En Büyük Cihad: Nefs Tezkiyesi

Tasavvuf

Nefis tezkiyesi ve kalp tasfiyesi niçin mühimdir, nefislerimizi nasıl terbiye edebiliriz? İşte kâmil insan olmanın yolu olan "büyük cihad"ın incelikleri.

İslâm şahsiyetini oluşturan güzel ahlâkın tahsilinde, ilk önce atılması gereken adımlardan biri, nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesidir. Bu tezkiye ve tasfiye, aynı zamanda beşerî âkıbetin felâket veya saâdet olarak gerçekleşmesinde en belirleyici faktördür.

EN BÜYÜK CİHAD: NEFİS MÜCADELESİ

Nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesi için evvelâ ilâhî irâdeye râm olup şehevî ihtirasları ve çirkin hâlleri bertaraf etmek îcâb eder. Her mü’min, kendi kusur, noksanlık, acziyet, hiçlik ve câhilliğini idrâk ederek; Rabbini bütün azamet, kudret ve kemâliyle kavramalı ve fiillerine bu idrâk ile yön vermelidir. Bu yapılabildiği takdîrde, -Kur’ânî tâbirle- “kötülüğü şiddetle emreden nefs”[1] mezmum sıfatlardan arınıp makbul bir hâle gelir.

Nefsi tezkiyeye çalışmak ve bu uğurda ciddî bir gayret ile seyr u sülûke girmek, ehemmiyetine ve zorluğuna binâen “en büyük cihad” kabul edilmiştir. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“(Hakîkatte) mücâhid, nefsine karşı cihâd eden kimsedir.” (Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 2/1621; Ahmed, VI, 20)

“Akıllı, nefsine hâkim olup onu hesâba çekerek ölüm ötesi için çalışan, ahmak da nefsini hevâsına tâbî kıldığı hâlde Allah’tan (hayır) umandır.” (Tirmizî, Kıyâmet, 25/2459; İbn-i Mâce, Zühd, 31)

SAHABE VE SOHBETİN TERBİYE EDİCİ GÜCÜ

Bu bakımdan, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in nebevî terbiyesi de nefse karşı verilecek amansız bir mücâdele sûretinde gerçekleşmiştir. Bu nebevî terbiye ile yetişen sahâbe-i kirâm, nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesi neticesinde ham vasıflardan arınarak kâmil insan hüviyetine kavuşmuş, örnek bir nesil hâline gelmiş, fazîletler medeniyeti inşâ etmiştir. Nitekim Peygamber Efendimiz’in rahle-i tedrîsinde hamd, şükür ve zikir hâlini yaşayan, Efendimiz’e yakınlığı sâyesinde elde ettiği engin hadis bilgisine rağmen, rivâyetteki titizliği sebebiyle kendisinden ancak 848 hadis intikâl eden İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh-, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mânevî terbiyesi altında vâsıl olduğu hâlet-i rûhiyeyi şu şekilde ifade etmiştir:

“Bize Allah Rasûlü’nden öyle hâller in’ikâs etti ki, yenen lokmaların zikrini duyuyorduk.” (Bkz. Buhârî, Menâkıb, 25)

Peygamberlerin ve Hak dostlarının, insanların mânevî terbiyesinde ruh ve kalplere tesir maksadıyla kullandıkları en mühim vâsıtalardan biri de “sohbet”tir. Nefsini tezkiye, kalbini tasfiye etmiş bir kimsenin sözlerinde, yaşadığı hâlin duyguları yüklüdür. Bu duygularla ve ihlâsla söylenen sözler, muhâtabın kulağından kalbine yol bularak, hayırlı tesirler hâsıl eder, feyz ve rûhâniyetin sirâyetine vesîle olur.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashâbını terbiye ve tezkiyede kullandığı en tesirli metodu da sohbet idi. Zira Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz’e:

“Sen öğüt verip hatırlat. Çünkü hatırlatmak, mü’minlere fayda verir.” (ez-Zâriyât, 55)

“...Zâten Sen, sadece bir öğüt vericisin.” (el-Gâşiye, 21) buyurmaktadır.

“Sahâbî” ve “sohbet” kelimelerinin aynı kökten neş’et etmiş olmaları da câlib-i dikkattir. Ashâb-ı kirâm, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e duydukları muhabbet, hürmet ve edep hissiyâtı içinde, mânevî sohbet ve terbiyeden murâd edilen istifâdenin en müşahhas ve mükemmel bir numûnesi olmuşlardır.

Mâzisi câhiliye insanı olan ashâb-ı kirâm, hidâyet bulup Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in feyizli sohbeti ve mânevî terbiyesiyle nefislerini tezkiye, kalplerini de tasfiye ettikleri anda, dünyanın en mümtaz insanları hâline geldiler. Onların, dilden dile dolaşan ve gönüllerde yer eden fazîlet menkıbeleri, devirleri ve diyarları aştı.

İnsanoğlu bu âleme kulluk imtihânı için geldiğinden, ölüm ânına kadar nefs denen ve bin bir menfîlik ihtivâ eden bir illete mübtelâdır. O, velâyetin en üst derecelerine de yükselse; “dünya, nefs ve şeytan” üçlüsünün dâimî bir hîle, vesvese ve tuzaklarıyla her an karşı karşıyadır. Zâten kulluğun kıymeti de, bu tehlikeleri bertaraf edip şu fânî âlemin cezbedici aldatmacalarından sıyrılarak takvâya bürünmek ve neticesinde Hakk’a yönelmekle başlar.

İÇİMİZDEKİ MÛSÂ VE FİRAVUN

Mevlânâ Hazretleri insanın iç dünyasındaki med-cezirleri şöyle ifade eder:

“Nefs sahibi olan kimse, Mûsâ -aleyhisselâm- gibidir. Teni ise onun Firavun’udur. Nefs sahibi bir kimse, kendi dâhilindeki nefsi bırakır da düşman nerede diye hâriçte aranır durur.”

“Ey Hak yolcusu! Gerçeği öğrenmek istiyorsan; Mûsâ da, Firavun da ölmediler; bugün senin içinde yaşıyorlar, senin varlığına gizlenmişler, senin gönlünde savaşlarına devam ediyorlar! Bu sebeple birbirine düşman olan bu iki kişiyi kendinde araman gerekir!”

Yine Hazret-i Mevlânâ şöyle buyurur:

“Teni aşırı besleyip geliştirmeye bakma! Çünkü o, sonunda toprağa verilecek bir kurbandır. Sen, asıl gönlünü beslemeye bak! Yücelere gidecek ve şereflenecek olan odur.”

“Bedenine yağlı ballı şeyleri az ver. Çünkü onu gereğinden fazla besleyen, nefsânî arzulara düşüyor ve sonunda rezil olup gidiyor.”

“Rûha mânevî gıdalar ver. Olgun düşünüş, ince anlayış ve rûhî gıdalar sun da, gideceği yere güçlü-kuvvetli gitsin.”

Hakîkaten nefs, terbiye edildiğinde insanı, mahlûkat içerisinde en mükerrem bir mevkîye yüceltebilen, terbiye edilmediği takdirde ise bunun zıddına esfel-i sâfilîne düşürebilen, iki vecheli bir vâsıtadır. Âdeta iki ağızlı bir bıçak hükmündedir.

Mânevî irşad ve kontrolden mahrum her nefs, hakîkatleri gafletle örten acı bir mahrûmiyet perdesidir. Ancak insan, nefs engeline rağmen mezmum ahlâktan kurtulup nefsini tezkiye ve kalbini tasfiye edebildiği takdirde, Hakk’a ve hayra yöneliş için nefs gibi bir engele mâruz bulunmayan melekleri bile geçebilir.

NEFSİ DİZGİNLEMENİN YOLU: AZ YEMEK, AZ UYUMAK, AZ KONUŞMAK

Tasavvufta tezkiye, nefsin isteklerini azaltarak onun beden üzerindeki hâkimiyetini kırmak ve bu sûretle rûhun hükümranlığına imkân sağlamaktır. Bu da ancak nefse karşı irâdeyi güçlendirecek olan riyâzat yoluyla, yani yiyip içme, uyuma ve konuşmada îtidâle riâyet gibi usûllerle sağlanabilir. Bundan dolayıdır ki, tasavvufta “nefsi dizginlemenin usûlü; kıllet-i taâm (az yemek), kıllet-i menâm (az uyumak) ve kıllet-i kelâm (az konuşmak)’tır” denilegelmiştir. Çünkü bunlar, riyâzat ile nefse hâkimiyetin ilk adımlarıdır. Fakat her hususta olduğu gibi, bu usûlleri tatbik ederken de îtidâli elden bırakmamak gerekir. Çünkü beden, Allâh’ın insanlara bir emânetidir.

Zâten nefs, kendisine karşı girişilen mücâhede ile ölmez, ancak kontrol altına alınabilir. Matlub olan da nefsi yok etmek değil, onu aşırılıklardan sakındırıp arzu ve temâyüllerini ilâhî rızâya muvâfık düsturlarla tahdit ve terbiye edebilmektir.

NAZARGÂH-I İLÂHÎ: KALBİ MÂSİVÂDAN ARINDIRMAK

Nefsi arındırmanın yanında diğer mühim bir husus da, kalbin saf ve berrak bir hâle getirilmesidir. Aslî cevheri itibâriyle kalp, bu âlemde “nazargâh-ı ilâhî”dir. Yani Cenâb-ı Hakk’ın nazarlarının tecellî mekânı olmak gibi bir şerefe mazhardır. Ancak nasıl ki bir sarayın tahtında sultandan gayrısının oturması mümkün değilse, vücut mülkünün sarayı hükmündeki kalbin de, Allah’tan gayrı her şeyden, yani nefsânî düşüncelerden, çirkin temâyüllerden ve mâsivâdan arındırılıp temizlenmesi gerekir. Aksi hâlde kalp, ilâhî lûtuflara kapanır. Fakat bu, Allah’tan başkasına muhabbet beslenemeyeceği mânâsına gelmez. Gerçi, nefsini tezkiye ve kalbini tasfiye edip de kalb-i selîmin zirvelerine ulaşanlar, mâsivâ muhabbetinden âzâde olmuşlardır. Ancak diğer insanlar, derece derece, mal, evlât vs. muhabbetlerini kalplerinden tamamıyla silmeye muvaffak olamazlar. Esâsen bu nevî muhabbetler, belirli bir sınırı aşmadığı müddetçe meşrûdur.

Kalp tasfiyesinin ehemmiyetini kavramak için, kalbin maddî ve mânevî hayattaki mevkiine bakmak kâfîdir. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kalbin hayâtî ehemmiyetini şöyle ifade buyurmuştur:

“...İnsan bedeninde bir et parçası vardır. O sağlam ve sâlih olursa beden bütünüyle iyi, o kötü olursa beden de tamamıyla kötü olur. Dikkat ediniz ki o, kalptir.” (Buhârî, Îmân, 39)

Hazret-i Mevlânâ -kaddesallâhu sırrahû-, bir çuvalın dibindeki deliği kapatmadan içini doldurmaya çalışmanın beyhûde bir gayret olduğunu ifade eder. Bunun gibi amellerin de ancak tasfiye edilmiş bir kalp ile yapıldığı takdirde kişinin saâdetine vesîle olabileceği âşikârdır. Zira ameller niyetlere bağlıdır. Niyet ise, kalbin amellerinden biridir. Bu münâsebetle niyetin tashîhi ve ihlâsla tezyîni şarttır.

Allâh’ın huzûruna ancak selîm kalple, yani tasfiye edilip bütün mânevî hastalıklardan arındırılarak içi ilâhî muhabbetle doldurulmuş tertemiz bir gönülle çıkanlar kurtuluşa erebileceklerdir. Bunu Cenâb-ı Hak şöyle bildirir:

“O gün ne mal fayda verir, ne de evlât. Ancak Allâh’a kalb-i selîm (tertemiz bir kalp) ile gelenler müstesnâ.” (eş-Şuarâ, 88-89)

MANEVİ ARINMANIN 11 TEMEL ŞARTI

Mânevî tezkiye ve tasfiye neticesinde selîm bir kalbe ve mutmain bir nefse sahip olabilmek için riâyet edilmesi gereken birtakım şartlar vardır. Onların başlıcaları şunlardır:

  1. Helâl gıda
  2. İstiğfar ve duâ
  3. Kur’ân okumak ve ahkâmına tâbî olmak
  4. İbadetleri huşû ile edâ etmek
  5. İnfak
  6. Geceleri ihyâ etmek
  7. Zikrullâh ve murâkabe
  8. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e muhabbet ve salevât-ı şerîfeye devam etmek
  9. Tefekkür-i mevt
  10. Sâlih ve sâdıklarla beraber olmak
  11. Güzel ahlâk sâhibi olmak

Bütün bu şartlar üzerinde ciddiyetle durulup, gayretle yaşanması neticesinde elde edilen kalb-i selîm, mâsivâdan arınmış ve mücellâ bir ayna gibi Hakk’ın cemâlî sıfatlarının tecellîgâhı hâline gelmiş demektir. Hak Teâlâ, kulunun kalbinde cemâlî sıfatlarının tecellîlerini görünce onu sever ve ondan râzı olur.

Rabbimiz, her şeyin yaratıcısı ve sahibidir. Bu sebeple O, bütün mahlûkattan müstağnîdir. O’na götürülebilecek hiçbir kıymetli hediye yoktur ki O’nun sonsuz hazinesinde bulunmasın. O, hüsn-i mutlaktır; bütün iyilik ve güzelliklerin menşeidir. Bu yüzden varlıklar içinde en güzel ve en kıymetli şey, Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-i hüsnâsına, yani güzel isimlerine ayna olabilecek kadar saf ve berrak bir “kalp”tir. Dolayısıyla Rabbimiz’e takdîm edilmeye en lâyık hediye de, Yüce Mevlâmızın bizden istediği “kalb-i selîm”dir.[2]

Dipnotlar:

[1] Bkz. Yûsuf Sûresi, 53. âyet-i kerîme.

[2] Fazîletler Medeniyeti 1 kitabının 465-472. sayfalarından iktibasla hazırlanmıştır.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Gençler Soruyor, Erkam Yayınları