Dijital Yalnızlık ve Bir Gençlik Çığlığının Anatomisi
Kahramanmaraş saldırganının manifestosu üzerinden dijital yalnızlık, anime kültürü ve gençlik krizi analiz ediliyor.
Psikolog ya da psikiyatr değilim. Fakat yine de Kahramanmaraş saldırganının olaydan çok kısa süre önce sosyal medyada yayımladığı Manifestoyu/Bildirgeyi bir profesyonel gibi değil, sıradan bir vatandaş, bir baba olarak değerlendirmek istiyorum. Çünkü gördüğüm manzara o kadar korkunç ve üzüntü verici ki…
DİJİTAL YALNIZLIK VE GENÇLİK KRİZİ ÜZERİNE BİR ANALİZ
Önce bir uyarı: Saldırganının dünyasına kısacık bir bakış bile, çoğu anne-babanın varlığından habersiz olduğu, hiç duymağı bir dilin konuşulduğu, gerçekte mevcut olmayan karakterlerin yaşadığı bir dünyaya yolculuk demek.
Saldırganın İngilizce yazdığı manifesto şu selamla başlıyor mesela: "Konbanwa (Japonca, iyi akşamlar), ben Konata'yım. Konata da ben. Onu çok, ama çok seviyorum.”
Peki, Konata kim? Konata, Japonya’nın dünyaca ünlü, dört genç kızın hayatının anlatıldığı anime ve manga serisi Lucky Star‘ın mavi saçlı, yeşil gözlü, tam bir “otaku” olan, tembel ama zeki ana karakteri. Cosplay Kafe’lerde hayatını geçiren, ders çalışmayıp kopya çeken, sorumluluklarından kaçan bir karakter.
İşte saldırgan, biyolojik olarak bir erkek olsa da, “ben Konata’yım” diyerek kendisini bu mavi saçlı genç kız ile özdeşleştiriyor. Karakterin yer aldığı Lucky Star serisi de, anime ve mangalar arasında ‘Slice of Life’ (SoL) türünün en meşhur örneği olarak kabul ediliyor.
Biliyorum, durmamız gerek. Anime, manga, otaku, Cosplay Kafe, ‘Slice of Life’… Fakat sizi uyarmış, başka bir dilin konuşulduğu bambaşka bir dünyaya giriyoruz demiştim.
En basit şekliyle söylersem. Manga, Japon çizgi romanına verilen isimdir ve anime de bu çizgi romanların televizyon, sinema vb. için filmleştirilmiş biçimidir. Otaku, anime ve manga delisi, video oyun bağımlısı, Cosplay Kafe’lere aşırı düşkün karakterlerin ortak lakabıdır. Cosplay Kafe, Japonya’daki manga ve anime karakterlerinin kıyafetlerini giyen personelin hizmet ettiği özel bir kafe türüdür. Slice of Life’ı Türkçeye ‘Günlük Hayattan Kesitler’ diye çevirmek mümkün. Bu tür anime dizilerde büyük maceralar, savaş ve kahramanlıklar veya dramatik olaylar yerine tamamen karakterlerin normal, sıradan günlük hayatları anlatılıyor.
Evet, uzaktan bakınca saldırganın dijital ekranı açıp içine girdiği dünya oldukça “renkli” ve “kalabalık” görünüyor değil mi? Belki bu yüzden asla yalnızlık çekmemiş olduğunu da düşünülebilirsiniz. Oysa gerçek çok farklı.
MANİFESTONUN ARDINDAKİ DİJİTAL YALNIZLIK GERÇEĞİ
Saldırganın manifestosundan bazı cümlelerini ödünç alıyorum:
“Tüm hayatım boyunca yalnızdım. Aslında neden yalnız olduğumu bilmiyorum.”
“Söylemeye çalıştığım şey şu: O gün geldiğinde [saldırıyı kast ediyor] yalnız olmayacağım.”
“Çok yalnızım. Neredeyse hiç arkadaşım yok.”
“Ailem benden nefret ediyor, benden korkuyorlar. Benden hayal kırıklığına uğradılar ve bana ait tüm umutlarını yitirdiler.”
“Çok yalnızım. Hepsinden nefret ediyorum.”
Saldırgan manifestosunda İngilizce’de yalnızlık karşılığı olan ‘alone’, ‘lonely’, ‘loneliness’ gibi kelimeleri tam 14 cümlede kullanmış. Bu yüzden bendeniz, manifestonun bir saldırganlık manifestosundan daha çok bir yalnızlık manifestosu, bir yalnızlık çığlığı olduğunu düşünüyorum. Sanırım yazmadan önce kimselerin pek duymadığı, duysa bile anlayıp karşılık veremediği bir haykırış…
En çok içimi yakan cümlelerden birisi şu oldu:
“Bu fikri seviyorum. İnsanların beni tanıması, beni fark etmesi, bana garip bir hayvanat bahçesi hayvanı gibi bakmaması...”
Yalnız olduğunu defalarca tekrar eden, başkalarının kendisine ‘garip bir hayvanat bahçesi hayvanı gibi’ baktığını hisseden, iç dünyasında ‘ailesine ulaşamamış’ ve ‘ailesince de kendisine ulaşılamamış’ bir genç.
Yalnızlığını gidermek, sesini, varlığını dış dünyaya duyurmak için çizdiği yol ise çok korkunç:
“Siz bunu okuduğunuzda, ya büyük bir şey yapmayı planlıyor, ya büyük bir şey yapmış, ya da büyük bir şey yapmak üzere olacağım.”
“Bu dünyada varlığımı ve bu gezegene verdiğim zararı hissettiklerinde, sonunda beni fark edecekler. Başka seçenekleri kalmayacak. Ve bu hoşuma gidiyor.”
Herkesin onu fark edeceği büyük bir eylem planlayan saldırgan, yapacağı şeyi meşrulaştırmak için bir yandan yalnızlığın yapacaklarının sebebi olmadığı fikrine kendini ikna etmeye çalışıyor diğer yandan da bir üstünlük sanrısı geliştiriyor:
“Bu yalnızlık duygusunun, yaptığım veya yapmaya devam edeceğim şeylerin nedeni olduğuna inanmıyorum. Her şeyi yalnızlığa bağlamak çok aptalca.”
“Yalnızım. Neden? Çünkü ben bir dâhiyim. Çünkü herkesten daha iyiyim. Çünkü üstün insanım. Çünkü kendime karşı dürüstüm. Çünkü sadece daha iyiyim. Zekâ açısından çevremdeki herkesten daha iyiyim.”
Açıkça, karanlık yalnızlığının ona yaptıracağı şeyleri meşrulaştırmak için Konata’yı ve olduğunu vehmettiği üstün zekâsını kendisine kalkan yapıp arkasına saklanıyor. Sadece Konata’nın da değil Subaru Natsuki’nin de…
Metinde şöyle bir cümle var:
“Yalnızlık bir neden değil. [Bunu düşünmek] oldukça aptalca. Mesela, Subaru Natsuki çok yalnızdı ama (tesadüfen) sizden biri "Bunu yalnız olduğum için yaptım" derse o, bunu diyene tecavüz ederdi.”
MANİFESTODA GEÇEN ANİME KARAKTERİ VE SANAL KİMLİKLER
Manifestoda referans verilen ikinci isim de bir manga ve anime karakteri. Subaru Natsuki, “Re: Zero - Başka Bir Dünyada Hayata Başlamak” isimli anime serisinin ana kahramanı. Marketten eve dönerken aniden başka bir dünyaya (Lugunica Krallığı) taşınmış bir NEET. NEET, İngilizce “ne okul eğitiminde, ne iş hayatında, ne de mesleki eğitimde”nin kısaltması. Bizde karşılığı “ev genci”.
17 yaşındaki lise terk Subaru Satella isimli bir cadı tarafından Ölümden Dönüş yeteneğiyle ödüllendirilmiş. Öldüğünde zamanı geriye sarıp, her şeyi hatırlayabiliyor ama kimseye bundan bahsedemiyor. Dışarıdan neşeli ve şakacı görünse de sözünde duramayan, yalnızlık duygusu çok güçlü Subaru’nun amacı gümüş saçlı bir yarım-Elf olan Emilia’ya yardım edip kahraman olmak. Yarım-Elf ise, insan ile ‘uzun kulaklı, uzun ömürlü, çok güzel bir ırk’ olan Elf ırkının melezine verilen isim. Evet, yine bilmediğimiz tuhaf, sanal bir dünya ve onun sorunlu bir karakteri daha.
ANİME KÜLTÜRÜ, YALNIZLIK VE BİR GENÇLİK ÇIKMAZI
Yazdıklarından hareketle söylersek karşımızda, kendisi gibi zamanının tamamını ekran başında geçiren Konata karakteriyle çarpık bir bağ kurmuş, cinsiyet karmaşası yaşayan (bu yazı konusu dışında, fakat saldırgan bir sosyal medya mecrası yayınında etek giyiyor, bir başka mecrada tanıştığı Arjantinli arkadaşı ondan she/kadın diye bahsediyor), gerçeklik algısı bozulmuş, inkâr edip güçlü görünmeye çalışsa da temel motivasyonu yalnızlık olan bir çocuk var. Hem nefret ettiği hem de kimliğinin temel karakteri olduğunu bildiği hastalıklı bir yalnızlığın yakıcı kısır döngüsü içerisinde çırpınıp duran bir çocuk...
Muhterem Osman Nuri Topbaş Hocaefendi’nin evlatlarımızın yolunu kesen afetlerin başında sıraladığı interneti dijital sanal dünyasının, sosyal mecraların, oyunların karanlık ve kirli sokaklarında kaybolmuş, rahmani değil şeytani vitrinleri seyretmeye dalmış bir evlat…
Yaptığı korkunç eylemden dolayı onu ve/veya muhtemelen ‘okçular tepesini çoktan terk etmiş’ ailesini suçlamak çok kolay.
Fakat yarın Rûz-i Mahşerde bu evlat karşımıza çıkıp “ey Ümmeti Muhammed, niçin aranızdan hiç olmazsa bazıları bana ulaşmadı, derdime çare olmaya çalışmadı, bana bir kardeş, sırdaş, arkadaş, yoldaş olmadı?” derse ne diyeceğiz? Buna cevap vermek sizce o kadar kolay mı?
Kaynak: Prof. Dr. Murat Okçu, Altınoluk Dergisi, Sayı: 483