İlk Vazife, İlk Tâlimat Neden Namazdır?

HAYATIMIZ

İslâm’da kulluğun ilk vazifesi neden namazdır ve bu ibadet îmanın hayata yansımasında nasıl bir rol üstlenir?

Cenâb-ı Hak bizleri Zâtına kulluk için yaratmıştır.

İLK VAZİFE, İLK TÂLİMAT NEDEN NAMAZ?

Rabbimiz’in bizden istediği emir ve tâlimatların en başında dâimâ namaz yer alır.

Kur’ân-ı Kerîm’in muhtelif yerlerinde, tam 99 kere, namaz emri geçmektedir. Kur’ân-ı Kerim, en başta, müttakîleri şöyle tarif eder:

“Onlar gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda infâk ederler.” (el-Bakara, 3)

Cenâb-ı Hakk’ın kullarına tâlimatlarında dâimâ namaz ilk sıradadır:

“(Ey Habîbim!) Îmân eden kullarıma söyle: Kendisinde ne alışveriş, ne de dostluk bulunan bir gün gelmeden önce;

  • Namazlarını dosdoğru kılsınlar,
  • Kendilerine verdiğimiz rızıklardan (Allah için) gizli-açık infâk etsinler.” (İbrâhîm, 31) Hadîs-i şeriflerde buyurulur:

“...Hayırlı ameliniz, namazdır...” (Muvattâ, Tahâret, 6)

“Kıyâmet günü kulun hesâba çekileceği ilk amel, namazdır. Eğer kul;

  • Namazlarını Allâh’ın arzu ettiği şekilde huşû ile edâ etmiş ise, felâha erer ve maksûduna nâil olur.
  • Namazlarını edâ etmemiş veya gafletle kılmışsa, kaybeder ve hüsrâna uğrar.

Şayet farzlardan bir şey noksan olursa; «–Kulumun nâfile namazları var mı, bakın?» buyurur. Farzların eksikliği nâfilelerle tamamlanır. Sonra kul diğer amellerinden de bu minvâl üzere hesâba çekilir.” (Tirmizî, Salât, 188/413; Nesâî, Salât, 9/462)

BEŞ TEMELDEN BİRİ

Peygamberimiz, İslâm’ı bir binaya benzeterek, namazı da onun temellerinden biri olarak tarif etmiştir:

“İslâm beş temel üzerine bina kılınmıştır:

  • Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allâh’ın Rasûlü olduğuna şâhitlik etmek,
  • Namazı dosdoğru kılmak,
  • Zekâtı hakkıyla vermek,
  • Allâh’ın evi Kâbe’yi haccetmek ve
  • Ramazan orucunu tutmak.” (Buhârî, Îmân, 1, 2) Bir başka hadîs-i şerifte de; namaz dînin direği olarak tarif buyurulur:

“Namaz dînin direğidir.” (Beyhakî, Şuab, IV, 300/2550; Ahmed, V, 231, 237; Tirmizî, Îmân, 8) Meselenin özü; namaz olmazsa, İslâm binası ortada kalmaz.

NAMAZ İLE ÎMAN!

Hazret-i Câbir şöyle dedi:

“Rasûlullah’ı şöyle buyururken işittim:

«Gerçekten kişi ile şirk ve küfür arasında namazı terk etmek vardır.»” (Müslim, Îmân, 134)

Bu hadîs-i şerif namazı terk eden kişinin -Allah muhafaza buyursun- şirk ve küfre düşmekle karşı karşıya bulunduğunu bildirerek, bundan şiddetle sakındırmaktadır. Bir başka hadîs-i şerifte ise namazı terk etmek, nifâkın, münafıklığın alâmeti olarak zikredilmiştir:

Büreyde’den rivâyet edildiğine göre, Peygamber şöyle buyurdu: “Bizimle onlar (münafıklar) arasındaki ayırıcı temel unsur namazdır. Namazı terk eden kimse küfre düşer.” (Tirmizî, Îmân, 9)

Bu hadîs-i şerifler üzerinden, namaz kılmayanlar tekfir edilmez. Ancak bu keskin üslûptan, Rasûlullah Efendimiz’in namaz kılmayanları çok güçlü bir şekilde îkaz buyurduğunu anlamalıyız.

RÜKÛSUZ DİNDE HAYIR YOKTUR!

Mekke’nin fethinden sonra Rasûlullah Efendimiz Tâif şehrini de muhasara etmiş, ancak bir müddet sonra kuşatmayı kaldırmıştı. Bir süre sonra Tâif ’te yaşayan Sakîf kabîlesini temsil eden bir heyet Medine’ye geldi. Onlar namazdan affedilmeleri şartıyla îmâna gelip itaat edeceklerini bildirdiler.

Hazret-i Peygamber, onların bu tekliflerini; “Rükûsuz (namazsız) bir dinde hayır yoktur.” diyerek reddetti. (Ebû Dâvûd, Harâc, 25-26/3026)

Bugün maalesef toplumda namaz kılmayan, hayatında namaz alışkanlığını oturtamamış kardeşlerimizin olduğunu görüyoruz.

ŞEYTAN HİLELERİ

Şeytan, insanları;

“–Nasıl olsa Allah affeder.

–İleride kazâ edersin. Yaşlanınca kılarsın.

–Allâh’ın namaza ihtiyacı mı var? Sen kalbini temiz tut, yeter.” gibi vesveselerle kandırır. Hâlbuki, Rabbimiz bizleri şeytanın kandırmacaları husûsunda şöyle îkaz buyurmuştur:

“...Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allâh’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın!” (Lokmân, 33)

Cenâb-ı Hak, elbette çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir. Ancak O’nun;

  • Müntekim / Hak edene azâb eden,
  • Şedîdü’l-Ikāb / cezası şiddetli olan,
  • Kahhâr / müstehak olanları kahr u perişan eden gibi esmâsının da olduğunu unutmamak gerekir.

Mü’minûn Sûresi’nin başında azaptan kurtulan ve cennete erişen yani felâha eren mü’minlerin vasıfları sayılırken en başta onların huşû içinde namaz kıldıkları, en sonda da namazlarını muhafaza ettikleri, yani devamlı ve îtinâlı bir şekilde edâ ettikleri zikredilmiştir. Demek ki namaz, vaktinde edâ edilmesi gereken bir ibâdettir.

EN FAZÎLETLİ AMELLERDEN

Efendimiz’e soruldu:

“–Amellerin hangisi en fazîletlidir?” Şöyle cevap verdi:

“–İlk vaktinde kılınan namaz.” (Tirmizî, Salât, 13/170; Ebû Dâvûd, Salât, 9/426)

Namazı vaktinde edâ edemeyenler, kazâ ederek borçlarını îfâ etmeye çalışırlar. Ancak bu, noksan bir edâdır. Kul, vaktinde kılmadığı için affını niyâz etmelidir.

Yani vaktinde edâ ettiğimiz namazların dahî kabulü Cenâb-ı Hakk’a ait iken, kazâya bırakılıp da kılınmış namazın kabulü için çok daha fazla endişe etmek gerekir. Bu hakikat karşısında namazları bile bile kazâya bırakmak ise büyük bir gaflet ve nâdanlıktır.

Her vaktin bir namazı olduğuna ve gafil kulun da onu edâ etmekte gaflet ettiğine göre, onca namazı ileriye ertelemek ne büyük bir aldanıştır! Çoğu defa bu gafil kullar, namaz borçlarını kazâ edemezler.

Kaldı ki; kimse dünya hayatında kendisine verilen mühleti bilmez. Kazâ edebilecek bir ömrü olacak mı? «Yaşlanınca kılarım.» diyen gafilin, yaşlılık vaktine erişebileceğine dair elinde bir teminatı mı vardır? Erişti ve kıldı diyelim. Acaba kabul edilecek mi? Çünkü namazın kabul şartı, huşûdur. Sonra kendisine bir sormalıdır:

Gençlik ve dinçlik zamanında kılmadığı namazı, yaşlandığında kılabilecek tâkati bulabilecek midir? Bir kimse; zamanında kılmadığı bir namazı sonradan kazâ etse bile, vaktini geçirmiş olması akımından onun mes’ûliyeti ve vebali devam eder. Allah katında affı için dâimâ samimî bir tevbe ve istiğfâr ile Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmesi îcâb eder.

BİZİM İHTİYACIMIZ

Allâh’ın namazımıza ihtiyacı elbette yoktur. Cenâb-ı Hak el-Ğanî’dir. O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Bütün ibâdetlere biz muhtacız.

  • Bizim Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna günde en az beş vakit çıkıp, hâlimizi arz etmeye ihtiyacımız var.
  • Bizim o mülâkāta, o huzur ve huşûa ihtiyacımız var.

Cenâb-ı Hak kullarıyla mülâkî olmak istiyor. Cenâb-ı Hak, kuluyla öyle bir yakınlık istiyor ki;

“...Secde et ve yaklaş!” buyuruyor. (el-Alak, 19)

Kul bu emri, bir nimet bilmeli, secdelerde daha hassas ve duyarlı bir şekilde Cenâb-ı Hakk’a yakınlığı aramalıdır. Namaz, Cenâb-ı Hakk’ın bizlere davetidir. Fânîlerin davetine ne kadar ehemmiyet veriyoruz? Şu hâlde bizim Hakk’ın davetine daha büyük bir şevk ile icâbet etmemiz gerekmez mi? Zira bu hâl Cenâb-ı Hakk’a ve Rasûlullah Efendimiz’e olan muhabbetimizin bir göstergesidir.

Bedenimiz nasıl gıdâya, birtakım vitamin ve minerallere muhtaç ise, bunları almadığında vücudumuzda muhtelif hastalıklar zuhûr ediyorsa;

Rûhumuz ve iç âlemimiz de, namaza, kıyâma, rükûa, secdeye, tilâvete, zikre ve duâya muhtaçtır. O ihtiyacını karşılamadığında, iç âlemde; huzursuzluk, kasvet / kalbin katılaşması, donukluk, tembellik, beşerî münasebetlerde geçimsizlik, nimetlerde bereketsizlik gibi birçok rahatsızlık zuhûr eder.

FERDÎ İBÂDETLERİN ZİRVESİ

Namaz, ferdî ibâdetlerin zirvesidir. Namazsız bir dinde hayır yoktur. Namazsız bir hayat sefâlettir. Namaz öyle bir ibâdettir ki; onu gafletle kılan, kıldığı namazdan bîhaber, riyâkârca kılan ve cimri olanlar hakkında;

“Yazıklar olsun o namaz kılanlara...” (el-Mâûn, 4) buyurulmuştur.

Yani sırf yukarıda namazı terk edenler hakkında sayılan tehditlerden kurtulmak için, namazı gelişigüzel, huşû ve hudûdan uzak bir şekilde, alelacele, tâdîl-i erkâna riâyet etmeden kılanlara bu tehdit vâkî olmuştur. Öyleyse namazı tamamen terk edenlerin hâlini bir düşünmek gerekir!

DÜZGÜN KILAMIYORUM VESVESESİ

Ancak; “–Zihnim dağınık, kalbim bulanık! Namazı madem düzgün kılamıyorum, o hâlde hiç kılmayayım daha iyi!” şeklindeki bahane de yine bir başka şeytan aldatmacasıdır.

Böyle söyleyen kişi, hastalığı bahane ederek, ilâcı reddeden kişinin durumuna düşer. Bu hususta dînin düsturu şudur:

“Tamamı elde edilemeyen bir şey, bütünüyle terk edilmez.” Yani kişi huşûa erişemese de, namaz kılmaya devam etmeli ve onu elde etmeye gayret etmelidir. Cenâb-ı Hak, namazda huşûu elde etmemizi istiyor, fakat;

“Huşû yoksa, namaz kılmayın!” diye bir tâlimat vermiyor. Zaten namazdan hâsıl olacak feyiz ve bereketlerden, namazla hedeflenen faydalardan biri de, kulun gönül dünyasına çekidüzen vermektir. Kişi şer-‘i şerîfe riâyetini artırdıkça namazdaki huşûu da artacaktır.

Âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:

“(Rasûlüm!) Sana vahyedilen Kitâb’ı oku ve namazı kıl! Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allâh’ı zikretmek, şüphesiz en büyük iştir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (el-Ankebût, 45)

ALIŞKANLIK HÂLİNE GETİRMEK

Burada şu hakikati de ifade etmek gerekir:

Namaz ömre yayılan, hayatın her safhasında devam eden bir ibâdet olduğu için; vakit disiplini, alışkanlık kazanmak ve hayatı intizama koymak bakımından ona hazırlanmak gerekir. Bu mânâda kâmil bir namaz alışkanlığı kazanmanın zorlu bir gayret gerektirdiğine şu âyet-i kerîmede işaret vardır:

“Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allâh’a huşû duyan / kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir vecîbedir.” (el-Bakara, 45)

Namazda Hakk’a teslîmiyet vardır. Onun içindir ki, nefse giran gelir. Yani namaza yeni başlayan bir kişi; nefsinin itiraz ve serkeşliklerine boyun eğmemeli, pes etmeden ısrarla, sabır ve sebatla namaz alışkanlığını hayatına tamamen hâkim kılmalıdır.

Burada mü’min; namazı edâ etmekle elde edeceği büyük ecri tefekkür edecek, kendisini teşvik edecektir. Bu hususta şöyle bir benzetme yapabiliriz:

Koca bir toprak yığınının içinde 100 gram altın var denilse; ne kadar zahmetli de olsa, insanlar o toprağı eleye eleye o altını elde etmeye çalışırlar. Çünkü altının kıymeti o zahmetlere değer. Fakat o yığında 100 gram bakır var denilse, kimse buna tenezzül etmez.

NAMAZ KILMAMAK KİMİN SIFATI?

Kıyâme Sûresi’nde buyurulur:

“O (cehennemlik kişi), (Peygamber’in getirdiğini) doğru kabul etmemiş, namaz da kılmamıştı. Aksine yalan saymış ve yüz çevirmişti. Sonra da çalım sata sata yürüyerek kendi ehline (taraftarlarına) gitmişti.” (el-Kıyâme, 31-33)

Bu âyet-i kerîmelerde; «Namaz kılmamak» ve kibirli yürüyüş, kâfirlerin vasıfları arasında sayılmıştır.

Müddessir Sûresi’nde de cehennemliklere kendilerini azâba dûçâr eden sebepler sorulduğunda ilk olarak; “Biz namaz kılanlardan değildik!” diyecekleri bildirilmiştir. (Bkz. el-Müddessir, 42-43)

Kur’ân-ı Kerim’de Medyen Kavmi’nin peygamberlerine şöyle dedikleri nakledilir:

“Dediler ki:

«–Ey Şuayb! Babalarımızın taptıkları (putları), yahut mallarımız husûsunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi Sana namazın mı emrediyor?..»” (Hûd, 87)

Burada «namaz»dan maksat, dindir. Yani; “–Dînin mi emrediyor?” diye soruyorlar. Çünkü namaz, dînin en şümullü ve en büyük ibâdeti olarak âdetâ tek başına dîni temsil eder. Bu bakımdan namaz son derece mühim bir ibâdettir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece; «Îmân ettik!» demeleriyle bırakılacaklarını mı sandılar?” (el-Ankebût, 2) Îman;

  • Farz ve vâcibleri yerine getirmekle tescil edilir.
  • Haramlardan, kerâhatlerden ve şüphelilerden uzak durmak gibi imtihanlardan geçirilir.
  • Sâlih amellerle, nâfile ibâdetlerle, hayır-hasenatlarla tescil edilir.

Son nefesi îmanlı olarak verebilmek bahtiyarlığı, teminat altında değildir. Mü’min dâimâ son nefesi hüsn-i hâtime ile verebilmek endişesiyle hayatını sâlih amellerle tezyîn eylemelidir.

NAMAZIN TARİFİ

Hadîs-i şerifte namaz şöyle tarif buyurulmuştur:

“...Namaz, huşû duymak, tevâzu ve tezellül göstermektir...” (Tirmizî, Salât, 166)

Demek ki; Mü’min, namazda Âlemlerin Rabbi’nin huzûruna durduğunun farkında olmalı, O’ndan gayrısıyla alâkasını kesmeli, kendi hiçliğini idrâk ederek büyük bir tevâzu, mahviyet, tâzîm, huşû ve ilticâ hâlinde bulunmaya dikkat etmelidir.

Kendisinin zayıf, hakir ve âciz bir varlık olduğunu ve her nesi varsa hepsinin Cenâb-ı Hakk’ın bir lutfu olduğunu itiraf duygularıyla rükû ve secdeye varmalı, secdede âdetâ benliğini yerle bir ederek Hak’ta fânî olmalıdır. Namazı, Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna çıkmakla şereflenmek ve ilâhî feyizlere nâil olmak iştiyâkıyla edâ etmelidir.

Ebû Hüreyre anlatır:

Rasûlullah Efendimiz bir gün ashâbına sordu: “–Ne dersiniz? Birinizin kapısının önünde bir nehir olsa da, o kimse her gün bu nehirde beş defa yıkansa, kirinden bir şey kalır mı?” Sahâbîler; “–O kimsenin kirinden hiçbir şey kalmaz.” dediler. Rasûl-i Ekrem; “–Beş vakit namaz işte bunun gibidir. Allah beş vakit namazla günahları silip yok eder.” buyurdular. (Buhârî, Mevâkît, 6)

ÖYLE BİR İBÂDET Kİ!

Bir mü’min, namazın ehemmiyetini iliklerine kadar hissetmeli, namazın İslâm’ın şiârı olduğunu, onsuz bir hayatın müslümanca bir hayat olmayacağını iyice anlamalıdır. Bu hususta namaz hakkındaki âyet ve hadisler, kıssa ve menkıbeler gönüllerde tesir uyandıracaktır:

Namaz öyle bir ibâdettir ki; diğer ibâdetlere pek çok bakımdan üstünlüğü vardır. Meselâ bir insan oruç tutarken, umre yaparken, haccederken, infakta bulunurken dünya kelâmı konuşabilir, başka işlerle de meşgul olabilir. Fakat namaz ibâdeti esnasında, kul kendisini tamamen namaza teksif etmek mecburiyetindedir. Dünya kelâmı konuşamaz, kıbleden başka yöne dönemez, namaz hareketleri dışında bir hareket yapamaz.

Namazın sâir ibâdetlere üstünlüğü sebebiyledir ki, Lokman aleyhisselam, oğluna şöyle nasihatte bulunmuştur:

“Şehvetini kıracak kadar oruç tut. Fakat seni (tâkatsiz bırakıp) namazdan alıkoyacak kadar çok oruç tutma! Zira namaz, Allâh’a oruçtan daha sevimlidir.” (Beyhakî, ez-Zühdü’l-Kebîr, s. 84, no: 91)

Namaz öyle bir ibâdettir ki, onun farz kılınması, Cebrâil vasıtasıyla değil, Cenâb-ı Hak tarafından Rasûlullah Efendimiz’e mîracda doğrudan bildirilerek gerçekleştirilmiştir. (Bkz. Müslim, Îmân, 279)

İnsanı Allâh’a en çok yaklaştıran ibâdet olan namaz, O’nun ümmetine mîrâcın ulvî bir hediyesi olarak ikrâm edilmiştir. Namazla kazanılacak kemâlât, hiçbir ibâdetle kazanılamaz. İslâmî ibâdetler içinde namazın rütbesi, âhiret nimetleri içinde zirve teşkil eden ru’yetullah, yani Cenâb-ı Hakk’ı müşâhede makamı gibidir. Zira namaz, mü’minlerin mîrâcıdır.

  • Dünyada kulların Hakk’a en yakın olduğu an, huşû içinde kıldıkları namaz anlarıdır.

Namaz, kulun daha bu dünyada iken Rabbine mülâkî olmasıdır.

GÖZÜMÜN NÛRU

Rasûlullah Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Bana dünyanızdan üç şey (Allah tarafından) sevdirildi:

  • Gözümün nûru namaz,
  • Güzel koku,
  • Sâliha hanım.” (Nesâî, İşretü’n-Nisâ, 10)
  • Bir zât, en çok kıymet verdiği şeyi dâimâ telkin ettiği gibi, en son vasiyetiyle de ona dikkat çeker.

Fahr-i Kâinât Efendimiz’in âdetâ ümmetine vasiyeti, son sözleri de namaz üzerinedir. Dînin tamamlandığını bildiren âyet-i kerîmenin (el-Mâide, 3) nâzil olmasıyla Efendimiz’in risâlet vazifesi tamam olmuştu. Fakat Rasûl-i Ekrem Efendimiz, son nefesine kadar tebliğine devam etti. Son nefeslerinde de;

“–Namaz... Namaz... Namaz...” buyurarak ümmetine en mühim tâlimâtını âdetâ bir vasiyet gibi ifade buyurmuştur. (Bkz. Ebû Dâvûd, Edeb, 123-124)

NAMAZA MAHSUS

Namaz öyle bir ibâdettir ki;

  • Savaş hâlinde dahî terkine izin verilmemiş, münâvebeli olarak namazın yine de edâ edilmesi emredilmiştir.
  • Ayakta duramayacak kadar hasta veya hâlsiz bir kimsenin de namazı bırakmasına ruhsat verilmemiş, namazı oturarak kılması emredilmiştir.
  • Oturmaya dahî mecâli olmayan, secde ve rükûları yerine getirmeye bile gücü yetmeyenler; îmâ ile de olsa yine namazlarını kılmakla mükelleftir.
  • Su bulamayan teyemmüm alır. Teyemmüm de alamayacak kişi o hâliyle yine namazını kılar.

Yani erkeklerde bir günü geçen baygınlık ve koma hâricinde, hanımlarda mâzeret hâlleri dışında hiçbir hâl farz namazı sâkıt etmez.

Bu durum namazın ne kadar ehemmiyetli olduğunu gösteren bir hakikattir.

ZİRVENİN ZİRVESİ

Namazla kazanılacak kemâlât, huzûr, sükûn, itmi’nân ve kurbiyyet, hiçbir ibâdetle kazanılamaz. Zira; dünyada kulların Allâh’a en yakın olduğu an, namaz anlarıdır. En ince lezzetler ve mânevî tecellîler, namazdadır.

Denilebilir ki; bütün ibâdetler, âdetâ kulu namaza hazırlamak için birer basamak mesâbesindedir. Bunun içindir ki namaz;

  • Dînin direği,
  • Îman ve kalbin nûru,
  • Saâdetin anahtarı,
  • Mü’minlerin mîrâcı olarak tavsif buyurulmuştur. Âyette buyurulan:

“Beni zikrediniz, tâ ki ben de sizi zikredeyim!..” (el-Bakara, 152) sırrı, diğer ibâdetlerden ziyâde namazda gerçekleşir. Ancak kulun bu sırdan lâyıkıyla istifâde edebilmesi;

“İhsan, Allâh’ı görüyormuş gibi ibâdet etmendir! Sen O’nu göremiyorsan da O, seni görüyor!..” (Müslim, Îmân, 1, 5) hadîsinde beyan buyurulan «ihsan» hâlinde bulunmasına bağlıdır.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Mü'minin Hayatında Namaz ve Zekât, Yüzakı Yayıncılık