Bu İki Emânete Ne Kadar Sahip Çıkıyoruz?

İbadet Hayatımız

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bizlere neyi zimmetledi? Bizlere bırakılan emanete ne kadar sahip çıkıyoruz?

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Kur’ân ve Sünnet’i bizlere zimmetli kıldı. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyuruyor:

“Size iki şey (emânet) bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe sapıklığa düşmezsiniz:

  • Biri, Allâh’ın kitâbı Kur’ân;
  • Diğeri Rasûlü’nün sünneti...” (Muvattâ, Kader, 3)
  • Bu iki emânete ne kadar sahip çıkıyoruz?

Sahâbînin bu emânet mes’ûliyetine bir misal verelim:

Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Uhud Gazvesi’nde Sa‘d bin Rebî -radıyallâhu anh-’ı sordu. Onu bulduklarında bütün vücudu yaralarla kaplı olduğu hâlde, tâkatinin son damlasıyla şöyle diyordu:

“−Vallâhi gözleriniz kımıldadığı müddetçe; Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i düşmanlardan korumaz da başına bir musîbet gelmesine sebep olursanız, sizin için Allah katında ileri sürülebilecek hiçbir mâzeret yoktur!” (Muvattâ, Cihâd, 41; Hâkim, III, 221/4906; İbn-i Hişâm, III, 47)

İşte sahâbînin şuuru!..

Onlar Allah Rasûlü’nün kıymetini çok iyi idrâk etmişlerdi.

Zira O; kulları Hakk’a yaklaştırır, ehl-i cennet eyler.

Kâmil bir mü’min, O’nu nasıl sevmesin ki, O’nun; «ağlaması, gülmesi, üzülmesi, duâsı» bizim için...

Kabirde bile ümmetini düşünüyor:

“Dikkat edin! Ben hayatımda sizin için bir emniyet vesilesiyim. Vefât ettiğimde ise, kabrimde;

«–Yâ Rabbî!.. Ümmetî!.. Ümmetî!..» diye ilk sûr üfleninceye kadar nidâ edeceğim...” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, c. 14, s. 414) buyuruyor.

Lâkin; sevgiyi, muhabbeti ve ittibâı dilde bırakmak olmaz. Zira;

Muhabbetin kantarı, fedâkârlıktır.

Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e olan muhabbetimizi, O’nun yolunda gösterdiğimiz fedâkârlıklarla ölçmeliyiz.

Unutmayalım ki;

«O’nu tanımak, O’nu görmek ve O’nu duymak» insan için en büyük saâdet. Zira O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

GÜLLERİN ŞÂHI

En nâdan bir kimse bile, bir gül bahçesinden geçerken huzur bulur. Gülün tebessümü, rengi, şekli ve âhengi gönle ferahlık verir.

Gül, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in sembolüdür. O, gülden daha öteyedir.

Fuzûlî’nin dediği gibi:

Habîbim fasl-ı güldür bu, akar sular bulanmaz mı?

Yani;

“«Allah Rasûlü ile beraber olabilecek miyim?» diye kanlı gözyaşları döküyorum. Çünkü baharda da nehirler kanlı gözyaşlarına benzer bir renkte akarlar.”

O’nunla beraberlik, fasl-ı güldür.

O beraberliği zedelemek endişesi, bize kan ağlatmalıdır.

O’ndan mahrum kalma korkusu, bize kan ağlatmalıdır.

O’nun sevgisine nâil olabilmek de, bizi sevinç gözyaşlarına gark etmelidir.

Bu hayat dershânesindeki en mühim tahsil;

  • O Güller Şâhı’nı tanıyabilmek,
  • O Gül’ün mübârek kokusundan ve rûhânî dokusundan nasîb alabilmek,
  • O Gül’ün yaprağında bir şebnem tanesi olabilmektir...

Sultan Birinci Ahmed Han, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek ayak izlerini bir maket hâlinde sarığında taşımış ve bunu yapma gayesini şöyle dile getirmiştir:

N’ola tâcım gibi bâşımda götürsem dâim,

Kadem-i pâkini ol Hazret-i Şâh-ı Rusül’ün.

Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir,

Ahmedâ, durma, yüzün sür kademine o Gül’ün!..

Bu muhabbet dolu davranış;

“Allah Rasûlü’nün her emri, her arzusu ve her sünneti, başımın üstündedir.” mânâsına gelmektedir.

Ve yine o Peygamber âşığı sultan;

“–Rasûlullâh’ın kabrinin kandillerinde zeytinyağının yanması muvâfık değildir. Güller Şâhı’nın Ravza’sına gül yağı yaraşır.” diyerek Ravza-i Mutahhara’nın kandillerinde yakılmak üzere gül yağı vakfetmiştir.

İslâmî sahada 1400 küsur seneden beri yazılan binlerce eser, bir «Kitâb»ı anlayarak onda derinleşmek ve bir «İnsan»ı yani Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i daha yakından tanıyabilmek içindir.

Fakat yine de unutmamalıyız ki O’nun kıymeti;

İDRÂKİMİZİN ÜSTÜNDE!..

Kelimelerin mahdut imkânları ile yazılan bütün sîret kitapları, Hakîkat-i Muhammediye’nin kaçta kaçını ifade edebilir ki?!.

Biz, O’nu kendi sınırlı idrâkimizle ölçemeyiz.

Bir umman, bir okyanus; bir kovaya sığar mı?

Nitekim beşer idrâkinin bu sahadaki aczi yüzündendir ki, O’nu bizzat Cenâb-ı Hak tekrîm ediyor:

“Allah ve melekleri, Peygamber’e salât ederler. Ey mü’minler! Siz de O’na salevât getirin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin.” (el-Ahzâb, 56)

Hâsılı;

Kendimizi bu ölçülerle muhasebe edelim:

Muhabbetimiz ne nisbette?

Seven, sevdiğinin hâliyle hâllenir. Ayrıca;

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i sevdiğimiz kadar sevdirebiliriz.

Ashâb-ı kirâmın gönlünde hiçbir sevgi, Allah ve Rasûlullah sevgisinin önüne geçmedi. Ne mal-mülk, ne çoluk-çocuk, ne de can sevgisi... Zira bunların hepsi dünyada kalacak...

Allah ve Rasûlü’nün sevgisi ise, ebedî saâdetin gönül sermâyesi olacak.

Rabbimiz, gönlümüzü bu en kıymetli sermâyeden mahrum eylemesin. Bizi en çok sevdiği Allah Rasûlü’ne sevdirsin. Kalplerimize de «Muhabbetullâh»ı ve Habîbi’nin muhabbetini en kıymetli rızık olarak lütuf buyursun. Âmîn!..

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Ağustos, Sayı: 258