Çocuklar Neden Şiddete Sürükleniyor?

RÖPORTAJ

Bilal Akyol’un gerçekleştirdiği bu röportajda Dr. Muhammed Ersin Toy; okul saldırıları, dijital şiddet ve çocukların yalnızlaşan dünyasını değerlendiriyor.

Röportaj: Bilal Akyol

Okullarda peş peşe yaşanan saldırılar; dijital dünyanın çocuklar üzerindeki etkisini, yalnızlaşan gençliği ve ailelerin gözden kaçırdığı tehlikeleri yeniden gündeme taşıdı. Dr. Muhammed Ersin Toy, Bilal Akyol’un sorularını cevapladı.

OKULLARDA YAŞANAN SALDIRILAR TOPLUMA NE SÖYLÜYOR?

Hocam, geçtiğimiz günlerde okullarımızda peş peşe yaşanan elim saldırılar hepimizi derinden sarstı. Biz ülke olarak bu tür olaylara pek aşina değiliz. Bu hadiseleri sıradan bir asayiş vakası, bir güvenlik zafiyeti olarak okumak ne kadar doğru?

Toplum olarak iliklerimize kadar derin bir yasın içinden geçiyoruz. Yaşadığımız bu iki olayı sıradan bir asayiş vaka olarak görmemek gerekir. Bu sadece bir güvenlik meselesi değildir; çocukların dünyasını, eğitim sistemini, dijital çevreyi, aileyi ve toplumun gidişatını birlikte sorgulamayı zorunlu kılan çok daha büyük bir alarmdır.

Bugün asıl mesele, sadece "bu çocuklar bunu neden yaptı?" sorusunu sormak değildir. Elbette bu soru önemlidir. Ama ondan daha büyük soru şudur: Dünya nereye gidiyor, Türkiye nereye gidiyor, çocukluk neye dönüşüyor ve biz buna ne kadar hazırlıklıyız?

Çünkü karşımızdaki tablo, iki çocuk failin psikolojisinden ibaret değildir. Bu tablo; çocukların büyüdüğü sosyal çevrenin, eğitim sisteminin, okul yapısının, dijital dünyanın, kültürel iklimin, akran ilişkilerinin, aile içi denetimin ve koruma mekanizmalarının aynı anda aşındığını, yozlaştığını ve yapay zekâ ile birlikte baş döndürücü bir hızla değiştiğini gösteren daha büyük bir krize işaret etmektedir.

Yurt dışında çok yaygın olan bu okul saldırılarıyla ilgili enstitülerin kaleme aldığı çalışmalar da bunu söylüyor: Bu tür saldırılar tek bir nedenden doğmaz; çoklu risklerin bir araya gelmesiyle vuku bulur. Bu yüzden katile değil, katilin çıktığı zemine bakmak gerekir. Çünkü katil neden değil, sonuçtur. Bu katilin yetiştiği zemine de bakmamız gerekiyor.

GENÇLER NEDEN KARANLIK KARAKTERLERLE ÖZDEŞLEŞİYOR?

Olay aslında gençlerin güzel örnekliklerden uzak kaldıklarını, gerçeklikten koparak kendilerini karanlık ve kurgusal karakterlerle özdeşleştirmelerine işaret ediyor. Bu durumu nasıl okumalıyız? Bunun sebepleri nedir?

Bu tür savrulmalar, dış dünyadan kopmuş, ekranlara ve oyunlara bağımlı, dijital ağların içine hapsolmuş bir zihnin yansımalarıdır. Karşımızda sosyalleşemeyen, sağlıklı iletişim kuramayan profiller var. Kurgusal karakterlerle kurulan bu marazi özdeşlik, basit bir popüler kültür hayranlığı değildir. Aksine, gençlerin kendi gerçek kimliğiyle bağını tamamen kopardığını, ağır bir yalnızlık ve dışlanmışlık hissinden kaçarak kendilerini sanal bir üstünlük fantezisiyle yeniden var etmeye çalıştığını gösteren bir psikolojik kırılmadır.

Kurgu ile gerçeklik arasındaki sınırlar aşındıkça, gerçek dünyadaki "görünmezlik" ve "değersizlik" hissini sanal bir kibirle yıkmaya çalışıyorlar. Kendini kurgusal ve üstün bir figür olarak konumlandırma çabası, aslında iç dünyalarındaki o derin boşluğu örtme telaşıdır. Şiddet ve saldırganlık da sadece fiziksel bir eylem olmaktan çıkıp, dikkat çekme, kendini kanıtlama ve "beni fark edin" diye çığlık atan marazi bir gösteriye dönüşüyor.

DİJİTAL DÜNYA ŞİDDETİ NASIL BESLİYOR?

Bu "beni fark edin" çığlığı ve marazi görünürlük arzusu çok ürkütücü. Peki, evlatlarımızı yutan o dijital dünya bu süreci nasıl besliyor?

Dijital dünya, maalesef şiddeti kanlı bir sahneye dönüştürerek bu süreci besliyor. Son yaşadığımız acı hadisedeki dijital izler de bunun en somut örneğidir. Karşımızda bir anda cinnet geçirmiş, rastgele hareket etmiş bir çocuk yoktur; tersine, dijital alanda çok önceden işaretler veren, kendi karanlık dünyasını kuran, şiddeti zihninde büyüten ve bunu çeşitli sembollerle dışa vuran bir profil vardır.

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 16 Nisan 2026 tarihli açıklamasına göre Kahramanmaraş’taki fail çocuk WhatsApp profilinde, 2014 yılında ABD’de saldırı gerçekleştiren Elliot Rodger’a atıfta bulunan bir görsel kullanıldığı tespit edilmiştir. Aynı soruşturmada olayın terör bağlantılı değil, bireysel saldırı olarak değerlendirildiği belirtilmiş; ulusal medya da failin bilgisayarında 11 Nisan tarihli planlama niteliğinde bir metin bulunduğunu, saldırıda babasına ait beş tabancanın kullanıldığını ve babanın tutuklandığını aktarmıştır.

Bu tablo bize, karşımızdaki olayın yalnızca bir öfke patlaması değil; dijital işaretleri önceden ortaya çıkmış, planlama içeren ve gerçek silaha erişimle ölümcül hâle gelmiş bir süreç olduğunu göstermektedir.

Kahramanmaraş’taki faile baktığımızda karşımıza parçalanmış, savrulmuş ve dijital dünyanın içinde kendi kimliğini başka figürler üzerinden kurmaya çalışan bir profil çıkıyor. Oyun bağımlılığı, yoğun şiddet içerikli oyunlarla vakit geçirmesi, anime dünyasına aşırı kapanması, kendisini bir kız anime karakteriyle özdeşleştirerek dijital bir persona üretmesi, kapalı ve denetimsiz çevrim içi alanlarda uzun süre vakit geçirmesi…

Bütün bunlar birlikte okunduğunda, burada artık sıradan bir ergenlik bunalımından değil; dijital dünyanın içinde ağırlaşan bir kimlik savrulmasından, yalnızlıktan ve ruhsal kırılmadan söz etmek gerekir. Mesele yalnızca çocuğun ne izlediği ya da ne oynadığı değildir; mesele, kendisini nasıl kurguladığı, hangi sembollerle özdeşleştiği ve hangi karanlık dijital çevrelerin içinde var olmaya çalıştığıdır. Çünkü çocuk bazen odasında yalnız değildir; algoritmalarla, kapalı gruplarla, şiddeti normalleştiren içeriklerle ve görünürlük krizini besleyen dijital ağlarla birlikte yaşamaktadır.

Daha sarsıcı olan ise şudur: Çocuk 11 Nisan’dan itibaren hem kendi bilgisayarındaki notlarda hem de dijital platformlardaki söylemlerinde büyük bir şiddet eylemine işaret etmektedir. Yani felaket bir günde doğmamıştır; öncesinde iz bırakmış, sinyal vermiş, dilini kurmuş ve hatta kendisini sahnelemeye başlamıştır. ABD Gizli Servisi’nin okul saldırılarını önlemeye ilişkin kapsamlı analizleri de bunu göstermektedir: Bu tür saldırılar çoğu zaman önceden uyarı işaretleri verir; saldırganlar plan yapar, şiddete ilgi gösterir, çevrelerine ima veya açık tehditler bırakır ve çoğu vakada silaha erişim imkânına sahiptir.

Dolayısıyla burada asıl soru yalnızca “neden yaptı?” değildir; “neden daha önce fark edilmedi?” sorusudur. Çünkü çocuklar bir sabah uyanıp bir anda katile dönüşmüyor; çoğu zaman önce içine kapanıyor, sonra dijital alanda yeni bir persona kuruyor, ardından şiddeti bir görünürlük dili hâline getiriyor, en sonunda da gerçek silaha ulaştığında felaket gerçekleşiyor.

Daha büyük ayrıntı ise failin profil fotoğrafının Elliot Rodger’a uzanmasıdır. Bu rastgele bir tercih değildir. Rodger, 2014’teki Isla Vista saldırısından sonra özellikle Batı’daki bazı çevrim içi nefret ağlarında, “incel” diye adlandırılan dışlanmışlık, öfke ve kadın nefretiyle örülü kırılgan erkeklik söylemlerinin sembol isimlerinden birine dönüşmüştür.

Dolayısıyla bir çocuğun gidip bu kişiyi kendisine profil resmi yapması, yalnızca bir görsel seçimi değil; bir özdeşleşme, bir hayranlık ve şiddeti meşrulaştıran karanlık bir referans alanıdır. Aile burada bir an durup “Bu kim?”, “Neden profilinde bir katilin resmi var?” diye sorsaydı, belki de bu karanlık hattın bir kısmı erkenden açığa çıkacaktı. Ama çoğu zaman tam da burası atlanıyor: Çocuğun ekranına bakılmıyor, dijital çevresine girilmiyor, profil fotoğrafı bile sorgulanmıyor. Böylece çocuk, odasında yalnız büyümüyor; karanlık dijital dehlizlerin içinde kendi felaketini de büyütüyor.

Babanın anlatımları da bize acı bir hakikati gösteriyor: Çocukların dijital dünyası çoğu zaman ailelerin gözünden kaçıyor. Oyun, ekran, İngilizce konuşulan kapalı platformlar, anonim hesaplar, kapatılan pencereler, hızla söndürülen ekranlar… Bütün bunlar artık yalnızca “ergen mahremiyeti” değildir; bazen ağır bir kopuşun, bazen kimlik bunalımının, bazen de yaklaşan bir tehlikenin işaretidir.

Nitekim Discord’a Türkiye’de 9 Ekim 2024’te mahkeme kararıyla erişim engeli uygulanmıştı; ancak bu hadiseden sonra emniyetin yüzlerce hesabı ve çok sayıda dijital grubu daha engellediği görüldü. Bu da bize sorunun tek bir platform meselesi olmadığını, çocukların denetimsiz dijital alanlarda nasıl bir karanlık dolaşıma girebildiğini göstermektedir. Çocuğun odası artık yalnızca bir oda değildir; bazen orası, ailenin hiç bakmadığı, okulun hiç görmediği ve toplumun çok geç fark ettiği bir dijital savaş alanına dönüşmektedir.

KÜLTÜREL İKLİM VE MEDYANIN ETKİSİ NEDİR?

Peki kültürel iklimimizin bundaki payı nedir? Televizyonlarda sürekli kaba gücün ve mafyavari tiplerin yüceltilmesi süreci nasıl etkiliyor? Biz nerede hata yapıyoruz ki çocuklar hikâyelerini karanlık sitelerde arıyor?

Bu noktada ilk büyük mesele, kültürel iklimdir. Kültürel üretim araçlarının şiddeti, şiddet olaylarını estetikleştirerek görsel bir şov hâline getirebilmesidir. Algoritmaların şiddeti, hızla ve görünürlükle inşa ederek değerli kılması da bu iklimi güçlendirmektedir.

Kültürel hegemonya yalnızca bir fikri yaymak değil; içeriklerin, imgelerin, karakterlerin, tekrar eden hikâyelerin ve rol modellerin zamanla bir anlam dünyası inşa etmesi, normalleşmesidir. Şiddetin sürekli dolaşımda olduğu, mafyatik erkekliğin karizma gibi sunulduğu, kaba gücün itibar ürettiği, öfkenin meşru bir kimlik biçimine dönüştüğü bir medya evreni; özellikle ergen çocuklar için çok tehlikeli bir rol model alanı yaratır. Medya tek başına katil üretmez; ama şiddetin dilini, jestlerini, estetiğini ve çözüm biçimini hayatın normali hâline getirip sıradanlaştırabilir. Hatta bu şiddeti bir "değer" ve "başarı" durumu olarak da sunabilir. Sorun yalnızca çocukların şiddet içeren bir şey izlemesi değildir.

Asıl sorun, şiddetin karizma, güç, görünürlük ve hatta "erkeklik" üretmenin dili gibi sunulmasıdır. Böyle bir kültürel iklimde yalnız, dışlanmış ve öfkeli bir çocuk için saldırganlık bazen bir çöküş değil, yanlış kurulmuş bir çıkış gibi görünmeye başlayabilir. İletişim çalışmaları, çocukların kavga videolarını ve şiddet içeriklerini izleyerek zaman zaman sosyal ortama uyum sağlamayı sembolik olarak göstermek durumunda kaldıklarını göstermektedir; tehlike tam da buradadır.

Tam burada popülerleşen gençlik dizilerindeki o dışlanmışlık temalarının neden dünya çapında bu kadar tartışıldığını daha iyi anlayabiliyoruz. Dizilerdeki kimi çocuk karakterler kendisini "incel" olarak tanımlamaktadır. Yani kadınların beğenmediği, kendisini çirkin ve dışlanmış gören, asosyal olan ve bunun içinde intikam duygusu büyüten bir çocukluk krizinin temsilidir. Bu tür yapımlar, okul saldırganının profiline koyduğu o katil figürünün temsil ettiği ideolojik hattı, yani kadınlar tarafından beğenilmeyen, reddedilen çevrim içi altkültürlerin ruh hâlini görünür kılan bir yapım olarak karşımızda durmaktadır.

Fakat Türkiye olarak "incel" meselesini, bizim çocuklarımızda da karşılığı olabilecek bir kriz alanı olarak neredeyse hiç görmedik. Çocukluk krizlerinin dönüşümünü maalesef biz tartışmadık. Bu noktada medyamızda özellikle çocukların ruh dünyasını anlayan, onu sorunlaştıran içeriklerin eksikliğini de görmekteyiz.

Burada ayrıca şu soruyu sormak zorundayız: Neden Türkiye'de çocukların bu ruhsal kırılmalarını, psikolojik ikilemlerini, modern dünyanın kavgası içindeki yalnızlığını, sevgisizliğini ve merhametsizleşen dijital ortamda kayboluşunu merkeze alan güçlü anlatılar çok az? Neden çocuklar kendi hikâyelerini ailede, okulda, öğretmende, kamusal kültürde değil de dijital karanlıkta, algoritmalarda, gruplarda ve anonim sitelerde arıyor? Merkez medya bu konuda çocuklar için içerik üretmek zorundadır. Ama bu içerik mafyavari bir gösteri diliyle değil; çocuğun yarasını, kırılmasını, yalnızlığını ve yardım çağrısını anlayan bir dille üretilmelidir.

AİLELER ÇOCUKLARINI NASIL KORUYABİLİR?

Son olarak ailelere ve topluma ne tavsiye edersiniz? Evlatlarımızı bu uçurumlardan kurtarmak, evlerimizi yeniden "yuva" kılmak için ebeveynler ne yapmalı?

Bu vaka özelinde, çocuğun bir katile dönüşüp katliam yapmasının ardında, bilimsel raporların da işaret ettiği gibi psikolojik kırılganlık, var olabilmeyi bilememe ve görünürlük krizi bulunmaktadır. Düşünce kuruluşlarının okul saldırılarına ilişkin raporu, bu tür faillerin olay öncesinde yoğun stres, çatışma, duygusal kriz ve uyarı işaretleri verdiğini gösteriyor.

Yani bu çocuklar bir anda caniye dönüşmüyor; içlerinde uzun süredir büyüyen kırılma, öfke, aşağılanma ve değersizlik hissi taşıyorlar. Şiddet de kimi zaman "beni görün, beni duyun" deme biçimine dönüşüyor. Failde de hem arkadaş anlatımları hem babasının ifadeleri, bu potansiyelin uzun süredir işaret verdiğini düşündürüyor.

İkinci büyük neden akran zorbalığı ve sosyal dışlanmadır. Çocuk artık yalnız sınıfta değil, telefonda ve çevrim içi ortamda da aşağılanıyor; baskı süreklileştikçe utanç, yalnızlık ve intikam duygusu derinleşiyor.

Üçüncü neden dijital dünya ve algoritmik maruziyettir; mesele yalnızca çocuğun ne izlediği değil, ona neyin tekrar tekrar gösterildiğidir.

Dördüncü neden aile ve okul denetimindeki zayıflıktır. Çünkü bu tür saldırılar çoğu zaman saldırı günü başlamaz; öncesinde davranış değişiklikleri, tehditler, dijital işaretler ve ruhsal kırılmalar vardır. Bu yüzden asıl soru yalnızca "neden yaptı?" değil, "neden daha önce fark edilmedi?" sorusudur.

Beşinci ve en kritik neden ise silaha erişimdir. Çünkü psikolojik çöküş, dijital etkilenme, dışlanma ya da kişisel bunalım tek başına toplu ölüme yol açmaz; ölümcül eşiği geçen şey, çocuğun gerçek silaha ulaşabilmesidir. Bu nedenle okul saldırılarını yalnızca failin psikolojisi üzerinden değil; sosyal dışlanma, dijital maruziyet, aile-okul zafiyeti ve silah güvenliği birlikte düşünülerek okumak zorundayız. İki katil de silaha ulaşmıştır.

Anne babaların iyi çocuk yetiştirmeyi yalnızca başarıya indirgememesi gerekir. İyi çocuk, sadece başarılı değil; merhamet, saygı ve ahlaki değerleri içselleştirmiş çocuktur.

Ailelerin çocuklarının iç dünyasına dönmesi, evin bir yuvaya dönerek yeniden huzur, sekinet, muhabbet ve güven alanı hâline gelmesi şarttır. Çünkü babanın anlattıkları da gösteriyor ki çocukların dijital dünyası çoğu zaman ailelerin gözünden kaçıyor; oyun, ekran ve çevrim içi çevre içinde büyüyen yalnızlık, toplumsal bir krize dönüşüyor. Odasında oyunlarla savaşan çocuk bir dijital platform aracılığıyla oyundaki kişiliğini, kimliğini sokakta arayabilir? Bir katil sosyopatın sapkınlığının müridi olabilir! Yabancı istihbarat servislerinin yönlendirmesiyle, teşvikiyle, manipülasyonuyla bir katliam dahi yapabilir!

Bugün ebeveynlerin, sosyal medyanın bir bilişsel savaş alanına dönüştüğünü kavraması, akran zorbalığının dijital dünyada nasıl büyüdüğünü görmesi ve çocuklarının dünyasına yeniden yaklaşması gerekiyor. Çocuğun özel alanı ve mahremiyeti elbette önemlidir; ancak bu mahremiyet, denetimsiz bir başıboşluk değil, sağlıklı bir gözetim ve rehberlik süreci içinde korunmalıdır.

Çocuk nerede bulunduğunu, ne yaptığını ailesiyle paylaşabildiği, hangi içeriklerle karşılaştığını ve hangi mecralarda yer aldığını şeffaf biçimde anlatabildiği sürece burada doğal bir gelişim alanı vardır. Fakat çocuk her şeyi kapatıyor, gizliyor, dijital ortamda ne yaptığı bilinmiyor ve istihbarat örgütlerinin, terör ağlarının, sapkın yapıların ya da azgın dijital grupların etkisine açık bir alana sürükleniyorsa, orada artık “özel alan” diyerek geri çekilmek doğru değildir.

Aileler çocuklarını açık, dikkatli ve bilinçli bir şekilde denetlemelidir. Çocuğun hangi platformlarda bulunduğunu, ne tür içeriklerle karşılaştığını, nasıl görüşler benimsediğini, kimlerle temas kurduğunu ve hangi oyunları oynadığını mutlaka bilmeli, gözlemlemeli ve gerektiğinde müdahale etmelidir. Nitekim geçmiş yıllarda emniyet birimlerimizin ortaya çıkardığı bazı olaylar, özellikle online oyunlardaki mesajlaşma özellikleri üzerinden çocukları kandırmaya, yönlendirmeye ve etki altına almaya çalışan karanlık çevrelerin varlığını açık biçimde göstermiştir.

Dışarıda bir yabancı çocuğumuzun yanına geldiğinde nasıl dikkat kesiliyor, onu sorguluyor ve korumaya çalışıyorsak; çocuğun elindeki telefon, tablet ya da bilgisayardaki bir uygulama üzerinden de onu milyarlarca insanın erişimine açık bir dijital alana bırakmış olduğumuzu unutmamalıyız. Bu yüzden aile, çocuğun dijital dünyasını mutlaka görmeli, izlemeli, anlamalı ve denetlemelidir.

Medyanın da çocukların iç dünyasını anlayan daha güçlü anlatılar üretmesi, sosyal medya ve benzeri platformlarda ise daha sert çocuk güvenliği düzenlemelerinin hayata geçirilmesi şarttır. Çünkü çocuk ve ergenlerin maruz kaldığı şiddet içerikleri, kontrolsüz dijital ortamlar üzerinden şiddet eğilimini besleyen bir iklim üretmektedir.

Doğan Cüceloğlu'nun dediği gibi:

"Mükemmel değil, merhametli çocuklar yetiştirin. Karıncaları ezmeyen, ağaç dallarını kırmayan, çiçekleri ezip geçmeyen, sevgiyi hissetmeyi ve hissettirmeyi bilen çocuklar."

Ve en önemlisi:

Çocuğunuzu odasında tek başına, başka bir galaksideki kara deliğe teslim etmeyin.

Çünkü o katil, hepimizin çocuğu olabilirdi.

Kaynak: Altınoluk Dergisi, Sayı: 483