Bir Müslüman Mal ve Servetini Nereye Sarf Edecek?

VİDEOLAR

Bir Müslüman mal ve servetini nereye sarf edecek? Osman Nuri Topbaş Hocaefendi anlatıyor.

Mal ve servet imtihanının ikinci suali: Nereye sarf ettin?

Dinimiz, mal ve mülkün esasen Allah’a ait olduğunu bize daima hatırlatır. Beşerî sistemlerde fertlere ait, topluma ait vesaire şöyle böyle anlayışlar vardır. Fakat İslam’da ise “El-mülkü lillah.” Mülk Allah’a aittir. Mülk kimsenin değil, mülk Allah’ındır.

Mülkle gelmiyorsun, mülkle de gitmiyorsun. Kul, dünya hayatında eline geçen mallığın bir emanetçisi hükmündedir. Zira son nefesle birlikte mülk üzerinden tasarruf kesilmekte ve hesabıyla kıyamette baş başa kalacaktır.

Hatta ilk sual vefatından hemen sonra başlayacaktır. Emanetçiye düşen, mülk sahibinin koyduğu şartlara riayet etmektir.

Evvela nimetin şükrü... Nimete şükür, o nimetin sahibinin istemediği yerlere sarf etmemektir.

“Para benim değil mi, istediğim yere harcarım.” sözü bir Müslümana yakışmaz. Haramlara, rüşvete, kumara ve her türlü gayrimeşru yere para harcamak kesinlikle yasaktır.

Onun için evlatlarımızı bugün bu internetin kumarlarından korumamız lazım. Eskiden bildiğimiz İstanbul’da birkaç tane kumarhane vardı. O da zaten zaman zaman polis basardı. O kadar.

Bak işte maalesef cep telefonlarında kumar oynanıyor. Gençlerimizin de bunu akıp gittiğini görüyoruz. Emsal olur birbirinden. Yani bu kumar fitnesinin çok yayıldığını duyuyor ve çok üzülüyoruz.

Yavrumlarımızı, bu tuzaklardan korumak zaruri. Cenab-ı Hak muhafaza buyursun.

Fakirin hakkını ver. Mal sahibi olmak dinimizde birtakım vecibeler meydana getirir. İmkân sahibi Müslümanlar; zekât, sadaka-i fıtır, hac ve kurban gibi vazifeleri çok iyi öğrenmeli, vazifelerini titizlikle ve infakın sevinciyle yerine getirmeli ve hayrını arttırmalıdır.

Zekât vermekle de bir kulun vazifesi sona ermez. Kur’an’da zekâtın daha geniş olan infak, ihsan, karz-ı hasen gibi birçok maddi ibadet çokça ve ısrarla emredilmiştir.

“Sevdiklerinizden vermedikçe Allah’a yaklaşamazsınız.” (Âl-i İmrân 92) ayeti geldiği zaman sahabe-i kiram büyük bir seferberliğe girdi.

Demek ki malı Allah rızası için kullanabilmek; malın mahiyetini, “Allah bu malı niye verdi?” sorusunun idrakinde olmak, müminin sahip olması gereken bir şuurdur.

Servetin gerçek sahibi Cenab-ı Hak’tır. Cimrilik ve israfı yasaklıyor. Bu iki afet, servetin adeta kanseridir.

Çünkü Cenab-ı Hak, israf edenlerin, saçıp savuranların şeytanların arkadaşları olduğunu bildiriyor. (İsrâ sûresi, 27. ayet)

Cimrilik hakkında da: Allah’ın, lûtfundan kendilerine bol bol verdiği nimetleri O’nun yolunda harcama hususunda cimrilik edenler, bunun kendileri haklarında hayırlı olduğunu sanmasınlar. Aksine bu onlar için pek fenâ bir durumdur. Çünkü cimrilik ettikleri şeyler kıyâmet günü boyunlarına dolanacaktır...” buyuruyor. (Âl-i İmrân sûresi, 180. ayet)

Bir kişinin bu iki afetten şiddetle uzaklaşması lazım.

Rabbimizin, kişinin kendisine ve ailesine bakmakla mükellef olduğu kimselere makul ölçülerde harcama vazifesi vardır. Fazlası ise ahiret sermayesi olmalıdır.

“Neyi infak edelim, ne kadar infak edelim?” diye sual sorulduğu zaman Cenab-ı Hak ayette, "Kulil-afv" (Bakara Suresi 219) buyurdu.  Yani ihtiyaç fazlasını ver.

Evet, fabrikan var, müessesen var, onun sermayesi var. O olacak, olmazsa olmaz. Fakat şahsi hayatında israf olmayacak. Fazlasını infak edeceksin.

Hz. Ömer (ra.r) zamanında Irak, İran, Mısır ve Kuzey Afrika fethedildi. Muazzam servet aktı. Fakat sahabe-i kiramın evlerinin, maddi ve manevi durumlarının değişmediğini görüyoruz. Onlar daima o servetleri infak etmenin huzuruyla yaşadılar.

Cenab-ı Hak bize bu sahabeyi örnek almamızı işaret etmektedir.

Sahabe-i kiram dünyaya karşı kanaat ile zengin bir tokluk içinde yaşadılar. Uhrevî hazlara karşı bitmeyen bir iştah hâlinde oldular. Tam bir riyazet hâli yaşadılar.

Aşırı tüketim, oburluk, gösteriş; günümüzde çevrenin, toplumun tanımadığı bir hayat tarzı hâline geldi. Çünkü daima telakkileri, yarın bu nefsin konağının mezar olacağı hakikatiydi.

Rahmetli pederimiz, “Evladım, mutlaka riyazet üzere yaşayacaksın. İstersen Dolmabahçe’de ol. Riyazetin fazlasını infak edeceksin.” buyururdu.

Zenginin Vazifesi Nedir?

Gelelim hülasa olarak: Zenginin vazifesi nedir?

Sahip olduğu serveti Allah’ın bir emaneti ve imtihanı olarak görecek. Riyazet içinde yaşayacak, ihtiyaç fazlasını Allah yolunda infak edecek. İsraf ve cimrilikten uzaklaşacak.

Furkan sûresi 67. ayette:

“Onlar harcadıklarında ne israf ederler ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar.” buyurulmaktadır.

Efendimiz (s.a.s) buyuruyor:

“...Dünya malı tatlı ve çekicidir. Cazibesi vardır. Kim onu tok gözlü bir şekilde alırsa, o mal bereketlidir. Kim de onu açgözlülükle, ihtirasla alırsa bereketi kaybolur...” (Muttefekun aleyh, Sahih-i Buhârî - 2750)

Hırslı insanlar, yiyip yiyip bir türlü doymayan obur kimseler gibidir.

Yani Allah’ın verdiği bütün imkân yine Allah yoluna sarf edilecek.

Biraz dinin zayıfladığı bir zamandayız. Kur’an kurslarımızı, imam hatiplerimizi, dinî müesseselerimizi daha fazla rağbet görecek hâle getirme durumundayız. Küfür yangınından insan kurtarma mecburiyetindeyiz.

Bu deizm, ateizm vesaire birtakım akımların, bazı medyaların teşvikiyle artmaktadır.

Malı Allah yolunda sarf ederken arz-ı endam, yani güç gösterisi hâline değil; büyük bir mahfiyet içinde ve alana bir teşekkür edası içinde vermeliyiz.

Günümüzde maalesef egoizm ve dünyevileşme, insanı daima arz-ı endama, enaniyete, lükse ve gösterişe götürüyor.

Hâlbuki bir mümin için hedef zengin olmak, makam sahibi olmak değil; sadık ve güzel bir kul olabilmektir.

Zengin Ol Demiyor!

Cenab-ı Hak ayette “Zengin ol.” demiyor. Dikkat edin, “Zengin ol.” demiyor. “Helalinden kazan ve infak et.” buyuruyor.

Zengin olmanın emredildiği hiçbir ayet yoktur.

Demek ki burada Cenab-ı Hak bize, helalinden kazan ve kazandığını infak et buyuruyor.

Riyazet hâli nasıl bir Ramazan’da yaşanıyorsa, helalinden kazanarak bir riyazet durumunda olmak gerekir. Bu şekilde devam eden kul, arz-ı hâl üzere olacaktır.

Resulullah Efendimiz (s.a.s) yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül verdi. Bu sebeple dünyevî arzuları bir tarafa bıraktı.

Efendimiz (s.a.s) insanları tebessüm ettirmenin, mahzun gönülleri sevindirmenin, bir kişiyi daha hidayete sevk edebilmenin muhabbetiyle yaşardı.

Açları doyurmanın lezzetiyle doyardı. Muhtaç kimselerin ihtiyacını gidermekte huzur bulurdu.

Onun talebesi olan Eshab-ı Kiram da aynı minval üzere yaşadı.

Bir mümin, ayn-ı şakirinden yani şükreden zenginlerden olmaya gayret etmelidir.

İmkânı varsa bunun için en mühim örneklerden biri Süleyman aleyhisselamdır. Cenab-ı Hak onun hakkında:

“Süleyman ne güzel kuldu.” buyuruyor.