Cenâb-ı Hakk’ın En Çok Gazabını Çeken Husus

İbadet Hayatımız

Gâfil insanların hâli Nahl suresi 4. ayette nasıl anlatılıyor? Nîmetlerden mahrumiyete ve azâba sebebiyet veren ameller nelerdir? Cenâb-ı hakk’ın en çok gazabını çeken husus nedir? Padişah ve av köpeğinin ibretlik kıssasından çıkarmamız gereken dersler nelerdir? Hak dostları kendilerini gafletten nasıl koruyor?

Hüdâyî Hazretleri buyurur:

Hakkʼa kul olmak istersen,
Edep gözle, edep gözle!
Murâdın bulmak istersen,
Edep gözle, edep gözle!..

Cenâb-ı Hakkʼın -farkında olduğumuz ve olmadığımız- sayısız nîmetine minnettar ve müteşekkir olmak yerine, gaflet ve isyan ile nankörlük etmek, esâsında en büyük edep mahrumluğudur.

Nitekim gâfil insanların bu hâli, âyet-i kerîmede şöyle tasvir ediliyor:

“O, insanı bir damla sudan yarattı. Fakat bakarsın ki (insan) Rabbine apaçık bir hasım oluvermiş.” (en-Nahl, 4)

Kulun, evvelinin necis bir nutfe, sonunun da toprağa gömülecek bir cîfe olduğunu unutarak, gurur ve kibir şaşkınlığına dûçâr olması kadar büyük bir hamâkat düşünülemez.

Fakat dünya hayatı; kimin Rabbine şükredip itaat edeceğinin, kimin de şikâyet, isyan ve nankörlükte bulunacağının test edildiği bir imtihan sahasıdır.

Bunun için de Rabbimiz âyet-i kerîmelerde;

“Şüphesiz Biz ona (insana, doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör!” (el-İnsân, 3)

“…Eğer şükrederseniz elbette size olan nîmetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azâbım çok şiddetlidir!..” (İbrahim, 7) buyuruyor.

Dolayısıyla aklı başında hiçbir insan, kendisine bu kadar nîmet bahşeden Rabbine karşı nankör olamaz. Zira bunun, hem o nîmetlerden mahrumiyete hem de elîm bir azâba sebebiyet vereceğini bilir.

PADİŞAH VE AV KÖPEĞİ

Bu hususta Ferîdüddîn Attâr -rahmetullâhi aleyh- çok ibretli bir kıssa nakleder:

Bir padişahın çok sevdiği bir av köpeği varmış. Avcılıkta pek mâhirmiş. Padişah her ava çıkışında mutlaka onu da yanına alır, ona çok değer verirmiş. Öyle ki, tasmasını mücevherlerle süsletmiş. Ayaklarına altın ve gümüşten halkalar taktırmış. Sırtına da sırmalı atlas bir çul giydirmiş.

Bir gün padişah, yine onu yanına almış ve saray erkânı ile ava çıkmış. Tasmanın ipek ipi elinde, at üzerinde vakur bir şekilde ilerliyormuş. Sultan gayet neşeliymiş.

Derken gördüğü bir manzara, sultânın bütün neşesini kaçırmış. Bakmış ki, o çok sevdiği köpeği, padişahın değerli köpeği olduğunu unutarak değersiz bir kemik parçasıyla oyalanıyor.

Padişah, mahzun olarak elindeki ipi çekmiş. Fakat köpek direnmiş ve o pis kemik parçasını kemirmeye devam etmiş. Bu hâl karşısında padişah, hayret ve hiddet hisleri arasında haykırmış:

“–Bunca ihsan ve ikramlarıma mazhar olmuşken, huzûrumda beni unutup kokuşmuş bir kemik parçasıyla meşgul olmak ha!.. Nasıl olur bu?!.”

Padişah son derece üzülmüş. Köpeğinin bu nankörlük, vefâsızlık ve duygusuzluğu ona çok dokunmuş. Bir köpek bile olsa, yaptığını mâzur görüp affetmek, içinden gelmemiş. Gazapla;

“–Yol verin şu edepsize!” deyivermiş.

Gâfil köpek, bu hiddetin mânâsını kavradığında iş işten geçmiş, artık yapacak bir şey kalmamış.

Padişâhın etrafındakiler;

“–Aman sultânım; üzerinde mücevher, altın, gümüş ne varsa alalım da öyle bırakalım!” dediklerinde;

“–Hayır! Bırakınız öyle gitsin!” demiş. Ardından da ilâve etmiş:

“–Bırakınız öyle gitsin de, ıssız ve kızgın çöllerde garip, aç ve susuz kaldığında onlara bakarak, kaybettiği ikram ve lûtufların acısını yaşasın!..”

Kıssadan alacağımız en büyük hisse şudur ki, Cenâb-ı Hakk’ın en çok gazabını çeken husus;

‒Yüce Zât’ına kulluk için yarattığı insanın, kulları için yarattığı fânî varlıklara gönlünü kaptırarak Rabbinden yüz çevirmesidir.

‒Rızka takılıp Rezzâk’ı unutmasıdır.

‒Sebeplere takılıp Müsebbibü’l-Esbâb’ı görmezden gelmesidir.

Velhâsıl insanın; Yaratıcıʼsını, Mevlâʼsını, gerçek sahibini ve Rezzâkʼını unutup başka kapılardan medet umması, büyük bir vefâsızlık ve edepsizliktir!

Cenâb-ı Hak, sayısız nîmetlerine mukâbil, kulunun böyle bir nâdanlık ve duygusuzluğa dûçâr olmasını istemiyor. Bu hususta sert bir üslûpla îkazda bulunuyor:

“Ey insan! Seni şekilsizlikten en güzel bir şekilde birleştiren, düzgün ve dengeli kılan, ihsânı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?!” (el-İnfitâr, 6-8)

HAK DOSTLARI KENDİLERİNİ GAFLETTEN NASIL KORUYOR?

Böyle bir gaflete dûçâr olmamak için, Hak dostları, kendilerini dâimâ ilâhî müşâhede altında görürler. Bunun için, bilhassa şu âyet-i kerîmelerin tefekküründe derinleşirler:

“…Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir…” (el-Hadîd, 4)

“…Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (Kāf, 16)

“Kullarım Sana, Ben’i sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım…” (el-Bakara, 186)

“…Şunu iyi bilin ki Allah, insan ile kalbi arasına girer…” (el-Enfâl, 24)

Hakîkaten; insanın içinden geçen duygu ve düşünceler, kendisi dışındaki bütün varlıklar için sırdır, yalnızca Cenâb-ı Hakkʼın mâlumudur. Dolayısıyla zâhir ve bâtın hiçbir hâl ve davranışımız, Cenâb-ı Hakk’a gizli kalamaz.

Bunun için, kendisine karşı edebe en çok riâyet etmemiz gereken, Cenâb-ı Hak’tır. Nitekim Rabbimiz, zamandan ve mekândan münezzeh olmakla birlikte, sonsuz ilim ve kudretiyle, her zaman ve mekânda kullarıyla beraber olduğunu bildiriyor.

Âyet-i kerîmede buyuruyor:

“Göklerde ve yerde olanları Allâhʼın bildiğini görmüyor musun? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka Oʼdur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka Oʼdur. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar, mutlaka O, onlarla beraberdir. Sonra kıyâmet günü onlara yaptıklarını haber verecektir. Doğrusu Allah, her şeyi bilendir.” (el-Mücâdile, 7)

“Sizden, sözü gizleyenle onu açığa vuran, geceleyin gizlenenle gündüzün yürüyen, (Oʼnun ilminde) eşittir.” (er-Raʻd, 10)

Dolayısıyla ilâhî kameraların her an kendisini kaydetmekte olduğu şuuruna sahip bir müʼmin, Allâh’a isyan edemez, dâimî bir kulluk edebi içinde yaşar. Gözler önünde yapmayacağı hatâ ve kusurlardan, nefsiyle baş başa kaldığı tenhâ yerlerde de kaçınır. Nitekim böyle sâlih kullar hakkında da âyet-i kerîmede:

(O takvâ sahipleri ki) onlar, görmedikleri hâlde Rabʼlerinden haşyet duyarlar (içten içe korkarlar)…” (el-Enbiyâ, 49) buyruluyor.

Velhâsıl üzerimizdeki en büyük hak; Hâlıkʼımız, Râzık’ımız ve Mevlâʼmız olan, kendisinden gelip yine kendisine döneceğimiz Allah Teâlâʼnın hakkıdır. Dolayısıyla en büyük edep de, Allâhʼa karşı gösterilmelidir.

Allâh’a edepten sonra gelen en büyük edep ise, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e edeptir. Zira bir hadîs-i şerîfte şöyle buyruluyor:

“Hayatım sizin için hayırlıdır; bazı hâdiseler yaşarsınız, bunun üzerine size ilâhî vahiy ve hükümler indirilir. Vefâtım da sizin için hayırlıdır. Amelleriniz bana arz edilir. Güzel bir amel gördüğümde Allâh’a hamd ederim, kötü bir şey gördüğümde de sizin için Allâh’a istiğfâr ederim.” (Heysemî, IX, 24)

Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Vedâ Hutbesi’nde;

“Sakın, (günah işleyerek) yüzümü kara çıkarmayın!” buyuruyor.[4]

Demek ki ümmet-i Muhammed olarak yaptığımız ameller, Peygamber Efendimiz’e de arz ediliyor.

Dolayısıyla Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi’nin:

Felekte hâsılı insan isen bir cânı incitme,

Günahkâr olma, Fahr-i Âlem-i Zîşânʼı incitme!

mısrâlarında ifade buyurduğu gibi, bizler de ümmetine son derece müşfik ve merhametli olan Peygamber Efendimiz’in gül yüzünü soldurup Oʼnu mahzun edecek yanlış davranışlardan titizlikle sakınmalıyız.

Her zaman şu duygu ve düşüncede olmalıyız:

“Şimdi Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz benim yanımda olsaydı ve ibadet hayatıma, ahlâkıma, evime, işime, evlât yetiştirme tarzıma baksaydı, hâlime tebessüm eder miydi? Yoksa Oʼnun azîz ve latîf kalbini mahzun mu ederdim?..”

İşte bu hâlet-i rûhiye ile, Efendimiz’in bizlerde görmekten hoşlanmayacağı şeylerden uzak durup hoşnud olacağı hâl ve davranışlarda bulunmak, O’na karşı göstereceğimiz en güzel edeptir.]

Cenâb-ı Hak cümlemizi, bu dünya hayatında yanlışlardan sakınarak, yarın mahşer gününde mahcup olmaktan kurtulan bahtiyar kullarından eylesin. Âmîn!..

 Dipnotlar:

[1] Nutfe-i nâçîz: Yok hükmündeki değersiz bir damla su.

[2] Attar, Tezkiretüʼl-Evliyâ, sf. 54-55, Erkam Yayınları, İstanbul 1984.

[3] Bkz. Müslim, Îmân, 77.

[4] Bkz. Heysemî, III, 271; Hamîdullah, el-Vesâik, s. 367.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2023 – Eylül, Sayı: 451