Hanefî Mezhebine Mensup Biri ile Selefî Görüşte Birinin Evlenmesi Uygun mudur?
Hanefî mezhebine mensup biri ile Selefî görüşte birinin evlenmesi uygun mudur? Sizlerden gelen soruları ve dinî meselelere dair merak edilenleri Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Hamdi Yıldırım cevaplıyor.
Hanefilik ile Selefilik birbirine zıt kavramlar değildir. Hanefi mezhebi ve diğer mezheplerimiz; yani Şafisi olsun, Hanefisi olsun, Malikisi olsun, Hanbelisi olsun; bu dört mezhebimiz bugüne kadar devam eden ve Ümmet-i Muhammed’in kahir ekseriyetinin, yani 2,5 milyar bir İslam alemi söz konusuysa bunun %90’ı bu dört mezhepten birine bağlı olarak amellerini, günlük eylemlerini, yaşantılarını düzenliyorlar. Ve bu dört mezhebin dördü de selef mezhebidir. Selef ne demek? Geçmiş alimlerimiz, ilk dönem alimlerimiz demek.
Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde "En hayırlı çağ içinde benim bulunduğum çağdır. Sonra bizi takip edenler, sonra bizi takip edenleri takip edenler." (Buhârî, Fezâilü’s-Sahâbe, 1; Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe, 214) buyurmuştur. Dolayısıyla üç nesilden, üç kuşaktan bahsediyor Hazreti Peygamber Efendimiz; sahabe nesli, tabiin nesli ve tebe-i tabiin nesli. Bu dört mezhep, günümüze kadar gelen bu dört mezhep ki bu dönemde, yani bu üç neslin olduğu dönemde farklı farklı onlarca, yüzlerce, binlerce mezhep var ama bugüne kadar bu dört tanesi ümmetin genel kabulüne mazhar olarak gelmiş.
Kuru Bir İddia
Şimdi bu dört mezhebi devre dışı bırakarak biri, "Ben selefiyim, yani ben Hazreti Peygamber (s.a.v.) efendimiz dönemindeki gibi direkt peygambere sorarım veya tabiin döneminde olduğu gibi direkt sahabiye sorarım veya tebe-i tabiin döneminde olduğu gibi tabiine sorarım. Ben o döneme kendimi ait hissediyorum." diye bir iddiada bulunsa bu kuru bir iddiadan ibarettir. Çünkü bugün yaşayan biri aradaki 15 asırlık müktesebatı bir kenara bırakarak, "Ben ilk dönemdeki Müslümanların yaşadığı kriterlere göre yaşarım." dediğinde oraya aradaki 15 asırlık Müslümanları bir kenara bırakarak ulaşamaz. Yani sen "Selefim, selef yaşayacağım." diyorsan ya Hanefi olacaksın, ya Şafii olacaksın, ya Maliki olacaksın, ya Hanbeli olacaksın. Çünkü bu imamlarımız Allah’ın kitabını ve peygamberinin sünnetini bize yaşayabileceğimiz, uygulayabileceğimiz pratik hale getirmiş, adeta bir reçete olarak sunmuşlardır.
Mezhep mi Vardı?
Şimdi bazen şöyle de bir polemik oluyor; "Basri hocam, peygamber döneminde mezhep mi vardı? Dolayısıyla ben selefiyim. Ben mezhep takmam." Kardeşim, bütün mezheplerin derdi, bu dört mezhebin dördünün de derdi bizi Hazreti Peygamber (s.a.v.) efendimize taşımaktır. Hazreti Peygamber (s.a.v.) efendimizin döneminde onun etrafında sahabe olduğu için mezhebe ihtiyaç yok, direkt Hazreti Peygamber’e neyi sormak istiyorlarsa soruyorlar. Yani selef olabilmen için şu anda, yani o dönemde yaşaman gerekiyordu veya o dönemde yaşamış olan birine tabi olman lazım. İşte o dönemde yaşamış olan, selef döneminde yaşamış olan da bu dört mezhep. Bu dört mezhep yine bize kurumsal olarak nakledilen, yani sağlam kitaplarla nesilden nesile aktarılan mezheplerdir. Yoksa az önce de ifade ettik, onlarca, yüzlerce, binlerce mezhep var belki ama unutulmuş, takipçisi kalmamış, kitaplara geçmemiş. O da bir Allah’ın lütfu, nimetidir.
Hanefî Mezhebine Mensup Biri ile Selefî Görüşte Birinin Evlenmesi Uygun mudur?
Şimdi bu kardeşimiz diyor ki, herhalde kızcağız Hanefi olan. Yani biri "Hanefiyim." diyor, öbürü "Selefiyim." diyor. Şimdi selefiyim diyen ne demek istiyor? "Ben diyor mezhep filanla uğraşamam, ben doğrudan Allah’a, peygamberine bağlıyım." Yani keşke ama olmaz yani. Mecburen Allah’a, peygambere gidebilmen için, yani Kur’an-ı Kerim’e gidebilmen için elimizdeki Kur’an metinlerine, Kur’an kıraatine bu alimler üzerinden ulaşabiliyoruz. Şimdi Hazreti Peygamber efendimiz diyor ki namazla ilgili: "Ben nasıl namaz kıldımsa siz de öyle namaz kılın." (Buhârî, Ezân, 18) Yani "Beni görüyorsunuz, namazı nasıl kılıyorum siz de öyle kılın." E biz de anamızı babamızı namaz kılarken gördük, biz de öyle kılıyoruz. Yani şimdi anamı babamı atla, dedemi atla, nenemi atla; e nasıl ben Hazreti Peygamber’in... kayıt mı vardı, video mu vardı o dönemde de bugüne nakledilen? Dolayısıyla bu cahillikten başka bir şey değil. Binaenaleyh böyle bir cahillikle kurulacak olan evlilik yürür mü, yürümez mi; onu herhalde her aklı başında olan takdir eder.
Bu biraz cahillikten kaynaklanan, biraz efendim yol yordan bilmemekten kaynaklanan bir iddia. Hatta bir hikaye anlatırlar, bir menkibe anlatırlar. İşte bu selefi olduğunu söyleyen zat gibi bir zat, yani "Selefi demek; ben mezhepleri filan direkt Kur’an’dan ve sünnetten hüküm çıkartırım." diyen biri, bir mahkemede hakim olmuş, kadı efendi olmuş. Bir kadıncağız da bir meselesini mahkemeye taşımak zorunda kalmış. Şimdi bu sözde kadı efendi de kadınla dalga geçer mahiyette, "Sana Allah’ın kitabından, peygamberin sünnetinden mi cevap vereyim yoksa Hanefi mezhebinden, Şafii mezhebinden mi cevap vereyim?" diye böyle dışarıdan bakınca çok tantunalı, böyle albenili bir cümle kurmuş. Belli ki kadıncağız, irfan ehli bir kadıncağız demiş ki: "Bak kadı efendi, sen bana Allah’ın kitabından, peygamberin sünnetinden Ebu Hanife nasıl anladıysa öyle cevap ver." demiş. Yani sen Allah’ın kitabından, peygamberin sünnetinden anlıyorsun da Ebu Hanife Tevrat mı okudu? Haşa. Bu iddia çok -affınıza sığınarak söylüyorum- çok ağır ve terbiyesiz bir iddia. Yani haşa bizim imamlarımız Ebu Hanifeler, İmam Şafiiler, efendim Ahmed ibn Hanbeller, İmam Malikler; bunlar hayatlarını Allah’ın dini için harcamış olan insanlar. Yani onların Kur’an’la olan, Hazreti Peygamber’in hadisleriyle olan ilişkisi bu dünyada herhangi birinin ulaşabileceği bir seviye değil. O Kur’an’ı anlamamış olacak, o Hazreti Peygamber’in sünnetini anlamamış olacak da bugün yeni yetme biri kalkacak, bu imamlarımızla ilgili "Onlar anlamadılar ama ben selefiyim, ben anlarım. Dolayısıyla mezhebe filan ihtiyaç yok. Çekilin aradan, bırakın bakın nasıl içtihat oluyor göstereyim size." O çok küstahça bir tavır, aklı başında bir insanın göstereceği bir tavır değil.
Hocam, bunun bir İngiliz projesi olduğu söyleniyor selefizmin. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Ya İngiliz de olur, Fransız da olur, Alman da olur. Her türlü proje olabilir. Önemli olan Müslümanın aklını, kalbini beraberce çalıştırabilmesi. Dolayısıyla sapıtmaya müsait bir ortam olunca onu kullanmak isteyenler çok olur. Yıllarca önce bir kitapta okumuştum, bir hocamızın tespiti; şimdi tabii toplumlar için din önemli. Dini sulandırdınız mı artık o toplumu istediğiniz gibi manipüle edebilirsiniz. Dini tartışma alanına çektiniz mi; çok tehlikeli bir alandır. Artık toplumdaki dini duygular dejenere olur, sulanır ve o insanlar "Ya kardeşim, din dediğinde tartışılan, işte herkesin kafasına göre bir şeyler söylediği bir alan, çok da öyle büyütmemek lazım gelir." diye dini duygularını kopardığınız zaman bir toplumun onun milli duygularını da yok edersiniz. Mesela öyle diyorlar; yani Avrupa’da, özellikle de Balkanlarda birtakım kavimler bunlar Türk asıllıydılar ama dinlerini değiştirdikleri için şimdi adamlara "Türk" desen "Bana niye küfrediyorsun?" der, sana dava eder. Onun için bu milleti millet yapan temel unsur din olduğu için bu milleti dininden soyutlamak için her akşam bir aralar öyleydi, televizyonlarda din tartışılırdı. Bazı hocalarımız da "Ya kardeşim yok mu bu dini savunacak bir kimse?" diye ister istemez kendilerini mecbur hissederek çıkarlardı bu televizyon programlarına. Oysa din tartışılmak üzere değil, yaşanmak üzere gönderilmiştir.
Osmanlı'ya Dadanan Müsteşrikler
Binaenaleyh Osmanlı’da medreselere dadanan birtakım müsteşrikler işte medrese talebelerinin kafalarını çelmeye çalışırlar. Ama her defasında bizim alimlerimiz, hocalarımız "Böyle diyorlar." diye çok sert tepki gösterirler. Fakat İslam dünyasının bazı yerlerinde bu farklı düşüncelere bir zemin bulunca oradan hareketle dini tartışma alanına çektiler. Ve maalesef de bu tartışmanın kimseye bir faydası olmadı. Şimdi gençlerimize bakıyoruz, din denilince akıllarına "Öyle desen de olur, böyle desen de olur." Kur’an’dan kopmuş, Hazreti Peygamber (s.a.v.) efendimizin hayatından kopmuş bir İslam ortaya çıkmış gibi görünüyor. Onun için tekrar Kur’an yoğun, Hazreti Peygamber (s.a.v.) efendimizin hayatını öğrenmeye yönelik bir seferberlik yürütmek durumundayız. Bütün alimlerimiz, onlar Allah’ın seçkin kullarıdır. Dini muhafaza için Allah’ın istihdam ettiği kullardır. Çünkü Cenab-ı Allah diyor ki: "Şüphesiz o Zikir’i (Kur’an’ı) biz indirdik ve şüphesiz onu biz koruyacağız." (Hicr, 9) Neyle koruyor Cenab-ı Allah? Kur’an-ı Kerim’i alimleriyle koruyor. Yani alimlerimiz olmasa, hocalarımız olmasa, din düzgün bir şekilde nesilden nesile aktarılmasa Allah muhafaza eylesin, geride ne millet kalır ne vatan kalır. Onun için bizim en değerli varlığımız dinimizdir ve onu koruyacak en değerli mekanizma da alimlerimizdir.
Kitaplarımızda şöyle bir ifade geçer; Basri hocam, "Hocaların, alimlerin gıybetini yapmayın." Evet. Niye? Sıradan bir insanın gıybetini yaparsın, ne olur o insana karşı? İşte toplumda bir nefret oluşur, bilmem ne oluşur. Ama alimlerin, hocaların, imamların gıybetini yaptığın zaman dine karşı bir nefret oluşuyor. Allah muhafaza etsin. Bu nokta çok hassas bir nokta, buna gayret etmemiz lazım. Ve dini tartışma alanına değil, doğru, düzgün, saf kaynaklarından, temiz kaynaklarından öğrenme seferberliğine girmemiz lazım. Bunun da en sağlam yollarından biri mezheplerimizin üzerinden bağlılığımızı koruyarak dini yaşamaktır.