Her Yere Yetişip Kendine Geç mi Kaldın?

HAYATIMIZ

Dışarıya derman dağıtırken evin ışığını söndürmek, başkasına koşarken kendi ruhunu yolda bırakmak gerçek bir fedakârlık mı?

Çok sevdiğimiz bir abimiz vardı.

İHMALİ DAVA DİYE SÜSLEMEK: FEDAKÂRLIĞIN YANILTICI MASKESİ

Hayır işlerinde hep ön safta koşan, hizmetten geri durmayan, herkese yetişmeye çalışan biriydi. Davetlere gider, yardım taleplerini karşılar, kimin bir yarası olsa hemen ona merhem olmaya çalışırdı. Ama sıra eve geldiğinde ilgisiz davranırdı. Çocuklarıyla konuşmaya mecali kalmıyor, eşinin cümleleri hep yarım kalıyordu. Bir gün, “çok yoruldum. Bu işleri tümüyle bırakıyorum.” dedi. Günümüz tabiriyle tükenmişlik sendromuna yakalandı. Hepimiz çok şaşırdık. Çünkü onu hep güçlü sanıyorduk. Meğer, herkese iyi gelmeye çalışırken kendine ve ailesine uğramayı unutmuştu.

İşte insan bazen herkese yetişir de kendine gelemez. Arkadaşlarına vakti vardır, işine enerjisi vardır, hizmete gayreti vardır ama kendine ve ailesine sıra gelmez. Kendini ve ailesini ihmal etmeyi fedakârlık zanneder. Oysa ihmal edilen kalp, bir süre sonra taşıdığı her yükü ağırlaştırır.

NEBEVÎ BİR DENGE REÇETESİ: HER HAK SAHİBİNE HAKKINI VERMEK

Ebû Cühayfe Vehb İbni Abdullah (r.a.) şöyle dedi:

Nebî (s.a.v.), Selmân ile Ebu’d-Derdâ’yı (radıyallahu anhümâ) kardeş yapmıştı. Bu sebeple Selmân, Ebu’d-Derdâ’yı ziyaret ederdi. Bir ziyaret esnasında onun hanımı Ümmü’d-Derdâ’yı oldukça eskimiş elbiseler içinde gördü. Ona;

“–Bu hâlin ne?” diye sorunca, kadın;

“–Kardeşin Ebu’d-Derdâ dünya malı ve zevklerine önem vermez.” dedi. O esnada Ebu’d-Derdâ eve geldi ve hazırlattığı yemeği Selmân’a ikram edip;

“–Buyurun, yemeğinizi yiyin, ben oruçluyum.” dedi. Selmân;

“–Sen yemedikçe ben de yemem.” diye karşılık verdi. Bunun üzerine Ebu’d-Derdâ sofraya oturup yemek yedi. Gece olunca Ebu’d-Derdâ teheccüd namazı kılmaya hazırlandı.

Selmân ona;

“–Uyu!” dedi. Ebu’d-Derdâ uyudu. Bir müddet sonra tekrar kalkmaya davrandı. Selmân yine;

“–Uyu!” diyerek onu kaldırmadı. Gecenin sonlarına doğru Selmân;

 “–Şimdi kalk!” dedi ve her ikisi birlikte namaz kıldılar. Sonra Selmân, Ebu’d-Derdâ’ya şöyle dedi:

“–Senin üzerinde Rabbinin hakkı vardır, nefsinin hakkı vardır, ailenin hakkı vardır. Hak sahiplerinin her birine haklarını ver.”

Sonra Ebu’d-Derdâ, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e gidip olup biteni anlattı. Fahr-i Kâinat Efendimiz;

“Selmân doğru söylemiş.” buyurdu. (Buhârî, Savm 51, Edeb 86)

Burada mesele ibadeti azaltmak değildi. Mesele, dengeyi kaybetmemekti. İşin özü, dengede bir hizmet ve ibadet ömrü sürebilmektir. Bugün de benzer bir yanılgının içindeyiz aslında. Her yere koşuyoruz. Hizmete, yardıma, işe, sorumluluğa… Ama kendimize uğramıyoruz. Yorulduğumuzu fark etmiyoruz. Kalbimizle baş başa kalmaktan kaçıyoruz. Eşimize, çocuklarımıza, hatta kendi nefsimize karşı ihmali “dava” diye süslüyoruz.

Oysa ihmal edilen her alan, bir gün alacağını ister. İlgilenilmeyen aile soğur, zikretmeyen kalp sertleşir, dinlenmeyen beden ibadetten lezzet alamaz. İnsanın kendine gelmesi bencillik değildir. Kendine gelemeyen, kimseye iyi gelemez.

Bugün kendimize şu soruyu sormalıyız: “Her şeye yetişiyoruz da, neden kendimize gelemiyoruz?” Kur’ân-i Kerim bize bu dengeyi açıkça hatırlatır: “Allâh’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et…” (el-Kasas, 77)

Allah’ım, bize kulluğun edebini ve dengenin hikmetini nasip eyle. Kalbimizi ihmalden, ailemizi soğukluktan, bedenimizi tükenmişlikten muhafaza buyur. Sana giden yolda bizi ölçülü, samimi ve istikrarlı kullarından eyle. Âmin.

Kaynak: Kadir Bekar, Altınoluk Dergisi, Sayı: 480