Hak ve Batıl: Bitmeyen Mücadelenin Hakikati

İSLAM

Hak ve bâtılın mücadelesi, ilâhî hakikatin üstünlüğü ve Kur’an ayetleri ışığında insanlık tarihindeki anlamı ele alınıyor.

Hak, sabit ve doğru olan, yapılması gereken kalıcı, gerçeğe uygun inanç, düşünce, bilgi ve hüküm anlamında kullanılır. Bâtılın zıddıdır.

Bâtıl ise asılsız, gerçeğe uymayan, kalıcı olmayan, terk edilmesi gereken inanç, düşünce hüküm demektir. Hakk’ın zıddıdır. İlahî kaynaklı olmayan inanç, düşünce davranışlar da bâtıl hükmündedir. “Hak, Rabbin katındandır. Sakın şüphe edenlerden olma!” (Bakara, 147)

HAK KAVRAMININ KUR’AN’DAKİ YERİ VE ANLAMI

Önemine binaen Hak kavramı Kur'ân-ı Kerim'de 247 defa zikredilmiştir. Her şey gerçeklik üzere yaratılmıştır. Kâinatta abes olan bir şey yoktur. Neyin hak, neyin bâtıl olduğu Hak Teâlâ tarafından belirlenmiş ve bildirilmiştir.

Hak kavramı Kur'ân-ı Kerim'deki anlamına uygun olarak hadis-i şeriflerde de tekrarlanmıştır. Hz. Peygamber uzunca bir duasında Hak olanları şöyle ifade etmiştir:

“Allah'ım! Sen Hakk’sın, senin vaadin haktır. Sana kavuşmak haktır, Senin sözün haktır, Cennet haktır, Cehennem haktır, Peygamberler haktır, Muhammed haktır. Kıyamet haktır.” (Buhari, Teheccüd 1)  

Allah'ın güzel isimlerinden birisi de Hakk’tır. Hak varlık âleminin temelidir. Var olan her şey varlığını hakka dayanmaya borçludur. Fert ve toplumlar hakka tutunmadıkça ayakta kalamazlar.

Bâtıl, sabit olmayan, gücü kendi içinde bulunmayan, dış destekler, zorlamalar, dayatmalar ve gayri tabî unsurlarla yaratılan, kof, değersiz ve geçersiz şeylere denir. Bâtıl, gerçeğin düşmanıdır. Hak ve bâtıl, karanlık ile aydınlık, hastalık ile sıhhat, soğuk ile sıcak, yükseklik ile alçaklık gibi birbirine zıt unsurlardır.

HAK VE BÂTIL MÜCADELESİ VE TARİHÎ ÖRNEKLER

Hak ile bâtılın mücadele hâlinde olması tabidir. Zira iki zıt bir arada olamaz. Işıkla karanlık, iyi ile kötü aynı anda birlikte bulunamazlar. Bu mücadelede bâtıl tamamen yok edilemezse de en azından hakka galip gelmesi önlenmiş, hâkimiyetine fırsat verilmemiş olur.

Hakk’ın hakimiyeti onu temsil edenlerin irade ve gücüne bağlıdır. “De ki Hak geldi, bâtıl yok oldu. Çünkü bâtıl yok olmaya mahkûmdur.” (isra, 81) Fakat bâtılın gitmesi hakkın gelmesine bağlıdır. Işık gelmeden karanlık gitmez. Bundan dolayı hak ehli daima güçlü olmak zorundadır. Haklı olmak yetmez. Hakkı yaşatmak için güce ihtiyaç vardır. Bâtıl ehline karşı güç hazırlamak Allah emridir. (Enfal60)

Kendilerini Allah yerine koyan, sahip oldukları imkân, iktidar ve servetlerle insanları ezen, köleleştiren, hak ve hürriyetleri çiğneyen zalimler, zorbalar, tiranlar daima bâtıl cephesine buna mukabil Allah'a inanan, iyiye, güzele, doğruya ve adalete gönül verenler, mazlumların safında yer alan hizmet ve ibadeti gaye edinenler de hak cephesini temsil etmiştir.

Hak-bâtıl savaşında genellikle hak, zaman zaman da bâtıl galip gelmiştir. Bâtılın galibiyeti ise daima geçici olmuştur.

“Allah, gökten su indirdi de dereler kendi ölçülerince dolup aktı ve sel üste çıkan köpüğü aldı götürdü. Süs eşyası veya yararlanılacak bir şey elde etmek için ateşte erittikleri şeylerden de böyle köpük olur. İşte Allah, hak ile batıla böyle misal getirir. Köpüğe gelince sönüp gider. İnsanlara yararlı olan ise yerde kalır. İşte Allah, böyle misaller verir.” (Ra’d, 17)

Burada hak, suya ve cevhere; bâtıl ise köpüğe ve cürufa benzetilmiştir. Su yerde kalır ve canlılara hayat verir. Köpük ve çerçöp ise bir kenara atılır. Saflaştırılıp süs eşyası veya kap kacak yapmak için ateşte eritilen madenlerin üzerindeki cüruf da sonunda yok olup gider. Yararlı olan cevher kalır. İşte hak karşısındaki bâtılın durumu da böyledir.

 Hak Geldi, Bâtıl Yok Oldu!

“Hak geldi, bâtıl yok oldu.” ayeti Mekke döneminde nazil oldu. O sırada Müslümanlar güçsüzdü. Müşriklerin yani bâtıl ehlinin baskı ve işkencelerine maruz kalıyorlardı. Hakkın sesi henüz cılız çıkıyordu. Bâtılın şamata ve yaygarası hakkın sesini bastırıyordu. Fakat ışık bütün gölge oyunlarına rağmen yavaş yavaş kafaları ve gönülleri aydınlatıyordu. Bâtılın merkezi düşüyordu. Bâtılın taraftarları da işin farkına varıyor, senelerce omuz verdikleri bâtılı terk ediyordu. Neticede İslam güneşi şirk ve küfür karanlığını dağıttı. Şirkin karargâhı olan Mekke fethedildi. Hakkın ve tevhidin sembolü olan Kâbe putlardan temizlendi. Allah'ın vaadi gerçekleşti. Hazreti Peygamber elindeki âsayla birer birer putları devirirken işte şu ayeti okuyordu:

“De ki Hak geldi, bâtıl zâil oldu. Zaten bâtıl zâil olmaya mahkûmdur.” (İsrâ, 81) Hazreti Peygamber'in önderliğinde bâtıl böylece yere serildi.

Hakkın hâkimiyeti asırlarca sürdü. Pek tabi bâtıl da büsbütün yok olmadı. Zaten tamamıyla yok olması ilâhî hikmet ve irâdeye aykırıdır. Hakkın karşısında rakip olmasa o takdirde cihadın, mücadelenin, imtihanın bir anlamı kalmaz. Aslolan bâtılı tamamen yok etmek değil, hakkı bâtıla üstün tutmaktır. Bu konuda merhum Seyyid Kutup'a kulak verelim:

“İlk bakışta güçlü ve azametli görünen bâtıl, propaganda ve algı operasyonlarıyla allanıp pullanır, şişirilir. Fakat kısa bir süre sonra patlayıp söner. Çünkü gerçeğe dayanmamaktadır. Bâtılın taraftarları daima azametli, güçlü ve sağlam gözükmeye çalışırlar. Bâtıl dışarıdan güçlü görünse de aslında içi boş, kof bir görünümden ibarettir. Putlar isimlerden ibaret hayalî varlıklardır. Zihinlerdeki bu hayaletlerle varlık ve saltanatını sürdüren zâlim ve despotlar, gerçekte güçsüz oldukları halde uydukları bu putlarla güç kazanmaya çalışırlar. Dokunulmazlık kazandırdıkları bu hayal, hayalî güçlere dayanarak güçlü olmaya, güçlü görünmeye gayret ederler.”

Hak ve Bâtıl Dengesi

Hak faydalı ve gerekli olduğu hâlde zararlı olan bâtılın yaşatılmaya çalışıldığı görülmektedir. Bu hususta bâtıl ehlinin gayreti ve hak ehlinin zaaf ve gafleti söz konusudur. Bazen ekin tarlasını zararlı ve arsız bitkilerin kapladığı, ekinleri batırdığı olur. Bunda tarlayı iyi sürmeyen, bakımını iyi yapmayan çiftçinin büyük vebali ve kusuru vardır. Bunun gibi Müslümanların ferdî ve sosyal hayatlarında haktan uzaklaşmaları, duyarlılıklarının zayıflaması ve bâtıla göz yummaları neticesinde İslam tarlasının zararlı ve arsız bitkilerle kaplandığı, İslam âleminin batılın pençesine düştüğü üzüntüyle müşahede edilmektedir. Kusur, hakkın değil hakkın hakkını vermeyen âciz ve gâfil hak ehlinindir.  

Bâtıl kendi gücüyle ayakları üzerinde duramaz. Zira kendi içinde bir gücü yoktur. Ancak payandalık yapanlar sayesinde varlığını devam ettirir. Bâtılı yaşatmak isteyenler bâtıl sayesinde yaşarlar. Bâtıla dayanan bu iğreti hayat, devamlılı ve sağlıklı değildir. Zira Hak daima üstündür. Asla mağlup edilemez. “Bilakis biz hakkı bâtılın üzerine indiririz de o da onun beynini parçalar.” (Enbiya, 18)

GÜNÜMÜZDE HAK VE BÂTIL KARŞISINDA MÜSLÜMANLARIN SORUMLULUĞU

Haklı olanlar daima güçlüdür. Mühim olan bu gücün farkında olmak ve onu doğru kullanmaktır. “Gevşeyip üzülmeyin. Eğer inanıyorsanız mutlaka siz daha üstünsünüz.” (Âl-i İmrân, 139) Müslümanlar olarak bizim görevimiz daima Hakk'tan ve haklıdan yana olmaktır. Bâtılın sahte gücü karşısında teslim olmak gerçek Müslümana asla yakışmaz. Müslümanın görevi teslim olmak değil, teslim almaktır. Zafer hak yolda direnenlerindir.

Gazze'de bütün şer güçlere karşı direnen ve asla teslim olmayan yiğitler bunun ispatıdır. Mevla bizleri bu yiğitler gibi hakkı hâkim kılma mücadelesinin yılmaz savaşçılar eylesin. Âmin.

Kaynak: Ali Rıza Temel, Altınoluk Dergisi, Sayı: 483