İslâm’ın Engellilere Verdiği Değer
İslâm, insânlar arasında fizîkî vb. güzellikleri üstünlük olarak kabûl etmez. Çünkü Allâh, insânların ırkına, rengine, malına, mülküne, makâmına ve rütbesine bakmayacaktır. O, kişinin nefsini tezkiye edip etmediğine, rûhunu güzelleştirip ahlâkını mükemmel hâle getirip getirmediğine bakacaktır. İslam'da engellilere verilen değer...
Engelli olmak; itilip kakılmak, küçümsenmek ve aşağılanma sebebi olamaz. Zîrâ insânlar, kendi tercîhi olmayan durumlardan dolayı aslâ kınanamazlar. Bu insânları hor görmek, insânî ve ahlâkî değerlerden yoksun olmak anlamına gelir. Dînimiz İslâm, görmeyenin gözü, duymayanın kulağı, konuşamayanın dili, güçsüzün eli ve kolu olmayı, sâlih bir davranış olarak kabûl etmiştir.
Erdemli insân, şekle ve görünüşe bakmaz. Çünkü Allâh, insânların ırkına, rengine, malına, mülküne, makâmına ve rütbesine bakmayacaktır. O, kişinin nefsini tezkiye edip etmediğine, rûhunu güzelleştirip ahlâkını mükemmel hâle getirip getirmediğine bakacaktır. Peygamberimiz bu durumu şöyle ifâde etmiştir:
“Allâh sizin ne dış görünüşünüze ne de mallarınıza bakar. Ama o sizin kalplerinize ve işlerinize bakar.” [1]
Doğuştan veyâ sonradan meydâna gelen bedenî eksikliklerimiz, bizim kusûrumuz değildir. Bizler yaptıklarımızla, ürettiklerimizle, takvâmızla ve insânlığımızla üstünlük elde ederiz.
Fizîkî kusûrları bulunan bir kimse, îmânını sağlamlaştırır ve ahlâkını güzelleştirirse toplumda saygıdeğer ve Allâh katında değerli bir kul olma şansını yakalayabilir. Bilâl-i Habeşî, (r.a) siyâhî bir köle olmasına rağmen Peygamberimizin en iyi müezzini konumuna yükselmiş, ayağı sakat olmasına rağmen bilgili ve kültürlü olan Muâz b. Cebel (r.a) da, Peygamber Efendimiz tarafından Yemen’e vâli olarak gönderilmiştir.
İslâm, İnsânlar Arasında Fizîkî vb. Güzellikleri Üstünlük Olarak Kabûl Etmez
İslâm, insânlar arasında fizîkî vb. güzellikleri üstün kabûl etmez. Sahâbe-i kîrâm arasında yaşanan şu hâdise İslâm’ın bakış açısını görmemiz için güzel bir örnektir: Ebû Zer el-Gıfârî (r.a), siyâhî oluşu sebebiyle bir anlık öfkeyle arkadaşı Bilâl el-Habeşî’ye (r.a): “Kara kadının oğlu!” demiş ve ayıplamıştır. Peygamberimiz (s.a.s) bunu duyunca, “Ey Ebû Zer! Sen onu anasından dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki sende hâlâ câhiliyye ahlâkı var.” diyerek ikâzda bulunmuş ve azarlamıştır. Bunun üzerine yaptıklarına son derece üzülen ve pişmân olan Ebû Zer (r.a), yanağını yere koyarak, “Bilâl ayağı ile basmadıkça yanağımı yerden kaldırmayacağım.” demiş ve özür dilemiştir.[2]
İslâm’a göre engelliler, topluma emânettir. Kendilerinden utanılacak, ya da toplumdan uzak tutulacak kişiler değil, aksine yaratana saygı îcâbı sevgi ve merhametle bakım tedâvîsi yapılıp, eğitim ve iş imkânları sağlanarak yaşamı kolaylaştırılması gereken bireylerdir. Medîne’nin üç önemli müezzininden biri olan Abdullâh ibn Ümmi Mektûm (r.a) görme engelli bir sahâbe olup bir defâsında yersiz bir zamânda laf arasına girmiş, bu sırada Peygamber Efendimizin müşrîk liderleriyle yaptığı önemli görüşmesini yarım bırakmak istememesi üzerine ise Abese sûresi, 1-12. âyetleri vahyolmuş ve Peygamberimiz (s.a.s) uyarılmıştır. Özellikle bu uyarıdan sonra Peygamberimiz (s.a.s), gözleri görmeyen Abdullâh b. Ümmi Mektûm’a çok daha fazla değer vermiş ve sefere çıktığı zamân Medîne’de defâlarca kendi yerine vekîl olarak bırakmıştır.
İslâm Dîni, engelliye değer böyle verirken Eski Yunan’da Sparta’da her doğan erkek bebek önce âile büyüklerine gösterilir, şâyet askerliğe engel fizîksel bir kusûru varsa tanrılara kurban edilirdi.[3]
Engelliler, Peygamberimiz (s.a.s) zamânından îtibâren birinci sınıf insân muâmelesi görmeye başlamıştır. Avrupa’da akıl hastalarının yakıldığı, her türlü gayri insânî muâmeleye tâbî tutulduğu bir devirde İslâm dünyâsında akıl ve rûh hastalarının, müzikle ve su sesiyle, havadâr mekânlarda tedâvî edildiği bilinmektedir.
Müslümanlar rûhî/psikolojik rahatsızlıklar üzerinde pek çok çalışma ve araştırmalar yapmışlar, tıbbın bu sahasında yüz yıllar boyu tatbik edilen usûl ve esâslar geliştirmişlerdir. Bunlardan ilk akla gelen, İbn-i Sînâ’nın “Kitâbu’ş-Şifâ” adlı eseri ve Ebû Bekir Râzî’nin, melankoliklerin meşgûliyetle tedâvî edilmeleri üzerine yazmış olduğu yazılar ve yaptıkları çalışmalardır. Zihnî engellilerin tedâvî yöntemlerinde ilk kurumsal yapılar, Selçuklularda oluşturulmuş; özellikle akıl hastalıklarını müzik ve su sesiyle tedâvî etmeleri çığır açmıştır. Osmanlı saray hekimi Mûsa bin Hamun, çocukların psikolojik hastalıklarını iyileştirmede müzikle tedâvî metodunu kullanmıştır.[4]
Abbâsî halîfesi Mem’un devrinde, devlet bütçesinden “engellilere bağış/yardım fonu” isimli bir ödenek kalemi ayrılarak, maddî yönden desteklenmişlerdir. On dördüncü ve on beşinci yüzyıllarda Sivas’ta, Kayseri’de, Mânîsa’da, İzmit’te İznik’te, Bursa’da ve Murâdiye’de vakıflar bünyesinde kurulan imârethânelerde “Darür-râha” adlı “hangâh” gelirlerinin beşte biri özürlülere ayrılmıştır. Bu gelirler, tedâvî, bakım ve meslekî eğitimi de içeren sosyal hizmet ve sosyal destek faâliyetlerine tahsîs edilmiştir.[5]
Engellileri, engellerinden kurtarmak için İslâm coğrafyasında mîlâdî dokuzuncu yüzyıldan îtibâren devlet eliyle düzenlemeler yapılmıştır. Bugünün tâbiriyle “zihinsel engelliler” ve “akıl hastaları” için bimârhâne tâbir edilen hastaneler Dünyâ’da ilk olarak, Halîfe Hârûn Reşîd döneminde Bağdat’ta kurulurken, aynı târihlerde Ahmed bin Tolun tarafından da Kâhire’de bir başka bimârhâne kurulmuştur. Deyri Hızkıl akıl hastahânesi, Abbâsî halîfesi el-Mütevekkil (847-861) tarafından kurulmuştur ve sâdece akıl hastalarının tedâvîsine tahsîs edilmiş en eski akıl hastahânesidir.[6]
Osmanlılarda bîmârhânelere her millet ve her dînden hastalar kabûl edilmiş, her türlü tedâvî yöntemi ücretsiz şekilde uygulanmıştır.[7] Osmanlı’da zihinsel özürlüler, Fâtih Tıp Medresesi’nde, Edirne, Mânîsa, Süleymâniye, Kayseri, Sivas, Divriği, Kastamonu ve Amasya bîmârhânelerinde tıbbî metotlarla tedâvî edilirken, aynı dönemde Batıda zihinsel özürlüler çeşitli işkencelere tâbî tutulmuştur. Londra ve Paris’teki hastanelerin dehlizlerinde ve bodrumlarında zincire bağlanarak çürütülmüşlerdir.[8]
Altı asır dünyâya adâlet ve merhametle hükmetmiş Osmanlı Devleti’nde de bu hizmetler artarak devâm etmiş, engelli ve hastalar için sayısız vakıf ve rehâbilitasyon merkezleri açılmıştır. Şehrin merkezinde veyâ câmi ve pazar yerlerinin yanında, yaşlı ve engellilere sosyal hayâttan kopmadan barınma, tedâvî ve rehâbilitasyon hizmetleri verilmiştir.
İnsanların kendi maîşetini kendileri kazanarak başkasına muhtâç olmama husûsuna önem veren Osmanlı Devleti’nde herkesin üretime katkıda bulunması sağlanmış, görme engelliler; medreselerde hocalık, câmilerde müezzinlik ve mevlithânlıkla vazîfelendirilmiştir. Ayrıca matbaâlarda dizgicilik işlerinde istihdâm edilmiş; işitme ve konuşma engelliler ise daha çok Babıâlî’de odacılık ve hademelik gibi işlerde çalıştırılmıştır.
Dört yaşında sıbyan mektepleriyle başlayan eğitimde, işitme ve konuşma engelli çocuklar da ihmâl edilmemiş; Sultan II. Abdülhamid döneminde “bî-zebanlar” adıyla bu çocuklar için özel merkezler açılmıştır. 1891’de buna “âmâlar” sınıfı da ilâve edilmiştir. Farklı yaş aralığındaki bedenî engeli bulunan öğrenciler, okula giderken zorluk yaşamasın diye mektebe özel kıyâfet uygulaması yapılmış; böylelikle halkın ve yoldaki araçların onlara yardımcı olması sağlanmıştır. İşitme ve görme engelli çocuklar, kol kola girdirilerek birbirlerini ikmâl etmeleri öğretilmiş, ulaşımda tramvay kullanan çocuklar için indirimli bilet uygulaması başlatılmıştır.[9]
Engellilere yönelik hizmetler, vakıflar aracılığıyla yürütülmüş, Osmanlı döneminde bu metodla işletilen hastaneler kurulmuştur. Bunlara ilâve olarak, İkinci Abdülhamid döneminde sağır, dilsiz ve âmâ mektepleri açılmaya başlanmıştır. II. Abdülhamit tarafından 1902 yılında Yıldız Sağırlar Okulu açılmış, bu okulda, günümüz Türk İşâret Dili’nin muhtemel alt yapısını oluşturan Osmanlı İşâret Dili, öğretmenler tarafından okullarda sözel dille berâber kullanılmıştır.[10]
- Abdülhamid Han döneminde, “Dârü’l-Hayr-ı Âlî: Yüksek Hayır Kurumu” kurulmuş, Meşrûtiyet döneminde, kimsesiz çocuklar için “Dâru’l-Eytam: Yetîmler Evi” açılmıştır. 1917’de bu müesseselerin yetersiz kalması üzerine “Himâye-i Etfâl Cemiyeti: Çocuk Esirgeme Kurumu” kurulmuştur.[11]
- Abdülhamid döneminde 31 Ocak 1896 târihinde hizmete giren Dârü’l-Aceze, dönemin önemli bir sosyal hizmet kurumu olarak; dîn ve mezhep farkı gözetmeksizin İstanbul’da yaşayan muhtâç, sakat, alîl, çocuk, yaşlı ve engellilere hizmet götürmüştür. Kavram olarak “düşkünler evi” anlamında kullanılan Dârü’l Aceze, kendilerini beslemekten âciz, çâresiz ve sakat yoksulları barındırıp besleyen hayır kurumunu ifâde etmektedir.[12] Buralarda çalışabilecek durumda olanların boş zamânlarını değerlendirmeleri, bir iş öğrenerek kendi ayakları üzerinde durmalarının sağlanması, engelli bireylerin toplumsallaştırılması ve korunması amacıyla iş atölyeleri kurulmuştur.[13] Dârü’l Aceze’de; biri bayanlara diğeri erkeklere olmak üzere iki Darü’s-Sınâa açılmış, halı dokuma, marangozhâne, çorap ve fanila, örgü, terzihâne, kundurahâne, boyacılık, kolonya, lavanta ve sigara kâğıdı üretimleri yapılmıştır. Böylece Dârü’l-Aceze; herhangi biri tarafından önemsenmeyen, başıboş bırakılmış engelliler ile aynı kaderi paylaşan insânların berâberce yükselebileceği ve yaşayabilecekleri bir dünyâ sunmuştur.[14]
Osmanlı Devleti’nde engellilerin sıkıntıya düşmemeleri için pozitif ayrımcılığa gidilmiş, toplumda onurlu bireyler olarak yaşamaları sağlanmıştır. Örneğin, ağır derecede zihinsel engelli olmamakla birlikte muhâkemede zorluk çekenlere devlet iş bulmuş, mağdûr etmek isteyenlere karşı onları korumuş ve işlerine devâm etmeleri sağlanmıştır.[15]
Osmanlı Devleti, güçsüz ve sakat olanlara gereken kolaylık sağlamış, onlardan vergi almamıştır. Ayrıca yaşadıkları müddetçe ihtiyâclarını karşılayacak maaş da bağlanmıştır.[16]
Dünyânın başka iklimlerindeki sığ bakış açısının tersine İslâm toplumunda engelli, fizîkî görünüşüyle değerlendirilen bir kişi değil; düşünceleri, davranışları ile değerli görülen bir birey olmuştur. Bu düşünceler, “yaratılandan ötürü yaratılanı sevmek” düstûruyla temâyüz ederek, Müslüman coğrafyasındaki engelli âilelerine de bir teselli kaynağı olmuştur.
Engellilerin insânca yaşamalarını sağlamanın yolu, onlara insân olarak değer vermekten geçmektedir. İnsan merkezli bir dünyâ anlayışına ve düşüncesine sâhip olmayan toplumlarda normal insânların problemleri bile zorbalıklarla veyâ kânûnlarla çözülmeye çalışılır. İslâm’da ise engellilere karşı olumsuz tutum ve davranışların yeri yoktur. O hâlde yapılması gereken şey, anlayış ve düşüncelerde vahiy merkezli değişikliklerin yapılmasıdır.
İslâm toplumunda engellilere, hoşgörü, anlayış, şefkât ve merhâmetle yaklaşılır. Çünkü onları hor görmek, aşağılamak, dışlamak, küçümsemek, ilgisiz kalmak, yardım etmemek gibi olumsuz tavırlar içerisinde olmak insânî ve ahlâkî değerlerle bağdaşmaz.[17]
Dipnotlar:
[1] Müslim, “Birr” 34, III, 1987; İbni Mâce, “Zühd” 9, II, 1388; Ahmed b. Hanbel, II, 285.
[2] Buhârî, “Îmân” 22, I. 13; “Edeb” 44, VII. 85; Ahmed b. Hanbel, V, 161; Detalı bilgi için bakınız: İbni Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî bi Şerhi Sahîhi’l-Buhârî, V. 313. tah. Muhibbuddin el-Hatib, el-Mektebetu’s-Selefiyye, Kahire-1407.
[3] Yıldırım, Recep; Uygarlık Târihine Giriş, s. 190.
[4] Küçük, Seher; Engeller Hep Birlikte Aşılır, Şebnem Dergisi, Sayı: 160 (Haziran 2018).
[5] Eğitime Bakış Dergisi, Sayı 31 “Engelleri Birlikte Aşmak Özel Sayısı”, s.30.
[6] Eğitime Bakış Dergisi, Sayı 31 “Engelleri Birlikte Aşmak Özel Sayısı”, s.2, s.25.
[7] Eğitime Bakış Dergisi, Sayı 31 “Engelleri Birlikte Aşmak Özel Sayısı”, s.28.
[8] Karaçam, İsmail; “II. Oturum, Konu: İslâm Kültür Târihinde Engelli Meşhurlar”, Ülkemizde Engelliler Gerçeği ve İslâm Sempozyumu, s.153-155. bk. Dr. Kriton Dinçmen, Destriptiv ve Dinamik Psikiyatri, İstanbul 1981, s. 15-16.
[9] Küçük, Seher; Engeller Hep Birlikte Aşılır, Şebnem Dergisi, Sayı: 160 (Haziran 2018).
[10] Kulaksızoğlu, Adnan; Engelli Çocuk ve Ergenlerin El Kitabı, s.295-297.
[11] Küçük, Seher; Engeller Hep Birlikte Aşılır, Şebnem Dergisi, Sayı: 160 (Haziran 2018).
[12] Eğitime Bakış Dergisi, Sayı 31 “Engelleri Birlikte Aşmak Özel Sayısı”, s.2, s.29.
[13] Kulaksızoğlu, Adnan; Engelli Çocuk ve Ergenlerin El Kitabı, s.296.
[14] Eğitime Bakış Dergisi, Sayı 31 “Engelleri Birlikte Aşmak Özel Sayısı”, s.30-32.
[15] Kulaksızoğlu, Adnan; Engelli Çocuk ve Ergenlerin El Kitabı, s.295.
[16] Eğitime Bakış Dergisi, Sayı 31 “Engelleri Birlikte Aşmak Özel Sayısı”, s.59.
[17] Sancaklı, Saffet; Hz. Peygamber’in Engellilere Karşı Bakış Açısının Tesbiti, Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, Yıl: 2006, Sayı: 2.
Kaynak: Hasan Serhat YETER, Engellinin İlmihâli, 2022