"Beden Yemekle, Ruh İse Yedirmekle Doyar" Sözünü Nasıl Anlamalıyız?

İbadet Hayatımız

“Beden yemekle, ruh ise yedirmekle doyar.” sözünü nasıl anlamalı ve yaşamalıyız?

“Beden yemekle, ruh ise yedirmekle doyar.” denildiği gibi, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de âdetâ açları doyurmanın hazzıyla doyardı. Mahrumları hidâyete ve takvâya eriştirmekle huzur bulurdu. Hâsılı, sevindirmekle sevinirdi.

Hazret-i Câbir -radıyallâhu anh-’ın beyânına göre;

“Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den bir şey istendiğinde; «Hayır!» dediği vâkî değildi.” (Müslim, Fedâil, 56) İmkânı yoksa borç alır yine derde derman olurdu. Ashâbını, yardım seferberliğine çağırırdı. Mahrumları görünce solan mübârek yüzü, ancak muhtaçların ihtiyacı giderildiğinde parıldamaya başlardı.

Cerir bin Abdullah -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Bir gün erken vakitlerde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûrunda idik. O esnada Mudar Kabîlesi’nden perişan bir topluluk çıkageldi. Gelenlerin üzerinde alaca çizgili basit bir aba vardı. Bu abayı delerek başlarından geçirmişlerdi. Fakat neredeyse çıplak vaziyetteydiler.

Onları bu derece fakir görünce Allah Rasûlü’nün yüzünün rengi değişti. Hemen evine girdi. Sonra da çıkıp Bilâl’e ezan okumasını emretti, o da okudu. Sonra Bilâl kāmet getirdi ve Efendimiz namaz kıldırdı. Akabinde bir hutbe îrâd ederek şu âyet-i kerîmeyi okudu:

«Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan zevcesini var eden ve ikisinden pek çok kadın ve erkek meydana getiren Rabbiniz’e hürmetsizlikten sakının!.. Şüphesiz ki Allah hepinizi görüp gözetmektedir.» (en-Nisâ, 1)

[Bu âyet-i kerîmeyi okuyarak, hepimizin aynı anne-babadan gelmiş ve birbirini gözetmesi gereken kardeşler olduğumuzu hatırlattı.]

Sonra da şu âyeti okudu:

«Ey îmân edenler! Allah’tan korkun, herkes yarın için ne hazırladığına baksın!..» (el-Haşr, 18)

[Bu âyet-i kerîmeyi okuyarak, herkesin yapacağı yardıma, uhrevî bakımdan, vereceği kişiden daha muhtaç olduğunu; bir mü’minin yardım etmekle, aslında kendi âhiretine hazırlık yapmış olacağını hatırlattı.]

Daha sonra;

«–Her bir fert; altınından, gümüşünden, elbisesinden, bir ölçek bile olsa buğdayından, hurmasından sadaka versin. Hattâ yarım hurma bile olsa sadaka versin!» buyurdu.

Bunun üzerine ensardan bir adam, ağırlığından dolayı neredeyse kaldırmaktan âciz kaldığı, hattâ kaldıramadığı bir torba getirdi. Ahâlî birbiri peşine sökün edip sıraya girmişti. Sonunda yiyecek ve giyecekten iki yığın oluştuğunu gördüm. Baktım ki Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in yüzü gülüyor, sanki altın gibi parlıyordu…” (Müslim, Zekât, 69)

“–Amellerin Allâh’a en sevgili olanı hangisidir?” suâline, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle cevap verdi:

“–Amellerin Allâh’a en sevgili olanı; bir müslümanın kalbine sürûr vermen, onu sevindirmen veya bir sıkıntısını defetmen veya borcunu ödeyivermen veya açlığını gidermendir.” (Heysemî, VIII, 191)

Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri bu iştiyâkın, gönlündeki yerini şöyle ifade eder:

“Sabahleyin kalkan âlim, ilminin; zâhid de zühdünün artmasını ister. Ebû’l-Hasan ise, bir kardeşinin kalbine sevinç ve neşe verebilme derdindedir.”

Sevindirmekle hâsıl olan sevincin bir hikmeti de, infâkın kemâle ulaşmasıyla alâkalıdır.

Malını veya hizmetini infâk ederken, sevinç duymayan, âdetâ istemeye istemeye, kerhen veren bir kişinin bu çirkin duygusu; ameline eziyet ve minnet olarak aksedebilir. Bu da infâka iptal mührü vuran bir çirkinliktir.

  • Namazda huşû,
  • Oruçta menfî söz ve davranışlarla orucu zedelememek,
  • Hacda füsuk, cidal ve refesten uzak durmak gibi mânevî şartlar olduğu gibi;
  • İnfakta da kemâle erişebilmek için; sevinerek verebilmek, âdâbına riâyetle ikrâm edebilmek zarûreti vardır.

Hadîs-i şerifte buyurulur:

“Yaptığınız iyilikler sizi mutlu ediyorsa, kötülükleriniz de sizi üzüyorsa; gerçek mü’minsiniz demektir.” (Ahmed, I, 18)

SEVİNDİREN 2 BÜYÜK NİMET

Bu kıvâma vâsıl olabilmek için, kalbi olgunlaştırmak ve Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın ifade ettiği şu hâle ulaşabilmek lâzımdır. Hazret buyurur:

İki nimet vardır ki, beni hangisinin daha çok sevindirdiğini bilmiyorum:

Birincisi; bir adamın, ihtiyacını karşılayacağımı umarak bana gelmesi ve bütün samimiyetiyle benden yardım istemesidir.

İkincisi de; Allah Teâlâ’nın, o kimsenin arzusunu benim vasıtamla yerine getirmesi yahut kolaylaştırmasıdır. Bir müslümanın sıkıntısını gidermeyi, dünya dolusu altın ve gümüşe sahip olmaya tercih ederim.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, VI, 598/17049)

Bu kalbî seviyeye ulaşabilmek için, mü’minler
hakkında tam bir hüsn-i zan ve gönül huzuruna nâil olmak îcâb eder. Aksi takdirde, kendisinden yardım isteyen bir kişi hakkında;

“–Acaba beni kandırmak mı istiyor. Kendisi çalışıp kazanabilecekken ne diye başkalarından istiyor? Dilenmek uygun bir şey değil ki! Rızkı veren Allah, ona da Allah versin!..” ve benzeri türlü çirkin duygular, insan nefsini istîlâ eder ve kişiyi, mü’min kardeşi hakkında sû-i zanna sevk eder.

Açgözlü ve cimri nefis böyle sû-i zan ve vehimlerle uğraşırken; Allâh’ın rızâsına nâil olmak isteyenler, mü’min kardeşlerini sevindirme yolunda aldanmayı dahî göze alırlar.

Abdullah İbn-i Ömer radıyallâhu anhümâ-, namaza başlayan kölelerini âzâd ederdi. Ona;

“–Bu köleler seni aldatıyor.” dediler.

O ise şöyle cevap verdi:

“–Kim bizi Allah için aldatırsa ona biz de severek aldanırız.” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 294)

Yani Hazret-i Abdullah, onları ömür boyu namaza minnet ve şükran borçlu birer insan hâline getiriyordu. Bu usûlle, âzâd ettiği yüzlerce köleden bir kişi bile namazın hakikatine erse, bu uhrevî sevinç için kâfî bir sebepti.

M. Sami RAMAZANOĞLU Hazretleri de, trafikte kendisinden sigara parası isteyen bir kişiye, yanındakilerin hayret etmelerine rağmen;

“–Mademki istiyor vermek lâzım!” diyerek yardım eder. Fakat o kişi yardımı alınca;

“–Ben bununla ekmek alacağım!” diyerek yanlarından ayrılır.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in anlattığı şu kıssa da bu hakikatin câlib-i dikkat bir misâlidir:

“Vaktiyle bir adam;

«–Ben mutlaka bir sadaka vereceğim.» dedi.

Geceleyin evinden sadakasını alıp çıktı ve onu bilmeden bir hırsızın eline tutuşturdu.

Ertesi gün belde halkı;

«–(Hayret!) Bu gece bir hırsıza sadaka verilmiş!» diye konuşmaya başladı.

Adam;

«–Allâh’ım! Sana hamdolsun. Ben bugün de bir sadaka vereceğim.» dedi.

Yine sadakasını alarak evinden çıktı ve onu (bu sefer de bilmeden) bir fâhişenin eline tutuşturdu.

Ertesi gün halk;

«–(Olur şey değil!) Bu gece bir fâhişeye sadaka verilmiş!» diye konuşmaya başladı.

Adam;

«–Allâh’ım! Bir fâhişeye (de olsa) sadaka verdiğim için Sana hamd olsun. Ben mutlaka yine sadaka vereceğim.» dedi.

(O gece, yine) sadakasını alıp evinden çıktı ve onu (bu defa da bilmeden) bir zenginin eline tutuşturdu.

Ertesi gün halk;

«–(Bu ne iştir!) Bu gece de bir zengine sadaka verilmiş!» diye (hayretle) söylenmeye başladı.

Adam;

«–Allâh’ım! Hırsıza, fâhişeye ve zengine (de olsa) sadaka verebildiğim için Sana hamd olsun.» dedi.

(Bu ihlâsı sebebiyle) uykusunda o adama;

«–Hırsıza verdiğin sadaka, belki onu yaptığı hırsızlıktan utandırıp vazgeçirecektir.

Fâhişe, belki yaptığından pişman olup iffetli bir kadın olacaktır.

Zengin de belki bundan ibret alıp Allâh’ın kendisine verdiği maldan muhtaçlara dağıtacaktır.» denildi.” (Buhârî, Zekât, 14)

Umûmî hâlet-i rûhiye / psikoloji bakımından da, insanın saâdetine engel olan husus; kişinin başkaları hakkındaki, haset, gıybet, nefret, sû-i zan vb. menfî duygularıdır. Gayre dâimâ müsamaha ile bakan kâmil bir mü’min ise, dâimâ gönül huzuruna ve gerçek saâdete nâil olmuştur.

Bu kıvâma ne güzel bir misaldir:

NASIL KIZABİLİRİM?

“Adamın biri Abdullah İbn-i Abbâs’a çirkin sözler söyledi. İbn-i Abbâs radıyallâhu anhümâ- ise sükût etti. Adam hayret içinde İbn-i Abbâs’a niçin mukabele etmediğini sordu. İbn-i Abbâs da şu cevabı verdi:

«–Bende üç haslet var ki, bunlar sana cevap vermeme mânîdir.

Birincisi: Allâh’ın Kitâbı’ndan bir âyet okunduğunda; keşke bütün insanlar benim şu âyetten telâkkî ettiğim mânâ ve hikmetleri bilseler, diye temennî ederim.

İkincisi: Müslüman bir hâkimin adâleti tevzî ettiğini duyunca çok sevinirim. Hâlbuki o hâkimle hiçbir maddî-mânevî alâkam yoktur.

Üçüncüsü: Müslümanların beldesine yağmur yağınca da çok sevinirim; hâlbuki o beldede ne otlayan bir hayvanım, ne de bir arâzim vardır.»” (Heysemî, IX, 284)

Yani güzel ahlâkı yaşamak isteyen bir müslüman; kardeşlerinin sevinciyle mutlu olmalı, onların anlık gafletlerine karşı da müsamahakâr davranıp yumuşak bir lisanla îkaz ve irşâd etmelidir.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Mart, Sayı: 253