeple haramlardan biri diğerine tercih edilerek küçük-kolay yahut büyük-zor şeklinde ayrım yapılmaz. Yani işlenen bir günah, daha büyük günahlar karşısında küçük sayılarak basitleştirilmez, başkalarıyla kıyaslanarak meşrulaştırılmaz.
Asıl olan, imanı korumak ve iman etmiş bir kimsenin şüpheli hareketlerini imkân nispetince tevil ederek iman dairesinde kalmasını sağlamaktır. Ancak açık bir şekilde itikadı sarsan ve insanı şirke, ateizme, isyana götüren hususların küçüklüğüne bakarak “Bu kadar küçük bir sözle, bir cümleyle, bir fiille veya küçük bir şüphe ile dinden çıkılmaz,” demek, “iman esaslarının tamamına değil de bir kısmına iman etmek, kitaplara ve meleklere iman etmeyip diğerlerine iman etmek” veya “tüm peygamberler yerine bir kısmının Peygamber olduğuna inanmak” şeklindeki durumların her birisi insanı dinden çıkarır.
Dinden çıkaracak hususların orantısal durumu yahut azı-çoğu yoktur. Yani iman edilecek hususların bir kısmına iman ederek bir kısmını reddetmek, “Aklıma şunlar yatıyor ama diğerlerine şüphe ile bakıyorum.” benzeri cümlelerle insan İslam dairesinde kalamaz. Bu sebeple insanın iman dairesinde kalması temelde iki hususa bağlıdır. Biri yapmak-söylemek suretiyle imanını ve itikadını muhafaza etmek, diğeri yapmamak-söylememek-terk etmek suretiyle iman dairesinde kalmaktır. Yani insanın iman etmesi için kalben tasdik-dille ikrar zorunluluğunun yanı sıra diliyle ve kalbiyle inkâra götüren hususları da terk etmesi gerekir.
Çağımızın Tehditleri ve İtikad
Yaşadığımız çağda nasıl ki faiz insanı farkına varmadan kendi bataklığına sürükleyebiliyorsa aynı şekilde popüler kültür unsurları da itikadımızı zora sokan hallere sevk edebiliyor. Dini değerleri kullanarak yapılan medya içerikleri, sosyal ve sanal ortamda çekilen videolar, dinlenilen şarkılar, mizah ve komiklik adı altında yapılan espriler, ilgi çekici olabilmek ve daha fazla etkileşim alabilmek için sergilenen eğlenceler ve gösteriler inancı ve akideyi zedelemektedir. Yakın geçmişte abes karşılanan ve müsamaha gösterilmeyen sözler ve eylemler, bugünün normal davranışları haline gelmiş durumdadır. Bu sebeple imanımızı tehlikeye sokan hususlar artık eskisi kadar kolayca ayırt edilememektedir.
Bir Müslümanın fıkhî açıdan mesul olduklarını yerine getirmemesi ile farz ve haramları inkâr etmesi birbirinden farklı hususlardır. Yani herhangi bir farz veya haramı inkâr etmediği müddetçe günahkâr bir mümin olarak kalmaya devam eder. Günahında ısrar etmesiyle fâsık olur. Nitekim ehl-i sünnet akaidine göre iman, amelin mütemmim bir cüzü veya onun bir parçası değildir. Bilakis amel, imanı kuvvetlendiren veya zayıflatan bir unsurdur. Yani bir kimse büyük-küçük günah işlediğinde günahkâr olur, harama girer, ancak reddetmediği sürece dinden çıkmış olmaz.
Daha açık bir ifadeyle namazı terk eden, ancak namazın farziyyetini yani Allah Teâlâ'nın emri olduğunu inkâr etmeyen bir kimse Müslümandır, ancak günahkardır. Fakat namaz kılmadığı gibi, “Günde beş vakit namaz kılmak da neymiş, insanın kalbi temiz olsun yeter.” diyorsa bu kimse sadece günahkâr değil, aynı zamanda İslam'dan da çıkmış bir kimsedir. Hakeza içkinin, hırsızlığın, zinanın, yani kat'î delillerle haram kılınan bir günahın haramlığını reddediyorsa ya da farz ibadetleri yerine getirmediği gibi bunların farz oluşunu reddediyorsa bu kimse sadece günahkâr bir Müslüman değil, aynı zamanda Müslüman olmayan bir kimsedir.
Allah Teâlâ'nın ayetleriyle, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in peygamberliğiyle istihza eden, bu tür konuşmaları tasvip edip onaylayan kimsenin de durumu bundan farklı değildir. Bu sebeple bir Müslüman harama girmek yahut farzı terk etmek suretiyle şayet bir günaha giriyorsa, terk ettiği o farzı veya irtikap ettiği o haramı reddetmeden ve meşrulaştırmadan günahını ikrar etmeli, inkâr etmemelidir. Aksi takdirde fıkhî açıdan günahkâr; îtikâdî açıdan da dinden çıkmış sayılır.
Bilgiye ulaşmanın basit bir ameliye olduğu günümüzde temel gereksinimin “ilgi” olduğu herkesçe malumdur. Ancak sadece akademik ilerlemeleriyle ilgilenmek, anne-babaların çocuklarına karşı vazifelerini yerine getirmeleri için yeterli değildir. Günümüzde sadece bilgili değil, aynı zamanda itikadı muhkem ahlaklı insanlara ihtiyaç vardır.
Her türlü fuhşiyâtın erişilebilir-ulaşılabilir hale geldiği bu çağda çocukların sadece gelecekte güzel meslekler edinmesi yahut iyi okullardan diploma alması için çaba sarf etmek, onlara yapılan büyük bir ihanettir. Ancak ilgilenme mesuliyeti, sadece ebeveynlerin sorumluluğunda da değildir. Arkadaşın arkadaşıyla, komşunun komşusuyla, mürşidin müridiyle, öğretmenin talebesiyle, dostun dostuyla ilgilenmesi ve birbiriyle görüşen herkesin bir diğeriyle ilgilenmesi birer Müslümanlık vazifesi, kardeşlik hukukunun asgarî göstergesidir.
Şüpheli Söz ve Fiillerden Kaçınmanın Önemi
Bu konuda ulemamızın haklı ve müstakim duruşunu göz önünde bulundurmalı, yanlışa, onu tevil etmeden yanlış diyebilmeli, isyana götüren davranışları normalleştirerek veyahut meşrulaştırarak kendini ve günahını aklamaya çalışmamalıdır. Ya da Hz. Ömer radıyallâhu anh’a isnat edilen: “Tevbe ile meşgul olmak istemiyorsan, günaha girmeyeceksin” ihtarını kendisine düstur edinmelidir. Nitekim isyan barındıran davranışlardan veya sözlerden sonra “Acaba dinden çıktım mı?” diye kalbimizi yormak ve yıpratmak istemiyorsak şüpheli söz ve fiillerden imtina etmemiz gerekmektedir. Şu ayet-i kerime asla hatırımızdan çıkmamalıdır: “Kendilerine niçin alay ettiklerini sorduğunda: ‘Biz öylesine lafa dalmış, eğleniyorduk!’ derler. De ki: ‘Demek siz Allah ile O’nun ayetleriyle ve O’nun Rasûlüyle eğleniyorsunuz, öyle mi? Artık boşuna özür dilemeyin! Çünkü siz iman ettikten sonra tekrar küfre girdiniz. Samimi tövbelerinden dolayı sizden bir grubu affetsek bile, diğerlerini inkâr ve günahta ısrar etmeleri sebebiyle cezalandıracağız.’” (Tevbe, 65-66)
Kaynak: Murat Kaya, Altınoluk Dergisi, Sayı: 476