Aile ve Namaz Eğitiminde Önceliklerimiz: Dünyevi mi Uhrevi mi?

Aile Hayatımız

Evlatlarımıza bıraktığımız en büyük miras nedir? Aile ve namaz eğitiminde önceliklerimiz üzerine bir vicdan muhasebesi: Dünyevî ikbal mi uhrevî istikbal mi?

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et!..” (Tâhâ, 132)

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, kızı Hazret-i Fâtıma radıyallahu anha ve damadı Hazret-i Ali radıyallahu anh’ı gece namazına kaldırırdı. Ebû Süleyman Mâlik İbn-i Huveyris radıyallahu anh şöyle anlatır:

“Biz aynı yaşlarda bir grup genç Rasûlullah’a gelmiş ve yirmi gün boyunca yanında kalmıştık. Rasûlullah çok merhametli ve şefkat dolu bir kimseydi. Bizim yakınlarımızı özlediğimizi anlayınca, geride ailemizden kimleri bıraktığımızı sordu.

Biz de kendisine söyledik. O zaman şöyle buyurdu:

«–Haydi ailenizin yanına dönün ve onların yanında kalarak kendilerini bilgilendirin. Onlara şu namazı şu vakitte, bu namazı bu vakitte kılmalarını söyleyin. Namaz vakti geldiğinde içinizden biri ezan okusun, en yaşlınız da size imam olsun.»” (Buhârî, Ezân, 17, 18; Müslim, Mesâcid, 292)

Maalesef zamanımızda; “Çocuktur, gençtir, hevesini alsın!” diyerek evlâtlarının dînî eğitimini ihmâl eden ve gevşeklik gösteren anne-babalar olmaktadır. Unutulmamalıdır ki; nefis doymaz, hevesini alıp bırakmaz. Bilâkis tiryaki olur.

OĞULCUĞUM

Lokman aleyhisselam buyurur:

“Ey oğulcuğum!

  • Namazını dosdoğru kıl!
  • İyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış!
  • Başına gelenlere sabret!

Doğrusu bunlar, azmedilmesi îcâb eden işlerdendir.” (Lokmân, 17)

Namazın îtiyat / alışkanlık ile alâkası sebebiyle, Rasûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, evlâtların namaza alıştırılması vazifesini evvelâ ebeveynlerden istemiştir:

“Çocuklarınızı yedi yaşından itibaren namaza alıştırın, on yaşından itibaren kılmazlarsa üzerinde durun / ısrarcı olun.” (Ebû Dâvûd, Salât, 26; Tirmizî, Salât, 299)

“Ağaç yaşken eğilir.” denildiği üzere, bizler de evlâtlarımızı daha küçük yaşlarından itibaren sevdirerek, hediyelerle teşvik ederek; namaza, oruca, infâka ve merhamete alıştırmalıyız.

ELİ ÖPÜLESİ ANNE VE BABA

İmam Mâlik Hazretleri der ki:

“Ben her hadis ezberlediğimde, babam bana bir hediye verirdi. Öyle bir zaman geldi ki, babam hediye vermese bile hadis ezberlemek bende tarifsiz bir lezzet hâline geldi.”

Elhamdülillâh, Ramazanlarda, mübârek gecelerde camilerin dolduğunu görüyoruz. Fakat o dedeler ve babalar; evlâtlarının ve torunlarının camiye, cemaate alışmasını sağlamakla da mükelleftir.

Elinden tutup camiye götürmeli, ikrâm etmeli ve sevdirmelidir. Muhterem pederim Musa Efendi, biz evlâtlarını İstanbul’da Süleymaniye, Sultanahmet, Bursa’da Emir Sultan ve Ulu Cami gibi ecdâdın ve Hak dostlarının hâtıralarını taşıyan mâbedlere götürür, oraların rûhâniyetini teneffüs etmemizi sağlardı. Yanımıza bozukluklar verip, oradaki sâillere vermemizi tembih ederek, bizi infâka alıştırırlardı.

Ahmed bin Hanbel radıyallahu anh şöyle anlatıyor:

“On yaşımdayken Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemiştim. Sabah namazından önce annem beni kaldırır, soğuk Bağdat günlerinde abdest suyumu ısıtırdı. Sonra elbiselerimi giydirirdi. Evimiz uzak ve yol karanlık olduğu için, kendisi de başörtüsünü takıp tesettüre bürünerek benimle birlikte camiye kadar gelirdi.” (Ali el-Karnî, Durûs, XXVI, 4, XLIII, 21)

EVLÂTLARIN NAMAZIYLA DERTLENMEK

Cenâb-ı Hak, evlâtların yetiştirilmesi husûsunda bize Hazret-i Meryem’in annesi Hanne Hatun’u misal verir. Kur’ân-ı Kerim’de bir sûreye adı verilen Âl-i İmrân / İmrân Ailesi de bu mübârek yuvadır.

Hanne Hatun’un yaşadığı devirde, takvâlı insanlar erkek evlâtlarını Beyt-i Makdis’e nezrederler / adarlardı. O evlâtlar; bir nevi ashâb-ı suffa gibi, Beyt-i Makdis’in rûhâniyetli ikliminde, ibâdet, ilim, takvâ ve hizmet içerisinde yetişirlerdi.

Hanne Hatun hâmileydi. Karnındaki evlâdının uhrevî istikbâliyle daha onu dünyaya getirmeden dertlendi. Doğacak evlâdını Beyt-i Makdis’e adadı.

Ancak zannettiği gibi erkek değil, kız evlât dünyaya getirdi. Evlâdının adını Meryem koydu ve nezrinden dönmedi. Cenâb-ı Hak onun adağını ahsen-i kabul ile kabul buyurdu.

Meryem Validemiz; Beyt-i Makdis’teki odasında, eniştesi Zekeriyya aleyhisselam’ın uhdesinde, güzel bir bitkinin yetiştiği gibi fazîletler içerisinde yetişti. Mânevî hâller ve kerâmetler nasîb oldu. Zekeriyyâ aleyhisselam, onun odasına geldiğinde orada yazın kış meyveleri, kışın yaz meyveleri görürdü.

“–Bunlar sana nereden geldi?” diye sorardı.

Meryem Vâlidemiz;

“–Bunlar Allah katından bir ikramdır.” buyururdu. (Bkz. Âl-i İmrân, 33-37; Taberî, Tefsîr, Âl-i İmrân, 37)

Cenâb-ı Hak, Meryem Vâlidemiz’in adını Kur’ân-ı Kerim’de 34 defa zikretti. İsmi bir sûrenin adı oldu. Kur’ân’da ismi bizzat geçen tek hanım Meryem Vâlidemiz’dir.

Hazret-i Meryem;

  • Bir mûcize olarak Hazret-i İsa’yı babasız olarak dünyaya getirdi.
  • Doğumu esnasında yine kuru kütükten yaş hurma meydana gelmesi ve doğumu kolaylaştırmak üzere alt tarafında bir ark yaratılması gibi lütuflara mazhar oldu. (Bkz. Meryem, 24-25)
  • Nâmusuna iftira edildiğinde Hazret-i İsa henüz beşikte bir bebek iken, Allâh’ın izniyle konuştu ve herkes bu hâdiseye şâhit oldu. (Bkz. Meryem, 26-36)

KISSADAN HİSSE

Bu kıssadan; Bir annenin ufak yaştan itibaren evlâdının îmânına, namazına, Kur’ân’ına, güzel ahlâkına dikkat etmesi gerektiği hakikatini anlıyoruz.

Demek ki evlâdın yetişmesi, annenin zaferidir. Babanın da buna destek olması gerekir.

Zaferler, dâimâ sâliha annelerin, fedâkâr vâlidelerin yetiştirdiği yüksek karakterli evlâtlar vesilesiyle nasîb olmuştur.

Bunun en bariz misâli Çanakkale Zaferi’dir. O fedâkâr anneler yavrularını cepheye, kurbanlık koçlar misâli kınalayarak şehid namzedi olarak göndermiştir.

Âyet-i kerîmede, mevzumuz olan namazla alâkalı olarak, Hazret-i Meryem’e şöyle hitâb edildiği bildirilmektedir:

“Ey Meryem! Rabbine ibâdet et; secdeye kapan, (O’nun huzûrunda) rükû edenlerle beraber sen de rükû et!..” (Âl-i İmrân, 43)

Demek ki; Cenâb-ı Hak, Meryem Vâlidemiz’in namazda seviye kazanmasını istemektedir.

HALÎL’İN DUÂSI

Hazret-i İbrahim de evlâtlarının namazı hakkıyla kılanlardan olması için şöyle niyâz etmiştir:

“Rabbim! Beni ve zürriyetimi namaz kılanlardan eyle!..” (İbrâhîm, 40)

Ülü’l-azm bir peygamber, böyle ilticâ ile Allâh’a yalvarırken, bizim;

“–Nasıl olsa kılar! Bir şekilde öğrenir. Zamanla alışır.” gibi tesellîlerle evlâtlarımızın namaz hassâsiyetini dert edinmememiz hiç doğru olur mu?

Hazret-i İbrahim, oğlu İsmail’i Hicaz’a yerleştirmesinin sebebini de namaz olarak açıklamıştır:

“Ey Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını Sen’in Beyt-i Harem’inin (Kâbe’nin) yanında, ziraat yapılmayan bir vâdiye yerleştirdim...” (İbrâhîm, 37)

HAZRET-İ NÛH’UN ÇIRPINIŞI

Evlâdının derdiyle dertlenmenin bir başka misâli Hazret-i Nuh’tur:

Nuh u’ın dört oğlu vardı. Üçü babalarının tebliğ ve davetini kabul ederek, mü’min bir şekilde gemiye bindi. Biri ise kabul etmedi ve gemiye de binmedi.

Hazret-i Nuh, onun endişesi içinde çırpındı. Gemiye binmesi için evlâdına son bir defa seslendi. Fakat küfrü seçen oğlu reddetti ve sonunda tûfanda boğuldu. Hazret-i Nuh;

“Rabbim ehlimi / ailemi kurtaracağını va‘detmişti. O’nun va‘di haktır.” mülâhazasıyla Cenâb-ı Hakk’a şöyle ilticâ etti:

“–Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. (Ne olur onu kurtar!)” Allah buyurdu:

“–Ey Nuh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir!..” (Bkz. Hûd, 45-46) Demek ki,

Kan bağı değil îman bağı mühimdir. Hidâyet Allah’tandır, lâkin bize düşen, evlâtlarımıza;

  • Henüz anne karnında olduğu andan itibaren helâl lokma yedirerek,
  • Güzel, hayırlı telkinlerde bulunarak,
  • Duâlar ederek, onları İslâm şahsiyet ve karakteri içinde yetiştirme gayretinde olmamızdır.

Evlâtlara namaz sevgisini aşılamak için, yuva ve anaokulu seviyesinde de faaliyetler yapıldığını sevinerek görüyoruz.

Bilhassa; Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 4-6 yaş kursları evlâtlarımızın gönlüne îman, Kur’ân ve namaz sevgisini aşılamak, onlara güzel ahlâk kazandırmak için çok güzel bir imkândır. Evlâtlarımızı bu kurslara kaydettirmek ve bu müesseseleri desteklemek lâzımdır.

EN KIYMETLİ MÎRAS

Unutmayalım ki, evlâtlarımızı Allah yolunda yetiştirmemiz, onlara bırakabileceğimiz en kıymetli mânevî mîrastır...

Evlâdına bu mîrâsı bırakan anne-baba, en hayırlı anne-babadır. Bunu ihmâl eden anne-babalardan ise, evlâtlar mahşer günü dâvâcı olacaktır.

Bir anne-baba evlâdından ayrılmak istemez. Cenâb-ı Hakk’ın verdiği muhabbet bağıyla; ne anne ciğerpâresinden, ne evlât annesinden ayrılmak ister.

Lâkin; Eğer evlâtlara İslâmî eğitim verilemezse, o gün anne-babaları pek fecî bir ayrılık beklemektedir:

EN AĞIR HİCRAN!

Âyet-i kerîmede, kıyâmet gününden bir manzara bizlere şöyle nakledilmekte ve cennete gidecek kimselere şöyle buyurulacağı haber verilmektedir:

“Onlara merhametli Rabbin söylediği selâm vardır.” (Yâsîn, 58)

Cennetlikler merhametli Rablerinin ikrâmına nâil olurlar. Fakat diğer tarafta; mücrimler, başta namazlarını kılmayanlar, hayatını istikamet üzere yaşamayanlar için de şöyle seslenilecektir:

“Ayrılın bir tarafa bugün, ey günahkârlar!” (Yâsîn, 59)

En hazin hicran ve en acıklı firkat bu ayrılış olacaktır.

Bu ayrılıktan kurtulmak için, hep beraber Kur’ân’ın ipine sarılmamız şarttır. Takvâlı bir aile, namazla ihyâ olan bir toplum inşâ etmemiz elzemdir.

GEREKEN CİDDİYETLE

Unutmamak gerekir ki; Evlâtlarımıza İslâm kültürünü kazandırmamız, sadece biriki aylık cami kursuna göndermekle hâsıl olmaz.

Bir insanın dünyevî bir mesleği kazanması, bir yabancı dili öğrenmesi için yıllarca eğitim görmesi gerektiğini biliyoruz. Fakat en mühim ve en büyük kültür olan İslâm hakikatlerini öğrenmeyi, bir yaz kursundan bekliyorsak, -Allah korusun- bu tavrımız İslâm’ı hafife almak olmaz mı?

Rasûlullah Efendimiz, ashâb-ı kirâmı 23 yıl terbiye etti. İslâm en muazzam kültürdür. Esas tahsildir. Kur’ân tahsiline verilecek seneler, kayıp değil, en büyük kazançtır.

Namazın rükünlerinden biri kıraattir. Hastalık ve engellilik gibi bir özrü olduğunda, kişi ayakta duramazsa oturarak hattâ yattığı yerde îmâ ile namaz kılar. Fakat kıraat olmadan namaz olmaz.

Evlâtlarımızın kâmil bir namaz kılabilmesi için, güzel bir kıraat eğitimi alması lâzımdır. Tecvîdiyle, tashîh-i hurûfuyla Kur’ân’ı uygulamalı olarak öğrenmesi elzemdir. Kâfî miktarda ezber yapması zarûrîdir. Mümkün olur da hâfız olursa, aliyyü’l-âlâ olur...

Tecvîdin, Arapçanın üzerinde ayrı bir husûsiyeti vardır. Hiçbir Arap, konuşurken tecvid kaidelerine göre konuşmaz. Tecvid kaideleri Kur’ân-ı Kerîm’e mahsustur. Bu eğitim için evlâtlarımızı;

  • En az bir yıl Kur’ân kursuna göndermemiz lâzımdır. Yahut;
  • İmam-hatip ortaokulları içinde, Kur’ân eğitimine ağırlık veren, hâfız yetiştiren proje mekteplere yönelmemiz zaruridir.

HANGİ EĞİTİME NE KADAR ALÂKA?

Görüyoruz ki; Birtakım anne-babalar, evlâdının hangi liseye yerleştiğine, hangi üniversiteyi kazandığına, evlâtlarından daha büyük bir alâka gösteriyor. İmtihanlar esnasında mekteplerin kapısında heyecanla bekliyor. Sanki evlâdı, o imtihanla cennete girecek!..

Evlâtların dünyevî itibarı için, mesleği için bunca ihtimam gösteriliyor. Bilmiyor ki, gerçekleşse bile o itibar, o mevki acaba evlâdının hayrına mıdır, şerrine midir? Diğer taraftan ya o evlâdın dînî tahsili? Orası kolay! Camiye gider, haftada iki rekât bir cuma namazı kılar; «Âmîn!» der o da yeter!..

Hâlbuki dînin; hayatımızın her köşesini, her safhasını şümûlüne alması lâzım. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece; «Îmân ettik!» demeleriyle bırakılacaklarını mı sandılar?” (el-Ankebût, 2)

Îmânın kalpte tezâhür etmesi lâzım. Zaman zaman dünyevî tahsilin rüzgârına kapılan ebeveynler; büyük bir gaflet ile, evlâtları için sadece dünya tahsilini tercih ediyor, evlâdının dînî tahsilini ihmâl ediyor, yahut kendi kendine hallolur, zannediyor. Sonra da dövünüyor. Batılı zihniyetlerin hâkim olduğu dünyevî tahsiller, evlâtlarımızın gönül dünyasını allak bullak etmektedir.

Meselâ; Ekim 2023’ten itibaren aylarca süren Gazze katliâmı karşısında; batı anlayışıyla, gaflet kültürüyle yetişenler, zâlimlere destek oluyor. Mazlumlar için en ufak bir boykota bile destek vermiyor. Mânâsız buluyor. İslâm kardeşliğini yüreğinde hissedemiyor.

Yani evlâtlarımızın; millî, mânevî ve dînî bakımdan şuurlu yetişmesi için de, tahsiline çok dikkat etmemiz lâzımdır. Hâsılı Yûnus Emre Hazretleri ne güzel söyler:

İlim ilim bilmektir,

İlim kendin bilmektir.

Evlâtlarımızın; kendini bilen, kulluğunun idrâkinde, dînî, millî, vatanî ve vicdânî sorumluluklarını hisseden samimî ve fedâkâr bir müslüman olarak yetişmelerinden biz mes’ûlüz. Bütün bu vasıflar; alnı secdeli, gönlü camilere bağlı nesillerde hakkıyla tecellî edecektir.

HAYRA ANAHTAR ANNELER

Huzeyfe radıyallahu anh, anlatır:

Bir gün annem bana sordu:

“–Peygamber Efendimiz’le en son ne zaman görüştün?”

Ben de;

“–Birkaç günden beri O’nunla görüşemedim.” dedim. Bana çok kızdı ve fena bir şekilde azarladı. Ben de dedim ki:

“–Dur, kızma anneciğim! Hemen Rasûlullah Efendimiz’in yanına gideyim; O’nunla beraber akşam namazını kılayım, sonra da hem benim hem de senin için istiğfâr etmesini O’ndan talep edeyim.” (Tirmizî, Menâkıb, 30; Ahmed, V, 391-2)

DUÂ İSTİYORUM!

Bir gün Afrikalı, siyâhî bir talebe yanıma geldi ve;

“–Hocam benim için duâ edin.” dedi.

“–Oğlum ne arzu ediyorsun, hangi müşkülün için duâ istiyorsun?” dedim.

Çünkü gençlerden ekseriyetle; ya bir imtihanda başarılı olabilmek, ya üniversiteyi bitirebilmek, ya iş-güç sahibi olabilmek, yahut evlenebilmek gibi hususlarda, yani dünyevî meselelerle ilgili duâ talepleri geliyordu. O gencin duâ talebi ise çok mânidardı:

“–Hocam, benim için duâ edin; Allah bana namazı çok sevdirsin!” deyiverdi.

Hakikaten namazı sevmek; her mü’min için, mühim bir ideal olmalıdır.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Mü'minin Hayatında Namaz ve Zekât, Yüzakı Yayıncılık