Hz. İsa (a.s.) Zamanında Günahkarın Tövbesi ve Abidin Akıbeti

Kıssâlar

Hz. Îsâ (a.s.) zamanında tövbe eden bir günahkâr ile ibadetine güvenip kibirlenen bir âbidin kıssası, samimi pişmanlığın ve tevazunun önemini anlatıyor.

Şeyh Sâdî-i Şîrâzî şöyle bir kıssa nakleder:

BİR GÜNAHKÂRIN GÖZYAŞLARI, BİR ÂBİDİN KİBRİ VE İLÂHÎ HÜKÜM

Hazret-i Îsâ aleyhisselam zamanında, ömrünü câhillik ve azgınlıkla hebâ etmiş, gaddar, merhametsiz, günahkâr bir adam varmış. Adam o kadar çok kötülük işlemişti ki, âdeta günah defterinde yazılacak yer kalmamıştı…

Îsâ aleyhisselam bir gün çölden dönerken, bir âbidin hücresine uğradı. Halktan uzaklaşıp bir köşeye çekilmiş olan bu âbid, Îsâ aleyhisselamʼı görünce derhâl ayağa kalktı ve onun ayaklarına kapandı.

Bahsi geçen günahkâr adam da onları uzaktan seyrediyordu. Bir fakir, bir zenginin eline nasıl bakarsa, o da onlara öyle imrenerek bakıyordu. Hem utanıyor, hem de hasretle onları süzüyordu. İçi yanıyor, gafletle geçirdiği ömrü için cân u gönülden af diliyor ve gözlerinden bulut gibi yaş dökerek şöyle diyordu:

“Ömrüm heder oldu. İyilik nâmına hiçbir şey elde edemedim. Kimse benim gibi olmasın ve Allah hiçbir kulunu benim durumuma düşürmesin!

Yâ Rabbi, günahlarımı affet! Şâyet beni bağışlamazsan, bu günahlar bana en fenâ yoldaştır!..”

Günahkâr adam, mahcûbiyetten başını önüne eğmiş, derin bir pişmanlıkla hüngür hüngür ağlıyor ve;

“İlâhî, imdâdıma yetiş, elimden tut! Sen düşmüşlerin elinden tutansın!” diyordu.

Bu gözü yaşlı günahkâr bir köşede böyle inlerken, öte yandan o âbid de gururla uzaktan ona bakıyor, kaşlarını çatmış şöyle diyordu:

“‒Bu uğursuz herif, ne diye bize bakıyor? Yine bir kötülük peşinde mi acaba? Yoksa yanımıza mı gelmek istiyor? Ne haddine ve ne yüzle! O, gırtlağına kadar günaha batmış, ömrünü boş yere geçirmiştir… Ne iyilik yapmış ve ne hayır işlemiş ki Hazret-i Mesîh ile ve benimle görüşmek isteyebilsin? Keşke karşımdan yıkılıp Cehennemʼe gitse! Ondan nefret ediyorum ve iğreniyorum. Ateşi belki bana da dokunur; onun için ey Allâh’ım, yarın mahşer günü beni bu adamla haşretme!”

Tam bu sırada Cenâb-ı Hak’tan Îsâ aleyhisselam’a şöyle bir vahiy geldi:

“Bu iki kulumdan biri âlim, diğeri câhildir. Bununla beraber, Ben her ikisinin de duâsını kabul ettim.

Bu günahkâr, ömrünü heder etmiş ama nedâmetle boyun büküp inleyerek ve içi yanarak Bana yalvardı. Bir kimse kendini âciz görüp huzûruma gelirse, onu lûtuf, kerem ve ihsânımdan mahrum etmem. Onun günahlarını bağışlayıp Cennetʼime alırım.

Âbid adama gelince; kıyâmette benim affettiğim kulumla beraber olmak istemediği için, onu da Cennetliklerden kılmadım. Günahkârın ciğeri pişmanlık ateşiyle yandı; âbid ise ibadetine güvendi. Âbid bilmelidir ki Benʼim yanımda zavallılık ve bîçârelik, gururdan ve kendini beğenmişlikten daha hayırlıdır.”[1]

Hisse:

Kalben tekâmül etmemiş bir kulun hayır-hasenat ve amellerinin çokluğu, kendisini âdeta ebedî kurtuluşunu garantilemiş gibi görmesine sebebiyet verebilir. Yahut başkalarını küçük görüp kendini beğenme gafletine sürükleyebilir.

Esâsen bir kimse, başkasını küçümseyip hor görmekle onu alçaltmaktan ziyâde, kendini alçaltıp perişan etmiş olur. Nitekim Peygamber Efendimiz:

“Birinin, din kardeşini hor ve hakir görmesi, ona günah olarak yeter.” buyurmuştur. (Müslim, Birr, 32)

Dipnotlar:

[1] Bkz. Şeyh Sâdî Şîrâzî, Bostan ve Gülistan, sf. 374-376, Erkam Yay. İstanbul 2022.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Kıssaların Diliyle Müminlerin Gönül Ufku, Erkam Yayınları