Hz. Musa’nın (a.s.) Duasından Efendimiz’in Ahlâkına: Şerh-i Sadr
Hz. Musa’nın (a.s.) duası ve Efendimiz’in (s.a.v.) ahlâkıyla şerh-i sadr; sarp yokuşları aşan ve düşmanını bile sığdıran o muazzam gönül genişliğinin ilâhî sırrı.
Hz. Musa’nın (a.s.) Yüce Dergâh’a ilticâ ederek yaptığı dualar, Hakk’a dâvet vazifesini üstlenen kişilerin sahip olmaları gereken çok mühim dahilî ve haricî şartları belirlemektedir:
“Rabbim, benim göğsümü aç, işimi kolaylaştır, dilimdeki düğümü çöz ki sözümü anlasınlar. Yakınlarımdan birini bana yardımcı ver. Kardeşim Hârûn’u. Onunla gücümü pekiştir. Onu da görevime ortak et.”[1]
TEBLİĞ YOLUNDA İLK ADIM: ŞERH-İ SADR
Hz. Musa bu ilticasında Rabbinin risalet ve tebliğ görevini yerine getirmek için yardımcı olacak dört unsur zikretmiştir. Bunlara ilk olarak “göğsün açılması” ile başlamıştır. İkinci olarak “işin kolaylaştırılması”nı istemiştir. Bu ikisi kişinin iç âleminde gerçekleşmesi gereken dâhilî unsurlardır. Üçüncüsü Allah’ın emrini tebliğ ve muhatabı ikna etmenin vasıtası olan dildir. Dördüncüsü ise özellikle yapılacak işlerin gerek istişaresi gerek icrâsı bakımından maddi destek olan vezirdir, ki burada sözkonusu edilen Hz. Harun (a.s.)’dır.
Hz. Musa’nın bu talepler içinde en başa “şerh-i sadr”ı koyması şüphesiz onun önemindendir. Çünkü tüm zorluklar ancak böylesine geniş bir yürekle göğüslenebilir, tüm sarp yokuşlar böylesine geniş bir gönülle aşılabilir.
Musa (a.s.), işin başında Rabbimizden tebliğ yolculuğunun sarp ve meşakkatli yokuşlarını aşabilmek için şerh-i sadr isterken, Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e bunun yine işin başında Rabbimiz tarafından lütfen ve keremen bağışlandığı görülmektedir. Çünkü göğsün genişliği, daveti tebliğ etmek ve risalet yükünü taşımak için en büyük nimet ve en güçlü donanımdır.
Bu sebeple şöyle buyrulmaktadır: “Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi? Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı? Senin şanını yüceltmedik mi?”[2]
Allah Teâlâ burada Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e hususen lütfettiği üç büyük nimeti zikretmiştir: “Göğsün açılması (şerh-i sadr)”, “yükün kaldırılması (vaz-ı vizr)” ve “şanın yüceltilmesi (ref-u zikr)”.
Şehr-i Sadr Nedir?
Peki, şerh-i sadr yani göğsün açılması ne demektir ve nasıl gerçekleşir?
Şerh-i sadr, göğsün açılıp genişlemesidir. Allah tarafından bahşedilecek gönül rahatlığı, ilâhî bir nûr ve ruh ile onun geniş hale getirilmesidir. Şerh-i sadırdan asıl maksat, neticesi kalpte yerleşecek ilâhî mârifet ve dinî emirlere itaat olan manevî bir genişlemedir. Bu yolla kalpten Allah rızâsından başka bütün tasa ve düşünceler çıkar.
Böylece kalp, ne dünyalık bir şey umar, ne de dünya ile alakalı bir şeyden korkar. Bilindiği üzere kalbin dünyaya arzu duyması onun, aileye, çoluk çocuğa, onların faydasına olan şeyleri elde edip zararına olanları defetmeğe bağlanıp kalmasıdır. Korkusu ise, düşmanlarından korkmasıdır.
Allah kulun kalbini genişletince onun gözünde dünyalık her şey değerini yitirir; bunların sivrisinek kadar kıymeti kalmaz. Böylece ne onlara rağbet eder, ne de onlardan korkar. Allah’ın dışında her şey, onun gözünde adeta yok hükmünde olarak kalbi bütünüyle Allah’ın rızâsını kazanmaya yönelir. Şu hadis-i şerif bu hakikati anlatır:
Bir gün ashâb-ı kirâm Efendimiz (s.a.v.)’e:
“− Ey Allah’ın Resûlü! Göğüs açılır mı?” diye sordular. Peygamberimiz (s.a.v.):
“− Evet” buyurdu. Onlar:
“− Alameti nedir?” diye sorduklarında ise Efendimiz:
“− Aldanma yurdundan uzaklaşmak, ebediyet yurduna yönelmek ve gelmeden önce ölüm için hazırlık yapmaktır” şeklinde cevap verdi.[3]
DUADAN AHLÂKA: DÜŞMANINI SIĞDIRAN SİNE
Efendimiz (s.a.v.)’e lütfedilen şerh-i sadır O’nun sabrını, affını, düşmanlarını bağışlamasını, kötülüğe iyilikle karşılık vermesini de kapsayan geniş bir manadır. Öyle bir gönül genişliği ki, Allah Resûlü (s.a.v.) oraya dostu sığdırdığı gibi düşmanı da sığdırabilmiştir.[4]
Bunun en güzel örneği Efendimiz (s.a.v.)’in tebliğ için gidip eli boş döndüğü Taif seyahatinde yaşadığı durumdur. Taif dönüşünde sefihler ona eziyet ettiğinde, onların bu yaptığına Dağlar Meleği bile tahammül edememiş ve “İstersen şu iki dağı (Ahşebeyn) üzerlerine kapatayım” demişti. Fakat Resulullah (s.a.v.)’in göğsü bundan çok daha ötesine açılmış, sanki hiç kötülük görmemiş gibi şöyle dua etmiştir: “Allahım, kavmime hidayet et, çünkü onlar bilmiyorlar. Umarım ki Allah onların nesillerinden Lâ ilahe illallah Muhammedün Resulullah diyecek birilerini çıkarır.”[5]
Yetmiş şehidin verildiği ve Resûlullah (s.a.v.)’in mübarek yanaklarına zırhın battığı ve sinn-i şeriflerinin kırıldığı Uhud savaşında da benzeri bir durum yaşandı. Galibiyetin tezahür ettiği ilk anların peşinden tam bir hezimetin yaşandığı bir anda ashâbın “Yâ Resûlallah! Dua etseniz de Allah şu kafirlerin belasını verse, onları kahr ü perişan etse” diye taleplerine karşılık Allah Resûlü (s.a.v.) Tâif dönüşünde olduğu gibi “Ben lânetleyici olarak gönderilmedim. Bilakis doğru yola dâvet edici ve rahmet olarak gönderildim. Allahım! Kavmime hidâyet ver. Çünkü onlar bilmiyorlar” cevabını vermiştir.[6] Eğer Allah Resûlü’nün kalbinde böylesine bir açılma ve genişlik olmasaydı, can düşmanlarına bile böyle bir geniş yüreklilikle hareket etme imkânı olmayabilirdi.
İmtihan gereği çeşitli haram ve musibet dikenleriyle dolu hayat yolculuğunu, eteklerimizi bu dikenlere sarmadan dikkatli bir şekilde yapabilmemiz için hem büyük bir sabra hem de derin bir göğüs genişliğine ihtiyaç vardır. Çünkü bu yolculukta insanın göğsünü daraltacak, kalbini karartacak, ruhunu perişan edecek haller hep olacaktır. Gerek nefsimizden gerek şeytandan gerekse daha farkı cihetlerden bu kötü hallerin zuhuru hayatın kaçınılmaz bir gerçeğidir. Bu sebeple göğsümüzün genişlemesine sebep olacak tesbih, zikir, fikir, şükür, tevbe ve istiğfar gibi amel-i salihlere devam etmeliyiz.
Allah’ın kullarına karşı sevgi ve merhametiyle ilgili âyet, hadis ve ilgili kitapları okumalı; cenneti ve âhiret nimetlerini düşünmeli; manevi bast hâlinde olan insanlarla oturup kalkmalıyız.
Cennet’i anlatan âyetler ile, “Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler”[7]; “Allah onların günahlarını sevaba çevirir”[8]; “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar”[9] gibi âyetleri okuyup üzerinde tefekkür etmeliyiz. Özellikle de “Rabbim! Sadrıma genişlik ver!” duasına devam etmeliyiz.
Yüce Rabbimiz de müşriklerin üzücü konuşmaları, hal ve hareketleri karşısında göğsü daralan Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’e bu göğüs darlığından kurtulabilmek için bunları öğütlemiştir: “Söyledikleri yüzünden göğsünün daraldığını, canının sıkıldığını muhakkak ki biliyoruz. Ama sen rabbini hamd ile tesbih et, secde edenlerden ol! Kesin olan şey gelinceye kadar rabbine kulluk et.”[10]
Dipnotlar:
[1] Tâhâ 20/25-32.
[2] İnşirâh 94/1-4.
[3] Taberî, Câmi‘u’l-beyân, VIII, 37.
[4] Şenkıtî, Edvâu’l-Beyân, IX, 309.
[5] İbn-i Hişâm, II, 29-30; Heysemî, VI, 35.
[6] Buhârî, Megâzî, 20; İbn-i Hanbel, III, 201; İbn-i Sa’d, III, 410.
[7] Mâide 5/54.
[8] Furkan 25/70.
[9] Zümer 39/53.
[10] Hicr 15/97-99.
Kaynak: Ömer Çelik, Altınoluk Dergisi, Sayı: 480