Bizden Sonraki Nesillere Karşı Vazifemiz

Kıssâlar

Hükümdar Nuşirevan ile yol kenarında çalışmakta olan yaşlı bir amca arasında geçen ibretlik hadise…

Nuşirevan vardı; merhametli bir padişahtı. Ferîdüddin Attâr Hazretleri oradan bir kıssayı naklediyor:

Padişah bir bahçeye yaklaşıyor, bir ihtiyar görüyor. İhtiyara şöyle hitap ediyor:

“Ey, gençliğini elif miktarı dik tutan, bak zaman ilerledikçe dal gibi beli bükülen ihtiyar! Saçın sakalın süt gibi ağarmış. Hak Teâlâ bilir ama herhâlde ömür defterinde yalnız birkaç yaprağın kalmış gibi… Bu son günlerini dinlenerek, huzur içinde geçirmek dururken; o titrek ellerini ağaç dikmekle mi geçiriyorsun? Zira sen belki de o ağacın meyvesini bile göremeyeceksin.”

Bunun üzerine ihtiyar, yerden aldığı bastona dayanarak önce biraz doğruldu. Sonra padişaha derin derin baktı. Burası çok mühim…

“Padişahım,” dedi, “Vaktiyle bizim için birçok kişi fidan dikti. Onlar, belki o diktikleri fidanların meyvesinden istifade edemeden vefat ettiler. Biz ise onların diktiği ağaçların meyvelerini yedik. Şimdi bize düşen vazife de aynı onların yaptığı gibi, bizden sonra gelecekler için fidan dikmek değil midir?”

Demek ki kıssadan hisse: Elhamdülillah, babalarımız, dedelerimiz… Memleketimiz olarak Müslüman bir cemaatten, Müslüman bir ana babadan, Müslüman bir diyarda doğup büyümekle geldik. Allah (c.c) geçmişlerimize rahmet eylesin. Fakat bizden de istenen, bizden sonrakiler için fidan dikmektir.

Bugün en mühim vazifemiz bu: Bir gençlik yetiştirmek. Çünkü bugün, kıyamet alâmetlerinin sefer ettiği bir zamandayız. İmanlar zedelenmeye başladı, itikatlar sallanmaya başladı. “Sabah kâfir, akşam mümin; akşam mümin, sabah kâfir…” (Bknz. Müslim, Îmân 186. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 30, Zühd 3; İbni Mâce, İkâme 78) Bana göre şöyle olmalı, böyle olmalı diyerek; kendi aklınca Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu nizama nizam vermeye kalkıyor. “Tarihselci” diyor, vesaire diyor.

Aile hayatına bakıyoruz, bir infisah hâlinde. Bütün o fazilet, ahlâk, o güzellikler gitmiş. Sanki ev bir otel: Eve geliyor, yatıyor; sabah herkes kendi dünyasına gidiyor. Yemekte zaten “ocak” denilen mutfak da yok, onu da filan motosikletler görüyor.

Ticarî hayata baktığımız zaman o da allak bullak. Dolaylı faizler var, vesaire var. En büyüğü ise sözünde durmamak ki bu, bir münafıklık alametidir. Resûlullah Efendimiz, “Ben sizden puta tapmanızdan korkmuyorum; ihtirasla birbirinizle yapacağınız mücadelelerden korkuyorum.” buyuruyor. Hâl böyleyken, kardeşler arasında bile haset, çekememezlik var.

Yani böyle baktığımızda bir “Fatih devri” değil. Mal da fânî, can da fânî; her şey fânî, dünya da fânî… Böyle bir zamandayız.

Ve böyle bir zamanda gayret edenler için, kim kitap ve sünnet istikametinde olur, takvâ hâlinde yaşarsa, “Biz onu haricî olan tesirlerden koruruz.” buyruluyor.