Görücü Usulü Evlilikte İstihare ve İstişarenin Önemi
Görücü usulü evliliklerde istihâre, istişâre ve küfüvvetin önemi, sağlam bir aile yuvası kurmadaki rolü anlatılıyor.
Mahir İz’in hatıratında detayları ile anlattığı, son devrin özellikle rubâi söylemede büyük başarı kazanmış şairlerinden Muhyiddîn Râif Bey’in damadı olma süreci birkaç noktadan dikkat çekicidir. Yazımızın hacmi nisbetinde bazı hususlara işaret etmek istiyoruz.
GÖRÜCÜ USULÜ EVLİLİKLERDE İHMAL EDİLEN İSTİHÂRE SÜNNETİ
Bunlardan birincisi ve en önemlisi olduğunu düşündüğümüz husus, günümüzde büyük çapta ihmal edildiği anlaşılan “istihâre”[1] sünnetinin, eski evliliklerin olmazsa olmaz ilk adımlarından biri olarak devrin içtimâî hayatında ne kadar yaygın olduğunu göstermesidir.
İkincisi İslâmi ölçülerden “küfüvvet/denklik” konusunun, ailelerin yaptığı soruşturmaların sağladığı bilgilerle teyidi demek olan ve gençleri nikâh öncesiyle sonrasında, birlikteliği bazı hatalardan koruduğu görülen görücü usulü evlilik anlayışıdır. Üçüncüsü ise adaylar hakkında bilgi edinmek için ehliyle istişâre/danışma ve sorup soruşturmanın kıymetini ortaya koymasıdır.
Görücü Usulü Evlilikte Ailenin ve Denkliğin Önemi
Maksadımız son iki ölçünün aileyi kuracak olan gençlerin mutlu bir yuva için doğruya en yakın esasları tesbitte asırlarca denenmiş bir yol olan “görücü usûlü”nün önemini yeniden gençlerimiz ve ailelerine tekrar hatırlatmaktır. Hatta yukarıda işaret edilen hususların hepsi, evliliğin ilk adımını atmaktaki isabeti ve çoğunlukla mutlu bir birlikteliği sürdürmekteki yeri yanında, gençlerin saadeti ile iki ailenin uzun ömürlü huzurunu sağladığını, hocamızın yuvasını kurma hikâyesiyle bir kere daha hatırlatmaktır.
Sosyolojik olarak aile, bireyin yetiştiği toplum içinde değerini bulduğu, kıymetlerini kazandığı ve cemiyetin temelini, oluşturan en küçük sosyal birimdir. Bunu “aile toplumun çekirdeğidir” sözü en özlü şekilde ifade eder. Sağlam ve güçlü aile yapıları, sağlıklı bir cemiyet hayatının teminatıdır. Fertlerin ahlâkî gelişimi büyük ölçüde aile ortamında gerçekleşip sürdürülebildiğinden çocukların eğitimi, dinî-millî-kültür değerlerini birlikte ve yaşayarak aktarımı böyle başlar.
Ayrıca aile, tarafların hemen bütün çevresiyle, farklı derecelerde de olsa ilgi kurmayı, hatta sosyolojik olarak “büyük aile” denilen nisbeten geniş çevreyle beraber yaşamak bu sebeple çok önemlidir. Ancak günümüz şartlarında akrabalarla buluşma ve görüşmelerin azalması, büyük aile kavramının içine giren geniş çevre ile aradaki bağları çok gevşetmiş, hatta koparmıştır. Halbuki büyük aile denilen kavram, evlilik kurumunu hem besleyen, hem de devamı için sosyal baskı oluşturan geniş çevrenin etkisinin ne derece mühim olduğunu apaçık ortaya koymaktadır.
Günümüzde, şartların değişme ve zorlamasıyla, aile kurumu, bilhassa şehirlerde, çoğunlukla ebeveyn ve çocuklardan oluşan “çekirdek aile” kavramıyla, -ben buna “yalnız aile” diyorum- ifade edilmektedir. Dede-nine, amca-dayı, hala-teyze gibi büyük aileyi oluşturanların bu çekirdeğe katacağı en büyük fayda, ana-baba-çocuk problemlerinde, geçmiş büyük birikim ve zengin tecrübeyle fedakârca çözüm yolları göstererek, onları sahil-i selâmete çıkaracak en yakın, en etkili ve karşılıksız destektir.
Çekirdek aile bu imkânı, yapısı ve günümüzün kuşatıcı menfi şartları gereği göz ardı etmektedir. Nitekim Tuğrul İnançer merhum “çekirdek aile, toplumun çekirdeğini oluşturamadı” derken bu gerçeğe işaret eder. Aile hayatında en önemli denge ve devamlılık unsuru, dini/örfi/geleneksel tabirle kafâet/küfüvvet denilen tarafların çoğu özellikleriyle ve en geniş çaptaki uyumluluğunu ifade eden denkliktir.
Mahir İz’in Evliliğinde Küfüvvet ve Görücü Usulü
Yüzyılladır sürdürülen bu denenmiş ve iyi neticeleri alınmış hususu en iyi şekilde tesbit ise aile büyüklerinin tecrübe ve birikimlerinin büyük çoğunlukla yanılmadığı “görücü usulü evlilik” denilen yolla olmuştur. Daha elli sene öncesine kadar toplumumuzun hayatında çok önemli yeri olan “görücü usulü” evliliğin tamamlayıcı unsurlarının başında ise “istihâre ve istişâre” gelmekteydi. Nikâhın temel ölçülerinden “küfüvvet” denilen denkliği tesbit için değeri ve bunların evlilik hayatı için önemi bu yazıya sığmayacak kadar kapsamlı olduğunu hatırlatarak konumuzu Hocamız Mahir İz’in hayatı ve tesbitlerinden örneklendirelim:
Kelimenin bütün kuşatıcı özelliklerine sahip gerçek bir eğitimci olan Mahir İz, kayınpederi muallim Muhyiddin Raif Bey[2] ile küfüvdür dense yanlış olmaz. Muhiddin Bey, hem yakın geçmişimizin kudretli bir şairi, hem de eğitim tarihinde yer alması gereken kıymetli bir öğretmen ve mütercimdir. Müşterek noktaların bir diğeri de damat-kayınpeder yanında aileler de toplumun memur sınıfından olmak noktasında bir diğer “küfüvvet”e işaret etmektedir.
Günümüzde maalesef çok zayıflamış olan dinî ölçülere bağlılıkları ise en kuvvetli müşterek özelliktir. Tarafların küfüvveti, cemiyetin orta kesiminden dindar iki memur ailesi, sohbete ve edebiyata düşkün iki şair, sanatkâr, iki başarılı muallim, İstanbul’da şehir kültürüyle yetişmiş olmak vs. gibi benzerlikler bu denkliği pekiştirmiştir. Hocamız, kayınpederi olacak büyük şairle ilk defa Halıcıoğlu Askeri Lisesi’ndeki vazifesi yıllarda karşılaşmıştır.
Mahir İz ile Muhyiddin Raif Bey’in Dostluğu
Kuvvetli şiirlerini gıyâben zevkle okuyup beğendiği halde, o zamana kadar vicâhen hiç görüşmediği, çalıştıkları mektebin İngilizce muallimi olan Muhyiddin Raif Bey ile tanışmasını hatıralarında, her ikisinin de karakterini ortaya koyacak bilgiler eşliğinde genişçe anlatmıştır. Bir yazımızda aktardığımız[3] hikâyenin teferruatından sarf-ı nazar tanışmalarının başlangıcını hatırlayalım:
“Hemen yerimden fırlayarak eline sarıldım ve gıyâbında ilk hayranlığımın başladığı zamandan beri kendisini nasıl takip ettiğimi anlattım. Derhal dost olduk. İdâreye mürâcaat ederek, derslerimi ve nöbetlerimi onun geldiği günlere konmak üzere ricâda bulundum. Artık her hafta birlikte bulunduğumuz gibi, derslerden sonra da aynı vapurla dönerdik. Vapurda sohbet tatlılaşırsa Karaköy’e çıktıktan sonra bir gazinoda oturur ve saatlerin nasıl geçtiğini bilmezdik” der.
Yakınlıklarını ise “yedi-sekiz sene boyunca, Halıcıoğlu ve Kuleli Askerî liselerinde birlikte çok sık vakit geçirdiklerini, şiir ve edebiyat sohbeti yaptıklarını” ancak “ailesi ve çocukları hakkında bilgisi olmadığını”, hatta “evinin nerede olduğunu bile bilmediğini” söyler.[4]
İbnülemin’in Gözünden Muhyiddin Raif Bey
Muhiddin Raif beyin dil, edebiyat, ilim ve fikri bakımdan sahip olduğu pek çok özelliği hakkında kaleme aldığımız ama henüz yayımlama imkânı bulamadığımız geniş yazımıza bırakarak, devrin çoğu şairini tenkid ve beğenmemesiyle tanınan İbnülemin Mahmud Kemal İnal’in, onun hakkındaki değerlendirmesini aktarmakla yetinelim:
“Muhyiddîn Râif, hakikaten kıymetli bir şâirdir. Zamanımızın -taʿbir-i kadîm ile- “gazel-serâ”lıkta kudret gösteren mümtaz şâirleri arasında da mümtaz olanlardandır… Şiirlerini dikkatle okuyanlar -münsıf ve kadirşinas iseler- “eşʿârı böyle söyler, üstâd söyleyince” demekte tereddüt etmezler.
Türk Edebiyatı’nda olduğu gibi İngiliz Edebiyatı’ndaki iktidarı da tercümeleri ile ve erbâbının takdiri ile sabittir.[5]
Dipnotlar:
[1] “Bir iş veya davranışta Allah katında hayırlı olanı kılınan nâfile bir namaz ve dua ile talep etme” mânasına gelen istihâre sünnettir. (Geniş bilgi için bkz. DİA, XXIII, 333-334) Câbir b. Abdullah’tan rivayet edilen hadiste: “Resûlullah, Kur’an’dan bir sûre öğretir gibi işlerimizin tamamında bize istihâreyi öğretiyor ve şöyle diyordu: ‘Biriniz bir şey yapmaya niyet edince farz dışında iki rek‘at namaz kılsın ve arkasından şu duayı yapsın: Allahım! Senden, senin ilim ve kudretinden hayır beklerim. Senin büyük lutfundan talep ederim. Sen kādirsin, benimse gücüm yetmez, sen bilirsin, ben bilmem. Sen bütün gizlilikleri bilensin. Allahım! Şu benim işim dinim için, dünyam ve âhiretim için senin ilminde hayır diye yer almışsa onu bana nasip et, onu kolaylaştır ve uğurlu kıl. Eğer bu işim dinim, dünya ve âhiretim için senin ilminde kötü diye yazılmışsa onu benden, beni de ondan uzaklaştır. Hayır nerede ise onu nasip et ve gönlümü ona yönelt!’ Hz. Peygamber sözüne devamla, ‘İstihâreyi yapan kişi bu sırada işini de söylesin’ dedi (Müsned, III, 344; Buhârî, “Daʿavât”, 49).
[2] Evkaf Nezâreti kâtiplerinden Râif Efendi'nin oğlu olan Muhiddin Bey, İstanbul'da doğmuştur. 1897'de Heybeliada Bahriye Mektebi'nden asteğmen rütbesiyle ve çarkçı (çarhacı) makine mühendisi olarak mezun oldu. Mesleğiyle ili ilgili çeşitli başarılı görevlerin ardından 1331‘de (1915) yüzbaşıyken, kendi isteğiyle askerlikten ayrıldı. Ancak Bahriye Mektebi yanında İstanbul’un çeşitli resmi ve özel okullarında çok sevdiği ve memleket gençlerine hizmete imkân verdiğinden vefatına kadar kırk yıl edebiyat ve İngilizce muallimi olarak eğitimciliğini sürdürmüştür.
[3] Bk. Altınoluk, İstanbul Mart 1926, nr. 481, s.
[4] İz, Yılların İzi, İstanbul 1990, s. 210-212.
[5] M. Kemal İnal, age., s. 994.
Kaynak: Mustafa İsmet Uzun, Altınoluk Dergisi, Sayı: 486