Fatih Sultan Mehmet ve İki Papaz

Hikâyeler

İstanbul’un fethinden sonra gayrimüslimlerin takdir ettiği kardeşlik tablosu.

İstanbul’un fethinden sonra Fatih, umûmî bir af îlân etmiş ve Bizanslı mahkûmları serbest bırakmıştı. Bunlar arasında iki filozof papaz vardı. Fatih, onlara cezalarının sebebini sordu. Onlar da şöyle dediler:

“–Biz, Bizans’ın en ileri gelen papazları idik. Kralın zulmünden, işkencelerinden, yaptığı rezâlet ve sefâhatten dolayı kendisini îkaz ettik. Âkıbetinin kötü, yıkılışının yakın olduğunu ve devletinin çökeceğini söyledik. O da, bu îkazımıza kızarak bizi zindana attı.”

SİFTAH YAPMAYAN KOMŞUMDAN ALIN!

Bu ifadeler, Fatih’in dikkatini çekti. Papazlara, Osmanlı Devleti hakkındaki düşüncelerini sordu. Onlar da, ancak bir müddet sonra kanaatlerini bildireceklerini ifade ettiler. Papazlar, ellerindeki beratla her yere girip çıktılar. Sabahın erken saatinde bir bakkala giderek bir şeyler almak istediler. Bakkal onlara;

“–Ben siftah yaptım. Siftah yapmayan komşumdan alın!” dedi. Bu kardeşlik rûhuna şaşırıp kaldılar. Tetkiklerine devam ettiler. En kalabalık ve en ıssız yerlere kadar her tarafı dolaştılar. Herkesle sohbet ettiler. Fazîletten başka bir şeyle karşılaşmadılar.

Bir çarşıya girdiler ki, o esnada ezan okunuyordu. Esnaf, dükkânını kilitlemeden camiye gidiyordu. Hiç kimse, bir başkasına haset etmiyor ve kıskançlık beslemiyordu. Sanki herkes, birbirinin teminatı altında idi. Namazı, huzur içinde ve âdetâ son namazlarını kılıyormuş gibi edâ ediyorlardı.

Kimse kimsenin hakkını yemiyor, birbirini kırmıyordu. Kimse, kul hakkıyla kıyâmet günü Mevlâ’nın huzûruna çıkmak istemiyordu. İstisnâsız herkes; Allah rızâsını düşünüyor, Allah rızâsı için konuşuyor, Allah rızâsı için yaşıyordu. Sultanın ömrü ve ordusunun muzafferiyeti için duâ ediyorlardı. Cemiyet; ince ruhlu, rikkat-i kalbiyye sahibi derin insanlarla doluydu.

ALTIN DOLU KÜP

Papazlar, bu hâlleri görüp şaşkına döndüler. Kaç şehir dolaştıkları hâlde, mahkemelerde ağır cezalık bir dâvâya rastlamadılar. Hırsızlık, katil, ırza tecavüz, dolandırıcılık -âdetâ- meçhuldü. Bir muhakeme onların çok dikkatini çekti. Hayret içinde kaldılar. Kadı efendiye bir dâvâcı ve dâvâlı gelmişti. Dâvâcı, şöyle bir mesele arz etti:

“–Efendim, bendeniz bu din kardeşimin falan tarlasını satın aldım. Ekin için çift sürerken, orada altın dolu bir küpe rastladım. Küpü alıp, tarlasını satın aldığım bu kardeşime götürdüm;

«–Buyur, bu senindir; al!» dedim. O da;

«–Ben bu tarlayı altı ve üstü ile sattım!.. Artık bana helâl olmaz!..» deyip kabul etmedi. Hâlbuki toprağın altından bu küpün çıkacağını bilse satmazdı.” Kadı efendi, öbür kişiye söz verdi. O da;

“–Durum aynen kardeşimin arz ettiği gibi vâkî oldu. Fakat; ben ona tarlayı satınca, altı ve üstü hepsi içine girer düşüncesindeyim. Nasıl üstündeki mahsûlden bir hakkım yoksa, altındakinden de öyledir!..” dedi. Papazların hayretle temâşâ ettikleri bu durum, kadı efendi için tabiî bir hâdise idi. İslâm’ı hakkıyla yaşayan bir toplum için bu, en tabiî bir hâldi.

Kadı, bu iki gerçek Müslüman insan arasında hüküm vermekte güçlük çekmedi. Birinin sâlih bir oğlu, diğerinin de sâliha bir kızı olduğunu öğrenince, ikisine aracı oldu. Tarafeynin rızâsı ile bu iki gencin nikâhlarını kıydı. O bir küp altını da, onların düğün ve çeyiz masraflarına sarf ettirdi.

BİZİ MİSAFİR EDER MİSİNİZ?

Papazlar, bütün bunları gezip gördükten sonra, hava kararırken kızlarını bir medreseye gönderdiler. Kızlar, kendilerine öğretildiği üzere, kapıyı açan gençlere;

“–Hava karardı, yolumuzu kaybettik. Bizi bu gece misafir eder misiniz?.. Çaresiziz...” dediler. Talebeler; düşünüp taşındılar, nihayet kendi odalarını bu iki kıza verdikten sonra, araya bir perde gerip mangal başında sabahladılar. Sabahleyin de kızları yolcu ettiler. Papazlar, merakla gecenin nasıl geçtiğini kızlarına sordular. Onlar da, olan hâdiseyi şöyle anlattılar:

“–Kendi yerlerini bize terk ettiler. Kendileri odanın ucuna çekildiler. Ortadaki mangal ateşini ellerine alıp bırakıyorlar, birbirlerine dehşetle;

«Rabbimiz bizleri cehennem azâbından korusun!.. Bizleri, ânı istikbâlle değiştiren ahmaklardan eylemesin!..» diyorlardı. Bizlere dönüp bakmıyorlardı bile...”

Bu misal, Osmanlı Devleti’nde iffet ve nâmusların teminat altında olduğunu sergilemektedir. Lâkin böyle misaller çoktur. Meselâ Fatih’in, Bosna fethinden sonra çıkardığı bir fermânında;

“–Sakın ola, Sırp kızları su almak için çeşme başlarına geldiklerinde, askerlerim oralarda bulunmayalar!..” demesi de, imparatorluktaki iffet ve nâmus teminatının diğer bir tezâhürüdür. Fatih bu fermânı ile, hem askerlerini hem de teminatı altındaki hıristiyan teb’anın kızlarının iffetini muhafaza etmiş oluyordu. Osmanlı ülkesini gezip görmekle vazifeli papazlar, Hıristiyan mahallelerini de görmeden edemediler.

Fener semtine doğru gezintiye çıktılar. Hıristiyanlar bile; onların iyi bildiği fetihten evvelki zamana kıyâsen değişmiş, sokaklardaki pislik dahî azalmıştı. Artık kimse kimseye zulmetmeye cesaret edemiyordu. Herkes huzur içinde işine devam ediyor, eskisi gibi içip içip sokaklarda nâra atarak sarhoş olamıyordu. Fakir hıristiyan ailelere bile ev dağıtılmıştı.

FATİH’İN HUZURUNDA İKİ PAPAZ

Papazlar, bu uzun tetkik ve teftişten sonra izin alıp Fatih’in huzûruna çıktılar. Müşâhedelerini bir bir arz edip;

“–Bu millet ve devlet, böyle giderse kıyâmete kadar devam eder. Böyle bir ahlâk ve yaşayışa sahip olan insanların dîni, elbette hak dînidir...” dediler. Kelime-i şahâdet getirip müslüman oldular. Bu kıssada da nakledildiği üzere, Anadolu insanının dürüstlüğü ve ticaret ahlâkı bambaşkaydı. Anadolu’muzun 70 sene evvelki ticarî ahlâkını bir dostumuz şöyle anlatıyor:

“Evvelce çek-senet diye bir şey yoktu. Anadolu’dan insanlarımız gelirler, alış-verişlerini yaparlar ve;

«‒Harman sonu ödeyeceğiz.» deyip giderlerdi. Biz de deftere bu şekilde not düşerdik.Vakti gelince, hiçbir aksama olmadan ödemelerini noksansız bir şekilde yaparlardı.

Onların bu hâli, helâl kazanç idrâki ve kul hakkındaki titizlik ve îtinâlarıydı. Yani onların takvâ ve dürüstlükle yoğrulmuş derviş gönüllerinin bir tezâhürüydü. Onların verdikleri söz, her türlü çek-senetten daha kıymetli ve sağlamdı. Onların sözleri, öyle bir teminattı ki, asla istismarı yoktu. Çünkü o derviş gönüller; «‒Söz namustur!» şuuruyla yaşıyorlardı.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Anadolu Dervişinin Gönül Dünyası, Yüzakı Yayıncılık