Allah’ın Varlığının Akli ve Nakli Delilleri

Sorularla İslam

Allah’ın varlığını isbât eden aklî ve naklî deliller; kelâmcıların delilleri, fıtrat, kâinattaki nizâm ve Kur’ân âyetleri ışığında ele alınıyor.

Yüce Yaratıcı’nın varlığının delilleri sayılamayacak kadar çoktur. Bu deliller çeşitli şekillerde tasnif edilmişlerdir.

Allah’ın varlığını isbât husûsunda naklî delillerden ziyade aklî deliller kullanılması gerektiği, bu konuda çalışan pek çok kişinin ortak fikridir. Çünkü akıl, Allah’ın insana bahşettiği öyle bir cevherdir ki, insan karşılaştığı her şeyi akıl süzgecinden geçirir; kabul veya reddeder. Nakil dediğimiz, âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriflerdir. Bunların delil olmasını kabul etmek için bir insanın öncelikle Allah’a, Peygamber’e inanması, mümin olması gerekir. İnançsız bir kişiye; “Âyette, hadiste şöyle buyuruluyor” demenin bir mânâsı olmaz.

Bu bakımdan Yüce Yaratıcı’nın varlığını isbât eden deliller de öncelikle aklî deliller olmalıdır. Bu düşünceden hareketle Allah’ın varlığının isbâtı hususunda çoğunlukla aklî deliller kullanılmıştır. Bu deliller çeşitli şekillerde gruplandırılmıştır.

ALLAH’IN VARLIĞINI İSPAT EDEN AKLÎ DELİLLER

Allah Teâlâ’nın varlığı, birliği, sıfatları ve diğer îmân esasları ile ilgili ilim dalı, “Akâid” ve “Kelam”dır. Dolayısıyla Allah Teâlâ’nın varlığı konusunda delil ortaya koyanlar daha ziyâde kelamcılardır. Kelamcılar ekseriyetle inanmayanları dikkate aldıkları için Allah’ın varlığını isbât konusunda aklî deliller kullanmışlardır. Bu delillerin en meşhurları, “hudûs” ve “imkân” delilleridir. İslâm filozofları da Allah’ın varlığını isbât hususunda hudûs, imkân delillerini kullanmışlar, bunlara ilave olarak “hareket” delilini de kullanmışlardır. Biz de burada hudûs, imkân, hareket, fıtrat ve nizam delillerini kısaca açıklayacağız.

a) Hudûs Delili:

Hudûs, “yok iken sonradan var olma, meydana gelme” demektir. Sonradan var edilen varlıklara “hâdis” denir. Hudûs delili, evrenin yaratılmışlığı ve her yaratılmışın bir yaratıcısının olacağı esasına dayanan bir delildir.

Hudûs delili, cevher ve araz esasına dayalıdır. Eserden müessire (eseri meydana getirene) intikâl sûretiyle âlemin hâdis oluşundan Allah’ın varlığına varan bir delildir. Evreni oluşturan bütün cisimlerin bir cevher (öz) ve bu cevherin taşıdığı arazlardan (vasıflardan) meydana geldiği kabul edilir.

Hudûs delili şöyle ifâde edilir:

  • Âlem, bütün parçalarıyla hâdistir (sonradandır).
  • Her hâdis olanın bir muhdise (var ediciye) ihtiyacı vardır.
  • O hâlde bu âlemin de bir muhdise ihtiyacı vardır ki o da hâdis olmayan, vâcibu’l-vucûd olan Allah Teâlâ’dır.

Hudûs delilini özetleyen bu önermeleri şöyle açıklayabiliriz:

Allah’tan başka her şeye “âlem” denir. Çünkü Allah’tan başka her şey, Allah’ın varlığına alâmet ve delildir. Bunun için bunlara “âlem” denir.

Âlem, cevher ve arazlardan meydana gelmiştir. Cevher, “boşlukta yer tutan ve cisimlerin bölünemeyen en küçük parçası”dır. Cevherlerin birleşmesiyle cisimler meydana gelir. “Kendi başına boşlukta yer tutamayan, ancak bir cevhere ve cisme bağlı olarak bulunabilen hareket, durma, birleşme, ayrışma gibi oluşlara; renk, tat, koku, ses, güç vb. vasıflar”a araz denir.

Arazların hepsi hâdis (sonradan)dır. Bunların sonradan oluşu duyularımızla, gözlemlerimizle ve aklımızla bilinen bir husustur. Nitekim bir hareket gördüğümüzde bunun bir durmadan sonra olduğunu hemen biliriz. Karanlıktan sonra gelen aydınlık, beyazlıktan sonraki siyahlık da böyledir. Sonradan olan arazlar, yok olduktan sonra görülmezler. Bunlar, zıtları gelince, yok olurlar. Sonradan olmasalardı, zıtlarının gelmesiyle yok olmazlardı. Bu da akılla bilinir.

Cevherlerin ve cisimlerin arazsız olması, bunlardan ayrılması mümkün değildir. Arazlar, sonradan olduğuna, cevher ve cisimlerin de arazsız olamayacağına göre, bu, cevher ve cisimlerin de hâdis (sonradan) olduğuna delâlet eder.

Her cevher ve cisim, mutlaka boşlukta bir yerde bulunur, ya durur veya hareket halindedir. Bunların hepsi arazdır. Arazlar sonradan olduğuna, cevher ve cisimler de arazsız olamayacağına göre, bu, evreni meydana getiren her şeyin sonradan olduğuna delildir.

Bu âlem, hâdis olduğuna, her şeyiyle önce yok iken bilinmeyen bir zamanda var olduğuna göre, onu var eden bir Yaratıcı’ya muhtaç olması kaçınılmazdır. Varlığı ile yokluğu eşit olan hâdis varlığın, var olması ve olmaması eşittir. Var olunca, bu, bir yaratıcıya muhtaç olduğuna delildir.

Bu yaratıcının hâdis olmaması gerekir. Çünkü her hâdis (sonradan), bir yaratıcıya muhtaç olduğuna göre, hâdisler zincirinin sonsuza değin uzayıp gitmesi gerekir. Halbuki böyle hâdisler zincirinin sonsuza değin uzayıp gitmesi kelamcılara göre mümkün değildir.1 Bu zincirin bir yerde durması ve başkasına muhtaç olmayan, varlığı kendisinden olan, varlıkta ve varlığının devamında hiç bir şeye muhtaç olmayan bir varlığa dayanması şarttır. Her bakımdan kusursuz ve mükemmel olan bu varlık, Allah Teâlâ’dır.

Varlığı zâtının gereği olan, her zaman var olan, her türlü olgunluklarla muttasıf, her türlü noksanlardan münezzeh olan Allah, gördüğümüz, görmediğimiz, bildiğimiz bilmediğimiz her şeyi yoktan yaratmıştır. O’nun gücü sonsuzdur. O, bir şeyi dileyince ona sadece “ol” der, o da olur.

Fizik, kimya ve astronomi gibi pozitif ilimlerle uğraşan bilginler, madde üzerinde yaptıkları incelemeler sonucunda maddenin, dolayısıyla evrenin sonradan yaratıldığını tesbit etmişlerdir. Her sonradan var edilenin son bulacağı da yine bilginlerin üzerinde ittifâk ettikleri bir gerçektir. Her yaratılmışın bir yaratıcısı vardır, o da Allah Teâlâ’dır.2

b) İmkân Delili:

İmkân delili de hudûs delilinde olduğu gibi Allah’ın varlığını isbât etmede kullanılan bir delildir. Bu delil, âlemdeki bütün varlıkların, dolayısıyla âlemin mümkün varlık oluşundan hareketle Allah’ın varlığını isbâta yarayan bir delildir.

Bu delil şöyle anlatılır:

Bu âlem, mümkinler topluluğudur. Her mümkin, var olabilmek için, yokluğuna varlığını tercih edecek bir “tercih edici”ye muhtaçtır. O hâlde bu âlem de var olabilmek için böyle bir tercih ediciye muhtaçtır. O tercih edici de, bu âlem dışında, varlığı zâtının gereği olan bir varlıktır ki, o da Allah Teâlâ’dır.

Bu delilin iyi anlaşılabilmesi için şimdi bu önermeleri biraz açalım:

Bilginler, varlığı; vâcip ve mümkin diye ikiye ayırırlar. “Vâcip”, varlığı kendinden; “mümkin”, varlığı başkasından olandır. Vâcip varlık, varlığı kendinden olan, hiç bir şeye muhtaç olmayan Allah Teâlâ’dır. Mümkin varlık, varlığı kendi zâtının gereği olmayan, dolayısıyla aklen var olması da, yok olması da düşünülebilen varlıktır. Demek ki mümkin, hâdistir (sonradan var olandır).

Gördüğümüz, yaşadığımız bu âlem, mümkindir. Vardır ama var olmayabilirdi. Devamlı değişiklik halindedir. Parçalardan meydana gelmiştir. Devamlı değişmeler halinde olmak, sonradan olma ve mümkin olma işaretidir. Parçalardan meydana gelen de mümkin ve hâdistir. Çünkü onu birleştiren bir birleştiriciye muhtaçtır.

O hâlde bu âlem de mümkindir, varlığı kendinden değildir. Var olmak için, varlığını yokluğuna tercih eden bir tercih ediciye muhtaçtır. O tercih edici de vâcip varlık olan Allah Teâlâ’dır.

c) Hareket Delili:

Bu evrende hareket eden şeylerin varlığı herkesin bildiği bir husustur. Her hareket edenin bir hareket ettiricisi olması gerekir. Hareket ettiricinin kendisi de hareket halinde ise, onu da hareket ettiren biri olmalıdır. Fakat bu hareket ettiricilerin böyle sonsuza doğru devam edip gitmesi mümkün değildir. O hâlde bir “ilk hareket ettirici” olması gerekir. O da, varlığı vacip olan Allah Teâlâ’dır.3

Maddenin husûsiyetlerinden biri “hareketsizlik”, diğeri de “denkleşme” kanunudur. Maddenin bu husûsiyetleri, bu âlemdeki hareketin ezelî ve ebedî olamayacağının delilidir. O hâlde maddecilerin, “madde ve ondaki hareket ezelîdir” iddiası geçersizdir. “Denkleşme” kanunu gereğince, hareket hâlinde olan bütün cisimler bir zaman sonra duracaklardır. Madde ve maddedeki hareket ezelî değildir, sonradandır. Belli bir süre sonra sona erecektir. O hâlde maddeyi de, maddedeki hareketi de yaratan, varlığı zorunlu ve ezelî, yüce bir varlık olan Allah Teâlâ’dır.4

d) Fıtrat Delili:

İnsanlık tarihi incelendiği zaman hangi zamanda olursa olsun, her devirde yaşayan insanlarda bir Allah inancı, tanrı fikri, ibâdet düşüncesinin olduğu görülür. Çok eski devirlerden beri yaşayan dünyanın çeşitli bölgelerindeki insanların doğru veya yanlış bir tanrı inancına sahip oldukları tarihin bize verdiği haberlerden biridir. Tarih boyunca çeşitli zamanlarda bir takım yanlış inançlar bulunsa bile insanda tanrı fikri dâimâ var olmuştur. Tarihin tanıklık ettiği bu ortak fikir, Allah’ın varlığı hususunun şüphe götürmez bir gerçek olduğunu gösterir.

İnsanları, her türlü canlı ve cansız varlıkları yaratan, Allah Teâlâ’dır. İnsanı yaratan Allah, insana kendini bilebilecek, bulabilecek bir akıl ve kabiliyet de vermiştir. Aslında insan, her hangi bir bildiren olmasa bile Allah’ın kendisine verdiği aklı doğru bir şekilde kullandığı takdirde Allah’ın varlığını kolayca anlayabilir, bilebilir. Aslında insan doğuştan Allah fikrine ve inancına sahiptir. Allah, insanı, kendine inanma ve kendini bilme özelliği ile yaratmıştır. Her insan Allah inancını kendi rûhunda ve vicdanında hisseder.

“Allah’tan başka yaratıcı var mı?” (Fâtır, 35/3) âyeti bunu haykırmaktadır. Bunun anlamı, “Allah’tan başka yaratıcı yok” demektir. İnsanın vazifesi, aklını çalıştırıp bu ilâhî gerçeği anlamaktır.

“(Rasûlüm!) Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir! Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler!” (Rûm, 30/30) Bu âyet, Allah Teâlânın, insanları, Hak Din olan İslâm’ı kabule hazır ve meyilli bir şekilde yarattığını bildirmektedir. Demek ki yaratılış itibariyle insanlar Hak Din İslâm’ı kabul edebilecek bir durumda iken akıllarını doğru ve yeterli bir şekilde kullanmadıklarından İslâm’dan mahrum kalıyorlar.

İslâm’dan mahrum kalışın en mühim sebeplerinden birisi, çevre faktörüdür. İnsan esas itibariyle taklitçi bir karaktere sahiptir. Çevresinde gördükleri, duydukları onu etkiler; inancının ve düşüncesinin şekillenmesinde mühim bir rol oynar.

Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur:

“Her doğan insan fıtrat üzere doğar. Sonra anne-babası onu yahudi veya hristiyan veya mecûsi yapar.”5 Bu hadis-i şerif bize, insanların doğarken Hak Din İslâm’ı kabullenmeye meyilli olarak doğduklarını, ancak akıllarını doğru kullanamadıklarından ve anne-babalarına, öğreticilerine, yani çevrelerinde onları etkileyen kişilere uyduklarından, İslâm’dan mahrum kaldıklarını bildiriyor.

İnanç, ibâdet, ahlâk, edep, yaşayış tarzı vb. hususlarda çevre faktörünün rolünü hiçbir zaman unutmamalıdır. Çocuklarımıza küçük yaşlardan itibaren, dünya ve âhiret mutluluklarına sebep olacak doğru ve gerçek bilgiler vermeli, onları en güzel bir şekilde yetiştirmeliyiz.

Ezelî bir yaratıcının varlığı, yeterli aklî kapasiteye sahip bütün insanlar tarafından dâimâ mecbûrî olarak kabul edilmiştir. İnsan, Allah’ın varlığını içinde hisseder. Allah’ı inkârda aşırı giden kişiler bile gerçek bir hayatî tehlikeyle karşılaşsalar, Allah’tan başka hiçbir varlıktan yardım ummazlar ve beklemezler. Ancak ve ancak Yüce Yaratıcı Allah Teâlâ’dan yardım bekler ve medet umarlar.

Allah’ı inkâr eden, Allah’ın varlığı fikrine düşman olan insanlar bile, sıkıştıkları, her şeyden ümitlerini kesip çaresiz kaldıkları vakit ister istemez Allah’a dua ve niyazda bulunurlar. Maruz kaldıkları belâ, musîbet ve felâketler karşısında Allah’a yalvarırlar ve Allah’tan yardım isterler. Yaratılışlarında var olan inanç böyle zamanlarda ortaya çıkar. “Altın ateşte, insan sıkıntıda belli olur.”6

Bu hususlar Kur’ân-ı Kerîmde çok güzel bir şekilde ifâde edilir:

“Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Hatta siz gemilerde bulunduğunuz, o gemiler de içindekileri tatlı bir rüzgarla alıp götürdükleri ve (yolcular) bu yüzden neşelendikleri zaman, o gemiye şiddetli bir fırtına gelip çatar, her yerden onlara dalgalar hücûm eder ve onlar çepeçevre kuşatıldıklarını anlarlar da dini yalnız Allah’a hâlis kılarak: «Andolsun eğer bizi bundan kurtarırsan mutlaka şükredenlerden olacağız!» diye Allah’a yalvarırlar. Fakat Allah onları kurtarınca bir de bakarsın ki onlar, yine haksız yere taşkınlık ediyorlar. Ey insanlar! Sizin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir; (bununla) sadece fânî dünya hayatının menfaatini elde edersiniz; sonunda dönüşünüz yine bizedir! O zaman yapmakta olduklarınızı size haber vereceğiz!” (Yûnus, 10/22-23)

“(Kullarım!) Rabbiniz, lütfuna nâil olmanız için denizde gemileri sizin için yüzdürendir. Doğrusu O, sizin için çok merhametlidir. Denizde başınıza bir musîbet geldiğinde, O’ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolup gider. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında, (yine eski hâlinize) dönersiniz. İnsanoğlu çok nankördür.” (İsrâ, 17/66-67)

İnsanı yaratan Allah Teâlâ, insanı en iyi bilendir. Bazı insanlar gerçekten çok nankördür. Sahip olduğu her türlü kâbiliyeti, beceriyi, imkânı, fırsatı, gücü, enerjiyi vb. Allah Teâlâ verdiği hâlde bu, onun farkında değildir. Kendisi biliyor, yapıyor, beceriyor zanneder, Allah’ı hiç aklına getirmez. Denizde kayıkla, yatla, gemiyle vb. giderken fırtına kopsa, meselâ dalgalar çok yükselse ve o kişi bu dalgaların, bindiği deniz vâsıtasını batıracağını, kendi imkânlarıyla denizden kurtulamayacağını bilse; o ana kadar meselâ Allah’a inanmayan, Allah’tan başkasına tapan veya hiç bir şeye inanmayan, inkârcı, ateist biri bile olsa, inandığı bâtıl tanrılardan yardım beklemez. Bilir ki onların kendisine hiç bir faydası olamaz. Ancak ve ancak Allah’a yalvarır ve O’ndan yardım ister.

Bir de Allah’a; “Eğer beni bu felaketten kurtarır, karaya sağ sâlim çıkarırsan, bundan sonra ben tam senin istediğin gibi inançlı ve itâatkâr bir kul olacağım” diye söz verir. Allah Teâlâ, onu kurtarır. Karaya kesin ayak basıp tehlikenin tam olarak geçtiğini anladıktan sonra sözünden cayar. Eski bâtıl inancına veya inançsızlığına döner.

Çünkü bazı insanlar gerçekten nankördür. İyilik, lütuf, ihsânın kıymetini bilmezler.

Bu gerçeği ifâde eden bir başka âyet şudur:

“De ki: «Karanın ve denizin karanlıklarından (tehlikelerinden) sizi kim kurtarır ki?» (O zaman) O’na gizli gizli yalvararak «Eğer bizi bundan kurtarırsan andolsun şükredenlerden olacağız!» diye dua edersiniz.” (En’âm, 6/63)

“De ki: Ondan ve bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarır. Sonra siz yine O’na ortak koşarsınız.” (En’âm, 6/64)

İnsan, Yüce Yaratıcı karşısındaki durumunu iyi bilmeli ve ona göre hareket etmelidir.

Bu husus insanoğlu için mühim olduğundan Yüce Rabbimiz Kur’ân’ın çeşitli âyetlerinde tekrar tekrar bildirip uyarmıştır.

“Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız O’na has kılarak (ihlâsla) Allah’a yalvarırlar. Fakat onları sâlimen karaya çıkarınca, bir bakarsın ki, (Allah’a) ortak koşmaktadırlar. Kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük etsinler ve sefa sürsünler bakalım! Ama yakında bilecekler!” (Ankebût, 29/65-66)

Yine Yüce Rabbimiz kullarını şöyle uyarır:

“De ki: Allah’ı bırakıp da sizin için fayda ve zarara gücü yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Hakkıyla işiten ve bilen yalnız Allah’tır.” (Mâide, 5/76)

İnsan, dünyanın neresinde ve hangi durumda olursa olsun Allah’ı bulmalı, bilmeli ve ibâdet etmelidir. İnsanın dünya ve âhiret kurtuluşu buna bağlıdır. Allah Teâlâ, Kur’ân’da, insanlara varlığını, birliğini, yüceliğini anlatmıştır. Allah inancı, yaratılışımızın normal neticesidir. Ancak kibir, inat, körü körüne ataların bâtıl inançlarına bağlılık ve bunun gibi bazı saptırıcı etkenler, sağ duyu ve doğal yaratılışa aykırı olarak Allah’ı inkâra sebep olmaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm bu gerçeği şöyle ifâde eder:

“İşte Âd (kavmi). Rablerinin âyetlerini inkâr ettiler; O’nun peygamberlerine âsî oldular ve inatçı her zorbanın emrine uydular.” (Hûd, 11/59)

“Mûcizelerimiz onların gözleri önüne serilince: «Bu, apaçık bir büyüdür» dediler. Kendileri de bunlara yakînen inandıkları hâlde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak!” (Neml, 27/13-14)

Demek ki insan, sağ duyulu olsa, doğal yaratılışını değiştirmese, insaflı olsa, vicdanını devreye soksa, haksızlık etmese, büyüklenmese Allah’ı bilir, bulur, inanır, ibâdet eder, kâmil insan olur.

e) Nizâm Delili:

Tabiatta büyük bir âhenk, şaşmaz bir nizâm vardır. Bu delil; tabiattaki bu nizam, düzen, uyumun kendiliğinden veya bilinçsiz madde vâsıtasıyla meydana gelemeyeceği, aksine yüce vasıflara sahip tabiat üstü bir varlığın yaratması ve devam ettirmesiyle mümkün olabileceği esasına dayanır.

“İnayet”, “Hikmet”, “Gaye” diye de adlandırılan “Nizam Delili” şöyle ifâde edilir: “Kâinat, biribirine uygun bir sebepler ve gâyeler sistemi arz eder. Böyle bir sistem ancak bilen ve akıllı bir yaratıcının eseri olabilir. O hâlde kâinat, âlim ve akıllı bir yaratıcının eseridir. O yaratıcı da Allah Teâlâ’dır.”7

Kâinata baktığımız zaman, onun, kanunlar ve gâyeler manzûmesi olduğunu görürüz. Bu ince kanunların ve hesapların kör tesadüfün eseri olması mümkün değildir. Onları düzenleyen, akıl, idrâk ve hikmet sahibi bir yaratıcının olması mecbûridir.8 O da, Allah Teâlâ’dır.

Yüce Rabbimizin varlığını kavramada her seviyede insanın anlayabileceği en açık ve kolay delilller tabiat nizâmı ile ilgili delillerdir.

Aslında insaf sahibi bir insan, aklını iyi kullansa, gördüğü her şey onu, Allah’ın varlığına götürür.

Bu gerçeği Aziz Mahmud Hüdâî hazretleri şöyle ifâde eder:

Hüdâya hamd ü minnet evvel ü âhir

Ki oldur zâhir u bâtında zâhir

Zuhûru perde olmuştur zuhûra

Gözü olan delil ister mi nûra

Güneş zâhir değil midir karındaş

Ne var görmezse anı çeşm-i huffâş

Hüdâ zâhirdurur, mahlûk mestûr

Hilâfı anlayıp olma Hak’tan dûr.

Şâir Şinasî de şöyle der:

Varlığın bilme ne hacet kürre-i âlem ile

Yeter isbâtına halk ettiğin bir zerre bile.

Bu beyitlerde de ifâde edildiği üzere Allah’ın varlığına delâlet etmeyen bir şey yoktur. Mühim olan insafla ve vicdanı devreye sokarak, ibret gözüyle bakabilmektir. Böyle olunca her şey, insanı, Allah’a götürür.

KUR’ÂN-I KERÎM’DE ALLAH’IN VARLIĞINA DAİR DELİLLER

Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın indirdiği yüce bir kitaptır. Dinle, Allah inancı, diğer inanç esasları, ibâdet şekilleri ve çeşitleri, ğayb ve âhiret âlemine ait, insanları ilgilendiren ne tür bilgiler varsa, hepsi en doğru bir şekilde Kur’ân’da mevcuttur. Bu cümleden olarak Yüce Yaratıcı’nın varlığı ve birliği ile ilgili en doğru ve doyurucu bilgiler de yine özetle Kur’ân’da vardır. Kur’ân-ı Kerîm, her seviyede insana hitap eden bir ilâhî kitap olması hasebiyle Yüce Rabbimizin varlığının isbâtı ile ilgili en doyurucu ve anlaşılır delilleri ihtiva eder.

Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın varlığını çok açık bir gerçek olarak bildirir:

“Allah’tan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mı? O’ndan başka tanrı yoktur..” (Fâtır, 35/3) Bu âyet, hem Allah’tan başka yaratıcı olmadığını, hem de insanları gökten ve yerden Allah’ın rızıklandırdığını, bildirir. Esasen Kur’ân’ın pek çok yerinde Allah’tan başka tanrı olmadığı, ısrarla hatırlatılır. Yine;

“Peygamberleri dedi ki: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var?” (İbrâhîm, 14/10) âyeti de aynı hususu pekiştirmektedir. Yani, “aklı olan ve aklını doğru bir şekilde kullanan insan, Allah’ın varlığında şüphe etmez” demektir.

Allah’ın varlığı konusu, Kur’ân’da insan için bilinmesi zorunlu bir gerçek olarak kabul edilmiştir. Çünkü selîm bir fıtratla yaratılan insan, normal olarak Yaratanını tanır.9 Buna ancak gaflet, kibir ve inat gibi ârızî bazı haller engel olabilir.10

Kur’ân-ı Kerîmin, Allah Teâlânın varlığını isbât hususundaki usûlü, âlim, câhil her seviyede insanı tatmin edecek derecede açık ve nettir. Kur’ân-ı Kerîm, insanın aklına hitap eder. İnsanın, çevresinde bulunan her türlü canlı ve cansız varlıklar üzerinde düşünmek suretiyle Allah’ın varlığını, birliğini ve kudretinin yüceliğini kolayca kavrayabileceğini bildirir. Her şeyden önce insanın yaratılışını sık sık hatırlatarak hangi safhalardan geçerek, gören, düşünen, konuşan, yürüyen vb. bir canlı olduğunu anlatır. İnsanın kör bir tesâdüfle, rastgele, kendiliğinden bu hale gelmediğini, onu bu hale getirenin ilmi, irâdesi, gücü her şeyi kuşatan Allah Teâlâ olduğunu bildirir.

İnsanın gözünü göğe çevirmesini; güneşi, ayı, yıldızları düşünmesini, gökyüzündeki düzenin, işleyişin mükemmel oluşunu insana bildirerek bunları yaratan Allah’ın varlığını hatırlatır. Göklerin kusursuz yaratılışı, göklerin ve yerin âhenkli çalışması, mevsimlerin oluşması, yerin insan için hayat taşımasını anlatır. İnsanın yine yeryüzüne bakmasını ister. Allah’ın yeryüzünde insan için çeşit çeşit yiyecekler, giyecekler, hayat için en lüzumlu vasıtalar hazırladığını bildirir. İnsanın gece ve gündüzün oluşumuna dikkat etmesini ister. Suların, yağmurların hayat kaynağı olduğunu, rüzgârların insan için ne kadar mühim olduğunu hatırlatır.

Dipnotlar:

  1. Teselsül (zincirleme); her birinin varlığı daha öncekinin varlığına bağlı olan ve ezele doğru uzandığı düşünülebilen bir zincirdir ki olayların sonsuzluğa doğru bu şekilde sürüp gitmesi imkânsızdır.

. Teselsül (zincirleme)’nin batıl olduğu şu şekilde açıklanır:

. Eğer geçmişe doğru, öncesi ve başlangıcı olmayan ve birbirine bağlı olan bir olaylar zinciri olsa; meselâ bugün meydana gelen bir olay, bu şekilde birbirine bağlı olan ve sonsuzluğa doğru uzanan bir olaylar zincirinin sonucu olsa; bir de meselâ bundan bir ay önceki bir olayın böyle geçmişe doğru devam eden bir sonsuz olaylar zinciri olduğunu düşünsek, şüphe yok ki var olduğunu kabul ettiğimiz ikinci olaylar zincirinin halkaları, birinci zincirin halkalarından daha azdır. Çünkü ikinci zincir, birinciden bir ay daha azdır.

. Şimdi, birinci olaylar zinciriyle, varlığını düşündüğümüz ikinci olaylar zincirini, bugünden başlayarak, geçmiş yönündeki sonsuzluğa doğru her birinin halkalarını diğerinin halkalarıyla karşılaştırmak sûretiyle bir birinin hizasına koysak;

. Ya iki zincirin de geçmiş yönündeki sonları bitmez, sonsuzluğa doğru akıp giderler. Bu takdirde, eksik olan ikinci zincirin tam olan birinci zincire eşit olması gerekir. Halbuki bu, imkânsızdır.

.   Veya eksik olan zincir, eksik olduğu yerde son bulur. Gerçek ve normal olan bu sonuç, birinci zincirin de son bulmasını gerektirir. Çünkü bu zincir, sona eren ikinci zincirden bir ay fazla idi. Bu fazlalık bitince o da sona erer.

. Böylece, sonsuz olduğu iddia edilen olaylar zincirinin sonlu olduğu ve teselsül (zincirleme)’nin batıl (geçersiz) olduğu isbât edilmiş olur. Bu delile “Burhan-ı tatbik” adı verilmiştir. (Bk. Ali Arslan Aydın, İslâm İnançları ve Felsefesi, s. 145-146).

  1. Ali Arslan Aydın, a.g.e., s. 142 vd.; Bekir Topaloğlu, İslâm’da İnanç Esasları, s. 67.
  2. A. Saim Kılavuz, a.g.e., s. 61
  3. Ali Arslan Aydın, a.g.e., s. 150.
  4. Buhârî, Cenâiz: 80, 93; Müslim, Kader: 22; Muvatta, Cenâiz, 52; Tirmizî, Kader, 5; Ebû Dâvûd, Sünnet, 18.
  5. Süleyman Uludağ, İslâm’da İnanç Konuları ve İ’tikâdî Mezhebler, s. 114-115.
  6. Bekir Topaloğlu, Allah İnancı, s. 31.
  7. A. Saim Kılavuz, a.g.e., s. 59.
  8. Bk. Rûm, 30/30.
  9. Bekir Topaloğlu, İslâm Kelâmcıları ve Filozoflarına Göre Allah’ın Varlığı (İsbât-ı Vâcib), s. 21.

Kaynak: Prof Dr. Mehmet Bulut, Delilleriyle İslam Akaidi, Erkam Yayınları