Fedakârlıkla Allah’a Ulaşmak Mümkün mü?
Gerçek yakınlık hangi bedellerle mümkün olur? Allah’a giden yolda canı, malı, benliği feda etmek ne anlama gelir?
Allah’a ulaştıran yol fedakârlıktan geçiyor. İnsan Allah'la ilahî mübadeleye girer ve O'nun tarafından satın alınır. Kendi varlığımızdan ne kadar ödün verebilirsek, ne kadar yüksek bir bedel ödeyebilirsek, Celâl ve İkrâm’ın Rabbiyle olan kurbiyet cennetinin kokusunu alma şerefine o denli nail olabiliriz. İnsanın cüz'i iradesini Allah’ın küllî iradesine teslim etmesi, benzeri olmayan bir özgürlük, nur, zenginlik, mutluluk ve güç getirecektir. Fedakârlık ettiğimizde, ebedî zenginliğe varıp, yepyeni bir hayata doğacağız. Bu ilahî alışverişi Zü’l-Celâl ve’l-İkrâm olan Rabbimiz şöyle açıklamaktadır: “Şüphesiz Allah, müminlerinden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. O halde yapmış olduğunuz alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır.” (Tevbe, 111)
Hazreti Mevlânâ şöyle buyurmaktadır: “Derde düşmedikçe dermana erişemezsin. Can vermedikçe de canana kavuşamazsın. Halil gibi ateşe atılmadıkça, Hızır gibi ab-ı hayat kaynağına ulaşamazsın.” “Uyan da gör ey bir katre gibi olan. Kendiliğini tereddütsüz kurban et de, bir katre karşılığında koca bir umman satın alasın!” “Derviş bedenini de ruhunu da feda eder. Bu, her cömertçe işin temelidir.”
FEDAKÂRLIKLA ALLAH’A ULAŞMAK MÜMKÜN MÜ?
Nefsi feda etmenin zirvesi Ehl-i Beyt-i Mustafa ve ashâb-ı ba-safâda tezahür etmiştir. Onlar hep bir ağızdan, cân-ü dilden, “Anam, babam, çocuk, mal, mülk, makam ve canım fedâ Yâ Rasûlallah!” demişlerdir.
Fedakârlığın zirvesinde bulunan Hz. Ebû Bekir radıyallahu anh; “Başkalarının acısını dindirmek için acı çekmek hakîkî cömertliktir” buyuruyor. O, cehennemdeki dehşet anlarını gördüğünde dayanamayarak Allah'a haykırdı; ”Yâ Rabbi! Vücudumu o kadar büyüt ki, cehennemi ben doldurayım. Oraya bir başkası girmesin!”
Hz. Ali kerremallahu vecheh daha on üç yaşındayken Peygamber Efendimize sevgisini şöyle ifade etmişti; “Canım canına, kanım kanına, her şeyim sana feda olsun, ya Rasûlallah!”
Dr. Hâlûk Nurbaki, Ehl-i beyt-i Mustafa'nın fedâkarlık ahlakını şöyle açıklamaktadır: “Bugün insan tokken vermiyor, ama Efendimiz'in aleyhissalât-ü vesselâm yakınının da yakını olan Hz. Fatıma aleyhisselâm açken ve ertesi günde yeni bir lokma umudu yokken veriyor.” Haşr Suresinde buyurulduğu gibi; “Muhtaç oldukları halde başka ihtiyaç sahibi kardeşlerini tercih ederler.” (Haşr, 9)
Fevkalâde önemli bir gerçek var; İslam dini için canlarını feda etmiş Ehl-i beyt-i Mustafa ve Ashab-ı Kiram, muhteşem nuranî örneklikleriyle zihinlerimizin karanlığını aydınlatırlar. Onlar bizim görmemiz, uyanmamız, anlamamız ve Kur’an-ı Hâkim’in hikmetinden hidâyet nuru almamız için hayatlarını verdiler. Bizim için kanlarını dökerek şehit oldular.
Eğer aşkı öğrenmek istiyorsak, Hz. Hatice‘nin üstüne aldığı en ağır mesuliyetleri, biz de kendi hayatlarımızda almaya ve onlar altında ezilmeye bir zerre kadar bile olsa gayret etmeliyiz. Hz. Hüseyin Efendimiz’in gönlündeki direnç gücünden, Hz. Hamza'nın cesaret gücünden, Hz. Ali Efendimiz'in yatağında yatıp uyuyacak kadar ihlaslı olmasından, Hz. Âdem’in pişmanlığından, hayâ ve tevazu vasıflarından miras etmeye çalışalım!
Fedakârlık ahlakı muhabbet ve muhabbet ise fedakârlık sırrını doğurur. Fedakârlığın zirvesinde yaşayan Veysel Karanî Hazretleri, Ebu Bekir radıyallâhu anhâ gibi en yüce örneklerden biridir. Kendisi henüz genç bir çobanken, bir gün işini bitirmiş, iki yıllık ücretini almış ve zevkle evine dönüyordu. Bir ara askerlerin hasta, mecalsiz genç bir kadını sürüklediklerini gördü. ”Ne istersiniz zavallıdan? Bırakın öldüreceksiniz, sizde insanlık yok mu?'' dedi. Askerler de: ''Satın al, ücretini ver, sana bırakır gideriz'' dediler. Bunu laf olsun diye söylemişlerdi. Ama Veysel Karani; ''Kaç lira?' diye sordu. Onlar da ödeyemeyeceğini zannederek ''200 dinar'' dediler. “200 dinarı hemen ödüyorum'' dedi. Cariyeyi satın aldı ve azad etti. Etrafına toplananlar: ''Sen delirdin mi? Bunun yarım saatlik ömrü kalmış. 2 yıllık yiyeceğini verdin'' dediler. Veysel Karani; ''Bir insanın yarım saatlik hürriyeti için beni iki yıl aç kalayım. Ne kıymeti var?'' buyurdu. Ondan sonra kadına eğilerek ; ''Bir ihtiyacın var mı?'' diye sordu. Kadın; ''Su!'' dedi. Tam suyu içiyordu ki; ''Sen beni madde esaretinden kurtardın. Ben de seni mânâ esaretinden kurtarayım. Müjdeler olsun Muhammed, aleyhissalât-ü vesselâm, geldi!'' diye müjde verdi. O cariye ile bu muazzam fedakârlık sırrını yaşadığı zaman, Veysel Karani'nin kalbinde, Habib-i Kibriyası olan Efendimiz'in aleyhis-salât-ü-ves-selâm aşkı doğdu.
Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ âlemlere rahmet olan Peygamberimiz Muhammed Mustafa, aleyhis-salât-ü-ves-selâm’a, hitaben şöyle buyurur: “De ki “Benim ibadetim, kurbanım, yaşamım ve ölümüm Allah için, alemlerin Rabbi içindir.” (En'am, 162)
Kemâle ermiş bir kalbin nişanesi nedir? Kendini feda etmek, şehit olmaktır. Şehitler en yüce örnektir, çünkü onlar diğer insanların dünya hayatını güzelleştirebilmek ve huzur bulmaları için kendi hayatlarını yaşamaktan vazgeçmişlerdir. Onlar birer mum gibi, insanları karanlıktan kurtarabilmek için kendilerini eritmişlerdir.
Kuranımız fedakarlık makamı hakkında şunları buyuruyor: “İman edip, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler, derece bakımından Allah katında daha üstündürler. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Tevbe, 20)
Aşkın hakiki tarifi şehadettir. Şehitlik, Allah’a olan aşkın en yüce ispatıdır. Hz. Mevlânâ şehitliği şöyle güzel izah etmiştir; “Şehitlik, mümin için hayattır, münafık için ölüm ve çürüme...” Şehitler, tüm insanlar arasında en seçilmiş kişilerdir. Şehitler, ruhlarını bizzat Cenab-ı Hakk’ın kabzettiği mübarek insanlardır.
Şehitlik mertebesine erişmeyi dilemek, müminin Allah’a yapabileceği en samimi dua, niyaz, dilek ve arzudur. Yaşadığımız zaman, seviyoruz. Sevdiğimiz zaman, veriyoruz. Verdiğimiz zaman, fedakârlık sırrı doğar. Fedakârlık sırrı doğarken şehit olma arzusu doğar. Şehit olma arzusu doğduğunda, can feda edip şehadet şerbetini içiyoruz.
İnfak ahlakı taşımayan kişi aşkı doğuramaz ve böylece hakîkî mümin kimliğine erişemez. Biz de eğer Fahr-i Kainat Efendimizin nuruyla aydınlanmak istiyorsak, Ehli-beyti ve en yüce Sahabe Efendilerimizi örnek almalıyız. Kendimizi, dünyevîliklerimizi, gerektiğinde ailemizi ve hatta tüm sevdiklerimizi feda etmeye çalışmalıyız. Terimiz, gözyaşımız, titreyişlerimiz ve gayretlerimiz, İki Cihan Güneşi aleyh-is-salât-ü-vesselâm, ailesi ve ashabına olan muhabbetimizin nişâneleri olacaktır.
Kaynak: Rabia Brodbeck, Altınoluk Dergisi, Sayı: 474