Aziz Mahmud Hüdayi Türbesi Önünde İnsan Manzaraları

TEFEKKÜR

Aziz Mahmud Hüdayi Türbesi’ne gelen insanların hikâyeleri, dert ve muhabbetin insanı manevi kapılara taşıyan gücü ile gönül ve irfan dünyasına dair gözlemler.

Aziz Mahmud Hüdayi Türbesi’nin önü, ana baba günü...

DERT VE MUHABBETİN GÖTÜRDÜĞÜ KAPI: HÜDAYİ DERGÂHI

“Babalar o kadar yok; analar, teyzeler, nineler günü” desem yeridir. Türbe çıkışında lokum kutuları dizili... Gelen giden birer ikişer alıyor. Hayret, lokum kutuları yağma edilmemiş. Şu kutuları bir pazar yerinde açsan, kırkıncı saniyeye kalmaz lokumlar uçar; kutusuna da kâğıt toplayıcıları el koyar.

Kaç İstanbul var? Bu şehirde kaç insan yaşıyorsa o kadar İstanbul var. Herkesin İstanbul’u kendine... Tembel kediler ve yaramaz martılar meskenidir bu şehir. Hüdayi Türbesi’ni kedilerden ve martılardan da dinlemek isterdim. Martılar ve kediler bana, “Ölümüze dirimize tembel dedin, yaramaz dedin; önce sen bu sözlerin hesabını ver, biz de sana Hüdayi Türbesi’ni anlatalım,” derlerse nasıl savunma yaparım?

Yürümekte zorlanan annem, bastonuyla türbe merdivenlerine kadar gitti ama hemen döndü. “Adım atacak yer yok, boş bir vaktimde giderim,” dedi. Hastanede, sahilde, metroda  kalabalık var. Peki, bu kadar insan türbeye niçin geldi?

Dert İnsanı Hakk’a Yöneltir

Hanımıyla kavga etmiş, şadırvanda kara kara düşünen bir ihvana, Efendi Hazretleri yaklaşarak şöyle der: “Bir adamın hanımıyla her zaman arası iyi olsa camide cemaat bulamazsın.”

Evde gerginlik yaşamış, soluğu camide almış. İyi ki günah mekânlarına gitmemiş. Kim, daha çok neşelenmek ve gülmek için kumar oynar, uyuşturucu kullanır ya da bağımlılıklardan birine bulaşır? Efkâr dağıtmak, ya helalle olur, ya haramla.

“Dert ağlatır, aşk söyletir,” derler. Buna bir ilave: Dert ve muhabbet, insanı türbe önlerine getirir. Dert sebebiyle gelenler, aşk sebebiyle gelenlerden daha fazladır. Hasan-ı Basri Hazretleri, “Fakirlik, hastalık ve ölüm olmasaydı insanoğlunun kibirden başı eğilmezdi,” buyurmuş. Ağaran saçlar ve öldürmeyen dertler insanı Allah’a götürür. “Derdü bela kemend-i mahbubdur.” Dert ve bela, sevilenlerin çekildiği bir kementtir; o kemendi atan da çeken de Allah’tır.

Türbeye girenlerin yüzünde yorgunluk ve kaygı var; çıkmaz sokaklardan geldikleri belli. Türbeden ayrılanların yüzünde ise ışıltı, huzur ve sekinet... Uykusundan tebessümle uyanan bebek gibiler. Aynı farklılık; camiye ve sohbete girip çıkanlarda da  hissedilir.

Gönül ve İrfan Nazarı

Gönül sahibi insanlar, “ters köşe” yapmada mahirdirler. Üstat, ev almak istediğini söyleyen öğrencisine: “Evin camiye yakın, penceresi büyük olsun; ezan dolu dolu girsin,” demiş. Alacağı ev için “Güney cepheli, metroya yakın olsun,” diye söze başlamak da var... ”Evin camiye yakın olsun,” sözünü duyan adam; evinin yola, parka ve lokantalara bakan penceresini değil, camiye ve türbeye bakan penceresini daha çok açmaya başlamış.

Bir başka hocaefendi; Kur’an okunan, tefsir yapılan mekânda “Açın pencereleri, şehir temiz hava alsın!” dermiş. Kur’an okunan sınıflarda ve sohbet salonlarında yıllarca, “Pencereleri açın içeri temiz hava girsin, sınıf temizlensin,” diyerek baltayı taşa vurmuşum. “Açın pencereleri şehir temiz hava alsın,” demek ile “Açın pencereleri içeri temiz hava girsin,” arasındaki farkı kuantum bilgisayarlar bile ölçemez. İstanbul’da yaşayan insan adedince İstanbul varsa insanlar adedince de “gönül-irfan farkı” var.

Bir kaşık mayanın bir kova sütü mayaladığı dünyamızda bazen bir söz, bir menkıbe insana değişik ufuklar açar. Vesvese, küfür ve şüphe dolu bir söz ise bir çuval inciri berbat eder.

İnsan; gözünden ve kulağından mayalanır. İnternet dünyası durmaksızın akışta… Nur ve kir akan oluklar her daim suluyor. Göz ve kulak hangi oluğun altında?

Kaynak: Adem Şahin, Altınoluk Dergisi, Sayı: 484