Allah’a Yakın ve Allah’tan Uzak Olan Gönlün İki Hâli
Allah’a (c.c) yakın ve Allah’tan (c.c) uzak olan gönlü durumu nasıldır? İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri'nin "Allâhʼım! Senʼi bulan neyi kaybetti? Senʼi kaybeden neyi buldu?" hikmetli sözleri ile ne demek istiyor?
İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:
“Allâhʼım! Senʼi bulan neyi kaybetti? Senʼi kaybeden neyi buldu? Senʼi bırakıp, Senʼden başkasına yönelerek ondan râzı olan kimse, hiç şüphesiz ki ziyâna uğramıştır!”
[Allah ile olan bir gönül, zâhiren tek başına bile kalsa, hakîkatte yalnızlık hissetmez. Fakat Allahʼtan uzak ve gâfil bir gönül, zâhiren kalabalıklar içinde bile yaşasa, rûhen yalnızdır, muzdariptir.
Yine bir gönül Allah ile beraberse, dünyevî plandaki mahrûmiyetlerin ona hiçbir ziyânı yoktur. Bunun en güzel misâli, sahâbe-i kirâm efendilerimizdir. Zira onlar, yaşama zevkini bir kenara bırakıp candan ve maldan fedakârlıkta bulunarak yaşatma sevdâsına gönül verdiler. Onların gözünde dünyanın cefâsı da safâsı da çocukların oyuncakları gibi basit, âdeta bir çakıl taşı gibi değersiz hâle geldi. Allah için en ağır zulüm ve işkencelere katlandılar. Allah ve Rasûlü ile beraberliğin huzuru, onlara bütün dünyevî sıkıntılara tahammül gücü kazandırdı.
Nitekim Mekkeli müşrikler, ateşte kızdırdıkları taşları Habbab bin Eret -radıyallâhu anh-’ın sırtına yapıştırırlardı. O mübârek sahâbî, bu ağır işkencelere Allah için büyük bir metânetle sabrederdi.
Hazret-i Bilâl -radıyallâhu anh-, kızgın kumlara yatırılıp göğsünün üstüne iki kişinin zorlukla kaldırabildiği ağır bir kaya konulduğu hâlde, “Ehad, Ehad; Allah bir, Allah bir!..” zikrinin vecd ve istiğrâkı içinde tahammül gösterir, îmandan en ufak bir tâviz vermezdi.
Onlar, îmanları uğruna en ağır bedelleri ödediler. Zulüm, işkence, boykot, açlık, hicret, savaş gibi pek çok meşakkate karşı müstesnâ bir sebat gösterdiler. Zira onlar “sabır ve namaz”la en büyük güç ve kudret sahibi olan Allâhʼa sığınıyorlardı. Bu sebeple asr-ı saâdet toplumunda, fakir, garip, hasta, zayıf kimseler vardı ama rûhî buhrana sürüklenen veya psikiyatrik rahatsızlık yaşayan bir kimse görülmedi.
Bugün maddî refahın zirvesindeki Batıʼda psikolojik bunalımlar, hattâ cinnet ve intihar vakʼaları her geçen gün artarken, Gazzeʼde evini-barkını kaybeden, en yakınlarını şehid veren müʼminlerin büyük bir metânetle;
حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ
“…Allah bize yeter, O ne güzel vekîldir.” (Âl-i İmrân, 173) demeleri de mü’minlere Allâhʼın nasıl bir tâkat, sabır ve tahammül gücü lûtfettiğini gözler önüne seriyor.
Demek ki kalben Allah ile beraberlik, ruhlara ayrı bir kuvvet kazandırıyor. Fakat bunun zıddına, bir gönül Allah’tan gâfilse, hiçbir fânî varlık, ondaki bu boşluğun rûhî ıztırâbını telâfi edemiyor.
Allah’tan gâfil bir ömür sürenlerin dünyalık sarayları, dıştan ne kadar cezbedici görünseler de aslında canlı cenazelerin âile kabristanları gibidir. Zira bu dünyada “gökyüzünden habersiz uçurtma uçuran”,[1] yani kimin mülkünde yaşadığından gâfil olan gönüller, karanlık birer vîrâneden farksızdır.
Dünya bizim olsa ve orada bin yıl yaşasak, fakat Rabbimizʼden gâfil kalsak, bunun bizlere ne faydası olur!?. Zira dünya da fânîliğe mahkûm, ömür de geçici bir zaman diliminden ibâret. Fakat Allah Teâlâ’yı kalben tanımanın, Oʼnun rızâ ve muhabbetine erişmenin getireceği saâdet ise ebedî!..
Yine fânî dünyada Nuh -aleyhisselâm- kadar uzun ömürlü olsak, Süleyman -aleyhisselâm- kadar zengin olsak, Yusuf -aleyhisselâm- kadar güzel olsak, fakat îmandan mahrum kalsak, bunun ne kıymeti olurdu!?. Zira esas hayat olan âhirette ebedî kurtuluş ve saâdet, ancak bu cihanda kalben Allah ile beraberliğe bağlı. Kula huzur ve saâdeti verebilecek olan da ancak Allah Teâlâ’dır.
Bu itibarla dünyanın en mesut insanları; her istediğini, dilediği anda bulabilenler değil, iyi günde-kötü günde, bollukta ve darlıkta, Rabbini her an kalbinde bulabilen sâlih mü’minlerdir. “Nerede olursanız olun, O (Allah) sizinle beraberdir…” (el-Hadîd, 4) âyet-i kerîmesinin şuur ve idrâki içinde yaşayan bahtiyar kullardır.
Diğer bir âyet-i kerîmede Rabbimiz:
“…Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (Kāf, 16) buyuruyor.
Şiblî Hazretleriʼnin ifadesiyle; Cenâb-ı Hak hesap günü şöyle soracak:
“–Kulum, Ben seninle beraberdim, sen kiminle beraberdin?!.”]
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2026 – Şubat, Sayı: 480