İştiyak ve Amelin Şekillendirdiği Bir Akıbet Hikâyesi
Medine-i Münevvere’de yaşanan ibretli bir kıssa üzerinden, özlem, niyet ve amelin insanın ahiret akıbetini nasıl şekillendirdiği anlatılıyor.
İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri naklediyor:
MEDİNE ÖZLEMİ VE İŞTİYAK İLE AMELİN BELİRLEDİĞİ AKIBET
Vaktiyle Medîne-i Münevvere’de ikāmet eden, Ravza-i Mutahhara’nın müezzinlik vazifesini ve vefât edenlerin teçhiz ve tekfin hizmetlerini îfâ eden sâlih bir zâta soruldu:
“–Yıllardır bulunduğunuz bu güzel vazifelerde acâyip ve garâip kabîlinden şeyler oldu mu?”
Hazret şöyle cevap verdi:
“–Evet, bazı şeyler oldu. Fakat bunlardan bir tanesine çok hayret ettik.
Bir gün Bâkî Kabristanıʼna bir cenaze götürdük ki bu zât dâimâ Ravza’da bulunur ve namazlarını burada kılardı. Kendisini kabrine koydular. Tam kapatmak üzere iken -Allâhu aʻlem- ricâl-i gaybden birtakım kişiler onu oradan aldılar, çok uzaklara götürdüler. Onun yerine ise uzaklardan bir zât-ı şerîfi getirip koydular. Ve onun kabrine defnolunmuş oldu. Ben hayretler içinde bu işin hikmetini o vazifelilere sordum. Dediler ki:
«–Buradan götürülen zât, uzun müddet mübârek beldede yaşadı. Fakat zaman zaman buranın sıcağından bunaldığında ve kendisine harâret bastığında; “Âhh köyümün havası, suyu!” der ve iç geçirirdi. İşte onu, özlediği memleketine götürdük.
Buraya çok uzaklardan nakledip defnettiğimiz zât-ı şerîf ise bulunduğu memleketinde Rasûlullâh’ın sünneti ve ahlâkı üzere yaşadı ve her zaman büyük bir iştiyakla buraya kavuşmanın hayalini kurup durdu. “Âhh Medîne-i Münevvere, Ravza-i Tâhire, yâ Rasûlâllah!” diye diye vefât etti ve bu güzel âkıbete mazhar oldu.»”[1]
Hisse:
Muhabbet, iki kalp arasındaki bir cereyan hattı gibidir. Hak dostlarından Veysel Karanî Hazretleri, mekân olarak Allah Rasûlü’nden uzakta bulunmasına ve O’nu görememiş olmasına rağmen, engin muhabbetinden kaynaklanan kalbî yakınlık ve irtibâtı sâyesinde, Peygamber Efendimiz’den mânen müstefîd olmuştu. İki kalp arasındaki o muhabbet bağında nice mânevî alışverişler gerçekleşmişti.
Nitekim Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir defasında Yemen tarafına dönmüş ve;
“Ben Yemen’den gelen nefes-i Rahmânî’yi duyuyorum.” buyurmuştu. (Taberânî, Kebîr, VII, 52/6358)
Demek ki kalpler arasında muhabbet bağı varsa, mekân bakımından uzaklığın bir ziyânı yoktur. Bunun zıddına, gönüller birbirinden uzaksa, zâhiren yakın olmanın da bir faydası yoktur. Nitekim bu hâli ifade sadedinde; “Yemen’deki yanımda, yanımdaki Yemen’de!” tâbiri meşhur olmuştur.
Yani tenlerin ayrılığı, canlara ayrılık getirmez. Hattâ kimi zaman hasretin zevkiyle gönülleri birbirine daha da yaklaştırır, bir ve bütün eyler.
Bizler de Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in 14 asır sonra gelmiş olan, uzak diyarlardaki ümmeti olsak da, hâlimiz ve ahlâkımız bakımından O’nunla ne kadar berabersek, O’na o kadar yakınız demektir. Zira Peygamber Efendimiz’e yakınlık, tıpkı Allah katında üstünlük hususunda olduğu gibi, sadece “takvâ” sırrına bağlıdır. Nitekim Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
“İnsanlardan bana en yakın olanlar, kim ve nerede olurlarsa olsunlar, Allâh’a karşı takvâ sahibi olan müttakîlerdir.” buyurmuştur. (Ahmed, V, 235; Heysemî, IX, 22)
Dipnot:
[1] Bkz. İsmail Hakkı Bursevî, Kırk Hadis, Gülnesil Derneği, sf. 71-72, İstanbul 2025.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Kıssaların Diliyle Mü'minin Gönül Ufku, Erkam Yayınları